İçeriğe geç

I Lost Between Us

Bölüm 9 · 8 dk okuma

I Lost Between Us

Bölüm 9

〆Hisler Aynası İnsan〆

Bölüm Şarkısı:The Curse-Agnes Obel

Görüşmeyeli nasılız?

Ben sizinle görüştüğüm için oldukça mutluyum. Tüm duygularımı satır aralarından toplayabileceğniz bir bölüm oldu. Sizi duygularım ve Atlas'la baş başa bırakıyorum, sevgilerimle.

〆

Tolga’yı ikna etmemden ötürü yüzümde oluşmuş koca gülümsemeye baktım. Her şeyin yoluna gireceğine olan inancım tamdı. Nil’in dedesini o seri katil bozuntusuyla ortadan kaldıracak ve Nil’e vadettiğim özgürlüğü verecektim. Sonrası içinde kendi özgürlüğüm için savaşmakla devam eden bir planım vardı.

Dikiz aynasına bakmayı bırakıp arabadan inmek için harekete geçtim. Oldukça işlek bir caddedeydim. Buraya Ulaç’ın attığı konum vasıtasıyla gelmiştim. Etraftaki insanlar günlük telaşları içinde kaybolmuş koşuştururken konumun gösterdiği binaya ilerledim. İstanbul’da dikilmiş sayısız gökdelenlerden biriydi.

Neden beni buraya çağırdığını düşünürken döner kapıdan içeri girmiştim. Asansöre binmek adına düğmeye bastım. Kaçıncı kata gitmem gerektiğini kestiremediğimden Ulaç’ı aradım. Telefon birkaç çağrı sesinden sonra açıldı.

“Ulaç?”

“Evet.”

“Kaçıncı katta olduğunu sormak için aradım.” Kapısı açılan boş asansörün içene attım kendimi.

“Çatı katındayım.” Bana bir sayı vermemesine karşın son kat olan 25 numaranın üstüne bastım. Peşimden birkaç kişinin daha bindiği lüks asansörün kapısı kapanırken telefonu kapatıp cebime koydum. Bu asansöre eve dönmek için tekrar bindiğimde Ulaç’la gerçekleşecek konuşmada başarılı olmayı diledim. Bu gerçekten çok önemliydi. Daha yeni tanıştığım birinin yıllarca yapmayı istediğim şeye set çekmesine izin veremezdim.

Asansör usul usul basılı katlarda dururken aklımdan ona diyebileceğim ikna edici sözcükleri tartıyordum. En sonunda içinde bir tek benim kaldığım asansör çatı katında durdu.

Derin bir nefes verip asansörden indim. Sağa ve sola evrilen koridora şöyle bir baktığımda sağ taraftaki ikinci odanın kapısının önünde beni bekleyen Ulaç’ı gördüm. Yüzünde düşünceli bir ifadeyle en az benim kadar gergin gözüyordu.

Birkaç büyük adımla kapının önüne geldim. Ancak yanına gelmemden birkaç saniye sonra beni fark etmiş ve beni beklemeden içeri girmişti. Üstünde evde olmasına rağmen çıkarmadığı ceketiyle evin koridorunun tam ortasında durdu. Onun da benden hemen önce gelmiş olacağı ihtimalini düşünürken arkamdan kapıyı örttüm.

Bir şey demeden ilerlemeye başladığında peşi sıra ilerledim. Dönen ihtişamlı merdiveni tırmanmış evin üst katına çıkmıştık.

“Konuşacak mısın artık?” diye arkasından seslenmemi umursamadan salondaki müthiş manzarayı gözler önüne seren cam kapıyı açtı. Böylece çatıya çıkmış bulunduk.

Orta büyüklükte balkonumsu bir yerdi. Manzaranın nefes kesici olmasına karşın oldukça soğuktu. Gece olduğundan renkli led lambaları gözüme çarptı. Oldukça güzel duruyorlardı. Bunlardan odama da almayı aklıma not ettim.

“Güzel değil mi?” Gözleri manzaradayken konuşmuştu.

“Bakış açısına göre değişir.” dedim dudaklarım arasındaki sigarama can verirken.

“Anlamadım” Sigaradan derin bir nefes aldıktan sonra açıklamak adına konuştum.

“Bu manzaraya aşağıdan bakan biri senin bulduğun kadar güzel bulamayabilir. “ Bu cümlemden sonra buraya geldiğimden beri ilk defa bana baktı. Mavi gözlerinde anlam veremediğim duygu kırıntıları gezinirken derin bir nefes aldı.

“Yaptığın şey her ne ise bırakmalısın.” dediği şeyle gülümsedim. Sonunda konuya girebildiğimizden sevinçliydim.

“Ne yapıyormuşum ki?”

“Atlas, oyun oynamıyoruz burada.” Ciddi tavrından ödün vermiyordu.

“Ne yaptığımı bile bilmeden onu bırakmamı söyleyen birine inanıp hayatım boyunca yaptığım planı bırakmamı mı istiyorsun? Bu sana mantıklı geliyor mu?”

“Aptalca geldiğini biliyorum ama inan bana senin iyiliğini istiyorum.”

“Kusura bakma bilmediğim bir şeye inanamam.” Bu tavrım yüzünden sıkıntıyla nefes aldı. Elleri dalgalı siyah saçlarında gezindi. Birazdan ağzından çıkacak şeyleri tartıyor olmalıydı.

“Bu sabah seni rüyamda gördüğümü biliyorsun.” Sigaramı aşağı atmadan kafamla onu onayladım.

“Öldüğümü söylemiştin ama bunda sorun yok rüyaların tersi çıkar. “

“Bu o tarz bir rüya değil.”

“Nasıl yani?”

“Ben birinin öldüğünü gördüysem birkaç aya o kişi ölmüş olur.” Söylediği şeyin saçmalığına karşın yüzündeki ciddiyetten kaşlarım çatıldı.

“Anlamadım?”

“Biliyorum kabul etmesi zor ama bunu defalarca kez yaşadım. “

“Ben gelmeden uyuşturucu alma ihtimalin daha mantıklı geliyor. Ve üzgünüm ama daha Tanrı’nın varlığı konusunda emin bile olamıyorken senin bu deli saçması hikayen beni aşar.”

Çatıdan gitmek için birkaç adım attığımda sesini işittim.

“Seninle tanışacağımı bir ay öncesinden biliyordum ki o zamanlar başka şehirde yaşıyor ve dedenle dahi tanışmamış durumdaydım. Kolyeni düzeltmek için uzandığım günü hatırlıyor musun? Rüyamda gördüğüm için dokunmak istemiştim.” Usulca arkamı dönüp kızarmış mavi gözlerine baktım. Söylediği şeyi uyduracak kadar deli mi yoksa gerçeklerden mi bahsediyordu emin olamıyordum. Ne diyeceğimi bilemeden birkaç metre ötemdeki Ulaç’a bakmaya devam ettim.

“Bunlar kesin bir kanıt değil. Uydurmuş olabilirsin.” Sinirle saçını çekiştirdi. Ardından az önceki tavrının aksine rahat bir şekilde bana döndü. Gözlerindeki ciddiyet beni ürpertmişti.

“On beş gün sonra Nil’in doğum gününde mor şapkalı bir seri katil tarafından bıçaklanacaksın. Ve elinde tuttuğun bir yüzük gördüm. Kime ait olduğunu bilmiyorum ama katilin epey ilgilendiği bir yüzüktü.”

“Hala ortada kesin bir kanıt göremiyorum.” Takındığım soğuk ifadenin aksine söylediklerinin inandırıcılığı altında eziliyordum.

“Yakında inanacaksın Atlas. Hayır, inanmak zorunda olacaksın. Umarım bunlar yaşanmadan bana inanırsın. Çünkü o göletin yanındaki çirkin cesedini bir daha görmek istemiyorum.”

Kalbimdeki ağırlığı göz ardı ederek ona doğru birkaç adım attım. Hemen önünde durdum ve boynuma sarılı olan yeşil atkımı çıkardım. Atkıyı boynuna sardım. Atkının ucuyla soğuktan kızarmış burnunu kapatırken yakınlığımızdan ötürü yanağındaki belli belirsiz çilleri görebiliyordum.

“Kabul etmeliyim ki kafandaki tilkilerinle oldukça iyi bir yazar olabilirsin. Çalışmalarına devam et. Sonra görüşürüz.” dedikten sonra salonun cam kapısından evin içine girdim. İçki şişeleriyle dolu sehpayı görmek kalbimdeki baskıyı azalttı. Çünkü kafası yerinde olsaydı bunları söylemezdi diye geçirmiştim içimden.

~

Yaklaşık yarım saattir salondaki siyah köpek heykelinin yanında oturmuş dedemin yeni öğrendiği adını dahi bilmediğim yemeği yapmasını bekliyordum. Neden birden doğu yemeklerine bu kadar kafayı takmıştı anlam veremiyordum. Kafamdaki düşünceleri umursamadan Fransızca yazılmış kitabı okumaya devam ettim. Eğer dil bölümü okuyorsanız haftada her öğrendiğiniz dilden birer tane kitap bitirmeliydiniz. İnsan hafızasını güçlendirmenin en iyi yolu buydu. E tabii bilmediğim kelimeleri de öğrenme fırsatı bulmam işin cabasıydı.

Elimdeki geçen hafta Nil’den ödünç aldığım pembe fosforlu kalemle-geri vermeyeceğimi ikimizde biliyorduk- bilmediğim kelimenin üstünü çizdim. Telefonu elime alıp kelimeyi aratıyordum ki gelen çağrıyla zil sesim odada yankılandı. Tolga’nın aramasından dolayı oluşmuş gerginlikle çağrıyı yanıtladım.

“Buluşacağınız yerin konumunu attım. Numarasını kurallar gereği sana veremem ama buluştuğunuzda onunla bu konuyu konuşursun.”

“Teşekkürler bu güzel iyiliğin için. “diye mırıldandım.

“Dikkatli olmayı unutma. Bir daha görüşmemek dileğiyle.” deyip telefonu yüzüme kapattı. Bunu umursayamayacak kadar gergindim. Elimdeki “La Psychiatrie En Clientele” adlı psikoloji kitabını koltuğun kenarına bıraktım. Kitabın az önce okuduğum cümlesine göre tüm duyguların yaratıcısı akıldı. Birini sevmeyi aklınızı kullanarak bırakabilir, korkunuzu yenebilir ve hatta tüm duygularınızı kontrol edebilirdiniz. Her şey bunu fark etmenizle başlar ve bunu istemenizle devam ederdi. Öyleyse içinde bulunduğum bu garip durumda aklımı kullanarak işime yaramayan duygularımı yok edebilir miydim?

Ya kendimi kontrol etmek için uğraşırken tüm duygularımı kaybedersem? Hepsini kaybeden bir insan hala yaşama tutunacak bir güce sahip olabilir miydi?

Saçma düşüncelerim beni boğarken elim sigarama gitti. Aceleyle oturduğum yerden kalkıp dış kapıdan çıktım. Çoraplarım çamura bulanmışken titreyen elimle sigaramı yakmaya uğraşıyordum. Çakmağın gazı bitmek üzere olmuş olduğundan sigarayı yakamıyordum. Kırmızı çakmağı yere doğru fırlattım. Gözlerim dolmuş nefesim sıklaşmıştı. Takatim kalmadığından dizlerim üzerine düştüm. Elim kalbimin üstünde dururken nefes almaya çalışıyordum. Akciğerlerime birer birer saplanan cam parçaları varmış gibiydi. Elimi ise savunmasız akciğerimi kurtarmak için siper ediyordum sanki.

İlaçlarımın üst kattaki odada olduğunu hesaba katarsam ciddi anlamda kötü bir durumdaydım. Doktorun öğrettiği nefes egzersizini yapmak adına gözlerimi kapattığımda yakından gelen bir araba sesi işittim. Odaklanamadığım için gözlerimi araladığımda arabadan inen Ulaç’ı görebilmiştim. Hızlı adımlarla çamurun içinde dizleri üstüne çökmüş bana doğru geldi.

“İyi misin?” Cevap veremedim. Öylece gözümden aşağı süzülen damlacıklarla ona baktım. Telaşlı bir şekilde yanıma çöktü. Sık sık aldığım nefeslere rağmen boğulduğumu hissettiğimi anlatacak kelimeler bir türlü ağzımdan çıkmıyordu. Dediği şeyleri duyuyor ama anlamlandıramıyordum. Sanki yabancı bilmediğim bir lisana aitti sözcükler.

Birden ayağa kalkıp arabaya doğru koştu. Ellerimin titremesini bastırmak adına soğuk çamura sapladım ellerimi. Tekrar yanıma geldiğinde elinde tuttuğu küçük siyah poşetini gördüm.

Poşeti almak için çamurlu ellerimle uzandım. Ağzıma götürdüğüm poşeti şişirmeye odaklanmaya başladım. İçimden ona kadar saymaya başlamış doktorun öğrettiği gibi poşete üflüyordum nefesimi.

On beşinci sayıya geldiğimde nefesim düzene girmişti. Yavaşça siyah poşeti ağzımdan çektim. “Daha iyi misin?” diye telaşla sorduğu soruya kafamı usulca aşağı yukarı sallayarak cevap verdim.

“İstersen bana sarılabilirsin.” Kızarmış gözlerim çamurlu ellerimden ona döndü. Nereden biliyordu buna ihtiyacım olduğunu?

“Bir arkadaşım anksiyete hastasıydı. Kriz sonrası değersiz hissettiği için sarılmak ona iyi geldiğinden bahsetmişti.” derken iki kolunu açmış kocaman gülümsemişti. Hemen önümde benim gibi çamurun içinde dizleri üstündeydi. İleri atılıp kollarımı ona sardım. Sırtımdaki elini belli aralıklarla vurarak yanımda olduğunu hissettirmeyi amaçlıyor gibiydi.

Dışarı çıktığımdan beri fark etmediğim yağmuru ancak şimdi fark edebilmiştim. Öyle bardaktan boşalır gibi yağmıyordu. Acelesi yok, kendinden emin yağan bir yağmurdu bu.

Az sonra üşüdüğümü hissedebildiğimde ondan ayrıldım. O sırada ayağa kalkıp bana elini uzattı. Tereddüt etmeden tuttuğum eli yardımıyla ben de ayağa kalkmıştım. Eve doğru yürürken üstüme bulaşmış çamurun yeni farkına varabiliyordum.

“Bu aramızda kalabilir değil mi?” diye sordum.

“Üstümüzdeki çamuru açıklamayı sana bırakıyorum öyleyse.” dedikten sonra sıcak bir tebessüm etti.

Bir şey demeden kapının süngerinin arasını elimle yoklamaya başladım. “Kapını rengini beğendim.” derken bulduğum anahtarla kapıyı açtım. Beyaz dama desenli çamurlu çorabımı eve girmeden çıkardım. Çorabım elimde kapalı mutfak kapısından geçerken Ulaç’a baktım. Hemen arkamdan kapıyı yavaşça kapatıp gelmişti.

“Sana kıyafet vereyim.” Kafasıyla beni onayladığından odama giden merdivenleri tırmandım. O da arkamdan gelmiş birlikte odama girmiştik. Açık siyah valizimin yanına gittim. Çamurlanmış elimle temiz giysilere uzanırken Ulaç beni durdurdu.

“Ben alırım.”

Bana giyeceğim birkaç parça bir şey uzattıktan sonra banyoda giyinmek için odadan çıktım. Dedeme yakalanmadan banyoya girdiğim için kendimi şanslı günümde varsayıyordum. Lavabonun hemen önüne geldiğimde gördüğüm yansımamın vasatlığını umursamadan kahverengi çamuru elimden çıkarmak için elimi yıkadım. Ardından büyük bir dikkatle üstümdeki çamurlu kıyafetleri sepete attım.

Üstüme giydiğim temiz gri eşofmanım ve siyah sweatimle banyodan çıktım. Elindeki kirli kıyafetlerle kapının önünde dikilen Ulaç’dan kıyafetleri aldım. Onları da kırmızı sepete koydum. Yemekten sonra makineye atacağım bu kıyafetleri dedemin görmemesini umarak Ulaç’ın yanında mutfağa doğru ilerledim.

Aklımda kendini tekrar eden tek bir düşünce kalmıştı. Kendimi her şey güzel olacak diyerek kandıramazdım. Ama her şeyin güzel olması adına gerekirse kendimi bile feda ederdim. Bu yüzdendir ki kendimi ‘Her şeyi güzel yapacaksın.’ diye tekrarlanan sözcük öbeğinde bulup duruyor, buna inanarak tebessüm edebiliyordum.

Karanlığa giden yoldaki tek ışığın ta kendisi, gözleri kör olana kadar ışığını saçmaya devam edecekti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.