Bölüm Şarkısı:Comptine d'un autre-Amelie
Karanlıkla savaşmak için tüm mumları söndürmek gerekti. Ve o tek bir mumu yakabilmek için karanlığı yok etti.
Keyifli okumalar 〆
“Dikkatli ol.” Düşme ihtimalime karşın belimden tutan dedeme döndüm.
“Bacaklarımda bir sorun olmadığını biliyorsun değil mi?” Şaşkın gözleri beni bulduğunda mahcup bir şekilde tebessüm etti. Belimdeki eli gevşese de bırakmak gibi bir niyeti yoktu.
“Koskoca iki gün boyunca şu yara yüzünden hastanede kaldığıma inanamıyorum. “
“Bundan sonra dikkatli yürümelisin. İnsan önünde ardında ne var diye bakmadan yürür mü?” diye söylenirken açık maviye boyanmış evin kapısını açmıştı. Kapının daha önce bej renginde olduğuna emindim.
“Yeni mi boyadın?” Üstümdeki ceketi çıkarırken kapıyı incelemeye devam ettim. Oldukça hoş bir rengi vardı. Güneşli havalarda ortaya çıkan o yumuşak gökyüzü mavisiydi.
“Dün eve geldiğimde Ulaç’la boyadık.” Duyduğum isimle kapıya olan tüm ilgimi kaybettim. İstemsizce kıskanç birine dönüşüyor olmak sinir bozucuydu. Neden en sevdiğim renge boyanmış kapıya bakıp mutlu olmak yerine sinirlenmek gibi bir saçmalıkta bulunuyordum ki? Birini kıskanmak böyle bir şeyse kıskanmamayı yeğlerdim. Keşke bunu kontrol etmek gibi bir güce sahip olabilseydim.
“Duş alıp okula gideceğim.” Koridorun sonundaki banyoya ilerlerken peşimden gelmemesi için konuşmuştum. Benimle ilgilenmesi her ne kadar hoşuma gitse de banyoda tek başıma olmayı tercih ederdim.
Banyonun beyaz kapısını ardımdan kapattım. Kafamın arkasındaki yapışkanlı bezi çıkarıp çöp kutusuna attım. Çıkarırken biraz canım acımıştı. Yaranın suyun altına girdiğimde acımamasını umuyordum.
Kötü koktuğuna emin olduğum kazağımı çıkardım. Eşofmanın iplerini çözdükten sonra ikisini çamaşır sepetine koydum. İç çamaşırlarımı da çıkardıktan sonra sıcak suyun altına girdim. Saçlarımdan akan sular omzuma oradan da bel çukurumdan kayarak zemine düşüyordu. Şimdiden rahatlamış hissediyordum.
~
Fazla vaktim olmadığından kısa bir duşla yetinmek zorunda kalmıştım. Buğulu aynayı ıslak elimle temizledim. Yüzümü görebildiğimde sıcak bir tebessüm ettim. Cidden yıllardır içimde büyüyen canavarı serbest bırakma zamanı gelmiş miydi? Zannettiğimden daha güçlü olmasını diledim o canavarın. Yoksa tüm planım mahvolabilirdi.
Planın ilk aşaması Nil’i özgür bırakmaktı. Pek kolay olmayacaktı ama en önemli aşamalardan biriydi bu. Ben bu aşamayı bitirdiğimde ancak savaşı başlattığımın farkında olacaklardı. Ve bir savaşta en önemli şey zamandı. Çokça sahip olduğum ama onlara vermeyeceğim şeydi bu. Yeterince adil mi bilmiyordum ama hedefim onları gafil avlamaktı.
Belime sardığım havluyla banyodan çıktım. Dedem yine kendini çalışma odasına kapatmıştı. Bunu dert etmeden odam olarak tahsis edilen alana çıkmak için ahşap merdivenleri kullandım. Kahverengi kapının üstüne yapıştırılmış pembe kağıdın üstündeki ‘Evine hoş geldin!” yazısını görmemle gülümsemem bir oldu.
Evime hoş mu geldim? Evim. Benim olan evden bahsediyoruz değil mi? Mutlu olmamın etkisiyle derin bir nefes aldım. Her şey güzel olacaktı değil mi?
Odanın kapısını açtığımda karşımda Ulaç’ı görmeyi hiç planlamamıştım. Gülümsemem onu görmemle kaybolurken kaşlarım çatıldı.
“Senin burada ne işin var?” Şaşkın çıkan sesimin aksine oldukça rahat bir şekilde “Rüyamda seni gördüm.” dedi.
“Bunun umrumda olduğunu sanmıyorum.” Elimdeki pembe-banyoda bulduğum tek saç havlusu-havluyla saçlarımı kurulamaya başladım. Ulaç ise yatağımda oturur vaziyetteyken bana hissiz bir şekilde bakmaya devam etti.
“Ölüyordun.” Siyah valizimden lacivert bir kazak, siyah pantolon ve de iç çamaşırı aldım. Dediği şeyi hiçbir şekilde umursamıyor oluşuma sinirlenmiş bir şekilde ayaklandı. Gideceğini düşünürken kolumdan tutarak beni kendine doğru çekti. Nefeslerimizin birleşeceği kadar yakındık.
“Yapmaya kalkıştığın şey her ne ise vazgeç.” Gereğinden fazla kolumu sıkıyordu. Neydi bu öfke? Hem bir şey yapacağımı da nereden biliyordu. Bunu tahmin edeceği kadar açık vermediğime emindim.
“Neyden bahsediyorsun sen?” Kolumu bırakıp bir adım geriledi.
“Bunu sana demeli miyim bilmiyorum.” Eli siyah saçlarında gezinirken aklımda birsürü soru vardı. Acaba Nil bahsetmiş olabilir miydi? Eğer öyleyse Ulaç’a güvenebilir miydi? Ya birine söylerse alternatif bir plan yapabilir miydim?
“Bir şeyler biliyorsun değil mi?” Ona sorabileceğim tek sorunun bu olması sinir bozucuydu.
“Gece atacağım konumda benimle buluş. “
Başka bir şey sormama izin vermeden odadan çıktı. Elimdeki kıyafetleri duvara doğru fırlattım. Cidden bu durum çok can sıkıcıydı. Ama tüm her şeye rağmen bu plan uygulanmak zorundaydı. Kendime sakin olmak için telkinlerde bulunurken yere düşen kıyafetlerimi alarak giyinmeye başlamıştım.
~
Son kez derin bir nefes aldım. Gözlerim dikiz aynasının boynuna asılmış moi balığındayken
“Biliyorsun tüm bunlar bittiğinde özgürlüğüne kavuşacaksın. O yüzden şans getirmelisin.” dedim. İşaret parmağımla moi balığıma dokunduktan sonra meleğimden indim.
Okuldaki birçok kişinin gözleri bana dönse de sakince ilerlemeye devam ettim. Meleğimi bahçeye park etmeyi bu yüzden sevmiyordum. Bakışları altında ezilmemi dileyen insanlar ya da onlara selam vermem için her şeylerini vermeye hazır insanlarla doluydu her yer. Kısaca bu civardaki insanları özetliyordu aslında bu bakışlar. Burada kimsenin ortası yoktu. Ya insanlar köleniz olacak kadar alçalırdı karşınızda ya da Tanrınız olduğuna inandırmaya çalışacak kadar yücelirdi.
Bahçenin ortasındaki kafeteryaya ilerledim. Oturma yerleri bir camla dışarıdaki havadan korunuyordu. Aksi takdirde hiçbir öğrencinin bu soğukta kafeteryada oturmayacağına emindim.
Hedefimi gözüme kestirmiş emin adımlarla ona doğru ilerlemeye başlamıştım. Tam girişteki masada oturuyordu. Kafeteryanın içine girmemle beni kucaklayan sıcak hava gülümsememe sebep oldu. İşte başlıyoruz diye geçirdim içimden.
Hiç olmadığım kadar büyük bir özgüvenle azılı düşmanlarımdan birinin masasına oturdum. Bu hareketimle bırakın masadakileri, bahçedeki herkes durmuş bir bana bir de tam karşımdaki Tolga’ya bakıyordu. İnsanların şaşkınlıkları beklediğim bir şey olduğundan aldırış etmedim.
Tolga ne yapmaya çalıştığımı anlamak için gözlerini bir an bile benden ayırmıyordu. Karşısında bu masaya oturabilecek bir güce sahip olduğumu pekala da biliyordu. Aksi takdirde bakmak yerine benimle kavga etmeyi tercih ederdi.
İkimiz hakkında konuşan insanların uğultusu dışında çıt çıkmıyordu. Camın ardındaki bahçedeki insanların şaşkın bakışlarına aldırmadan Tolga’ya doğru “Naber?” dedim.
“İyi, senden?” diyerek oyunu sürdürdü. Demek ki saldırımdan en az darbeyle kurtulmak istiyordu. Benim beklediğim de tam olarak buydu.
“Seni çok özlemem dışında iyiyim.” diye mırıldandım sigaramı yakarken. Derin bir duman çektiğimde Tolga büyük bir kahkaha attı.
“Hemen burada mı özlem giderelim?” Sigara dumanını Tolga’ya doğru üfledim. Bundan hoşlanmamış olmalı ki dişlerini sıkıca birbirine bastırdığından çene kasları belirginleşmişti.
Mavi gözlü tipik sarışın biriydi Tolga. Tam bir çocuksu yüze sahip olmasına rağmen gözlerindeki o derinlik ne kadar karanlık biri olabileceğini gözler önüne seriyordu. Tabii bu derinliği herkesin fark edebileceği bir şey değildi.
“Mümkünse yalnız kalacağımız bir yeri tercih ederim.” Masanın ortasındaki kültablasında sigaramı söndürdükten sonra ayağa kalktım.
“Ne derdin varsa burada söyle.”
Sandalyesinde biraz daha yayılmış yüzünde kazımak istediğim o iğrenç sırıtmasıyla bana bakarken sinirlenmemek elde değildi.
İki elimi masaya koyup Tolga’ya doğru eğildim. Kulağına doğru yanaşıp “Kerem ile ilgili.” diye fısıldadığımda o rahat halinden eser kalmamıştı. Adeta yüzünün rengi atmıştı.
Kafeteryanın çıkışına doğru yürümeye başladığımda peşimden gelmeye başlamıştı. Bahçeye geri çıktığımda soğukla ürperdim o sırada Tolga yanıma gelmişti. Beraberce arabama doğru yürürken herkesin meraklı gözleri ikimizdeydi. Kenarda tüm bu soğuğa rağmen hayatta kalmayı başarmış kırmızı güldeydi gözlerim. Ne de güzeldi kadifemsi kırmızı elbisesiyle.
“Fazlasıyla dikkat çektik sayende.”
“Böyle daha zevkli.” diye mırıldandım.
Meleğimin yanına geldiğimizde kapımı açtım.
“Sen önden git. Arabamla arkandan gelirim.”dedi.
Tam meleğimin arkasına park ettiği kırmızı arabasına doğru ilerlediğinde “Vaktim yok. Arabada konuşalım.” diyerek önerisini reddettim.
“Merak etme, uçurumdan aşağı sürmem.” Ne kadar tereddüt etse de başka çaresi olmadığından binmek zorunda kaldı. Halimden memnun bir tavırla ben de yerime oturdum. Arabayı çalıştırıp bunca gözden ırak bir yere gitmek adına gazladım.
Şehirler arası yolda ilerlerken yeterince uzakta olduğumuza emin olduğumdan “Küçük bir iyilik isteyeceğim.” diyerek konuyu açtım.
“Sen ona şantaj desene.”diye sinirle konuştu. Sanırım sessiz yolculuğumuz boyunca kafasında oldukça şey kurmuştu.
“İyilik demek daha uygun. ” derken tatlı bir sırıtışla Tolga’ya baktım.
“Ormanda yılan sesi duymak bizi yılanı öldürmeye teşvik etmez taa ki o yılan bacağına dolanmış seni saniyeler içinde öldürebilecek zehri akıtmaya hazır olana kadar. İşte o zaman hayatın pahasına yılanı öldürmek için her şeyi yaparsın. Ve o yılan öldüğünde yaşamak için canını aldığın basit bir hayvan olarak kalır. Anlıyorsun değil mi?”
“Kısaca siktiğimin mankafası seni gebertmemem için benden uzak dur da diyebilirdin ama senin bu edebi üslubunu seviyorum.” dedim. Bu tavrım onu gülümsetti. Bundan güç alarak hikayesine ekleme yaptım.
“Peki, sana seni ısırmak üzere olan yılanın kafasını sıkıca tutmanı sağlasam?"
“Neden düşmanının eline koz vereceksin ki?”
“İyiliğinin karşılığı olarak.”
“Ne istiyorsun? ” Konuyla daha ilgili olan meraklı bakışları üzerimdeyken arabayı emniyet şeridinde durdurdum. Gözlerim yanımızdan hızlıca geçen arabalardayken “Kerem’in katilini. “dedim.
“Yanlış anlama seni ısırmak gibi bir niyetim yok sadece başarılı bir seri katile ihtiyacım var.”diyerek çatık kaşlarını düzeltmesini sağladım.
“Atlas bu işlerin nasıl bir bataklık olduğunu biliyorsun değil mi? Aramızdaki düşmanlığı bir kenara bırakıp söylüyorum ki hayatını mahvedersin bu işlere bulaşırsan.” İlk defa mavi gözlerinde gördüğüm samimi duyguyla şaşırdım. Buz bakışlı Tolga’yla alakası bile yoktu bu gözlerin.
“Hayatsız birine verilebilecek güzel bir tavsiye.” diyerek tebessüm ettim. Acı bir tebessümdü bu.
“Birini öldürmekten bahsediyorsun bilmem farkında mısın?”
“O adamla bana bir buluşma ayarlayabilir misin?” Sıkıntıyla nefes verdi. Ardından eski haline dönerek “Kimi?” diye sordu.
“Önce ben sordum.”
“Kimi öldürmek istediğini söylersen ayarlarım.” Gözlerim hemen sağımızdaki buğday tarlasında gezindi. Ben söylemesem bile bunu buluşmak istediğim katilden rahatça öğreneceğini bildiğimden söylemeye karar verdim. Ama nedenini bilmediğim bir huzursuzluk çökmüştü üstüme.
Sanki bu güneşin tepede olduğu saatte karanlığımda boğuluyordum. Böyle bir şey miydi kötü adam olmak?
Önce kendi karanlığında boğulmak sonra da başkalarını o karanlığa çekmek. Peki karanlığımda boğamayacağım kadar karanlıksa o adam ne yapabilirdim ki?
Bu düşüncelerimin aksine şöyle bir ses işittim derinlerde bir yerden. Ben kendi aydınlığımı bile söndürmeye hazırken karanlıktakini nasıl boğamazdım ki? Ben aydınlıktan güç alan Atlas Karayağız'dım.
Bugün 23 Aralık 2018. Onları daha önce hiç tanışmadıkları karanlığımda boğmaya ant içtiğim gün.
"Orhan Atabey’i.” diyerek cevapladım sorusunu.
Nil'in özgürlüğü için diye geçirdim içimden. Bunu ona vermek zorundaydım.
Erken bölüm sürprizi... :) Umarım beğenmişsinizdir.