İçeriğe geç

I Lost Between Us

Bölüm 5 · 9 dk okuma

I Lost Between Us

Bölüm 5

〆Gömülü Duygular〆

Bölüm şarkısı:Prélude in E minor op.28 no.4

Uzun zaman sonra yine bennn. Özlediniz mi??

Ben özledimm. Elimde olmayan sebeplerden dolayı geç geldi. Sorry bebekler.

İyi okumalar

〆

Gözlerim farın aydınlattığı asfalttaki şeritlere dalıp gitmişken aklım zar zor tahammül edebildiğim düşüncelerle doluydu. Bunları düşünmek nefes almak gibiydi benim için. Hem kesilmesini istiyor hem de buna cesaret edemiyordum. En büyük arzum, sevgisizliğin eksikliğinden oluşmuş düşüncelerimin beni bitirmeden yok olmasıydı.

İçimdeki sevgiye aç çocuğu doyuramıyorsam öldürmeliydim belki de. Susardı o zaman değil mi?

Evin önüne geldiğimde arabayı eski yerine park ettim. Duran arabadan inmek yerine kafamı koltuğa yasladım. Ne olursa olsun gitmek isteyeceğim bir evim olmasını diledim. En küçük bahaneye sığınıp kaçmak istemeyeceğim sıcak bir yuva. Sıradan bir dilekti benim için.

Derin bir nefes aldım. Elbet Tanrı bir gün beni duyacaktı. Buna emindim. Umudumu kaybetmemek için elimden geleni yapacaktım. Umutsuz olursam çok dayanamazdım çünkü.

Arabadan indim. Cıvık çamurun ayakkabımı mahvetmesine izin verirken evin kapısına gelmiştim. Birkaç kez zile bastım. Soğuk tenime işlerken yerimde kıpırdandım. Saniyeler sonra dedem kapıyı açtı. Ardından acelesi varmış gibi salona gitti. Ceketimi asıp ayakkabımı çıkardıktan sonra peşinden gittim.

Koltuğa oturmuş pürdikkat televizyon izlerken arada bir meraklı gözleri beni buluyordu.

Elim kapının hemen yanındaki siyah köpek heykelinde gezinirken ne yapmam gerektiğini kestirmeye çalışıyordum. Elim köpeğin kulağının ucuna geldiğinde kararımı vermiştim.

“Nerede uyuyacağım ben?” Benden kaçmasına izin vermeme şaşırmış bir şekilde bana baktı. Aslında neden benim hayatımı yazdığını konuşmak için sabırsızdım ama bu geceliğine bize zaman vermek istemiştim. İkimiz içinde en iyisi bu olacaktı. Öyle umuyordum.

“Üst kattaki misafir odasını ayarlamıştım ama istersen benim odamda kalabilirsin.” diye mırıldandı yıllar öncesinden kalma tüplü televizyonu kapatırken.

“Senin odanda mı?”

“Misafir odasındaki yatak tek kişilik rahat edemezsen diye dedim.” Beni kendi rahatı pahasına düşünüyor olmasına şaşırdım. Karşımdaki adam bencil oluşuyla dillere oturmuştu çünkü.

“Sen kimsin? Dedeme ne yaptın?” İşi şakaya vurmamla tebessüm etti.

“Kendini evinde gibi hissetmeni istiyorum sadece.” Evimde gibi hissetmek mi? Buruk bir tebessümle karşılık verdim söylediğine. Ben hiçbir zaman kendimi evimde hissetmemiştim ki. O aitlik hissine o kadar uzaktım ki yokluğunu arayacağımı zannetmiyordum.

Tabii bunları anlatmak yerine sustum. Bazen bazı şeyleri anlatmak istemeyecek kadar içselleştirirdiniz. Benim sahipsiz, sevgisiz biri olduğumu içselleştirdiğim gibi. Bu duyguları öyle derine gömerdiniz ki toprağın üstündeki benliğiniz her şeyden habersiz yaşayabilirdi. Öyle ki bunu dile getirdiğinizde duygularınız bir fide olarak size görünürdü. İşte o zaman o duyguların sizi acıtması altında ezilirdiniz. Fide olurdu ağaç , ağaçlar birleşirdi orman olurdu. O ormanda kaybolurdunuz. Ağaçların gölgesi tepenizden hiç eksik olmazdı. O acımasız karanlık sizi yutar , nefesinizi kesene kadar da durmazdı.

Bunu duygularını gömmeye karar veren yedi yaşındaki Atlas’dan biliyordum.

“Misafir odasında yatarım ben. Teşekkürler yine de.” Arkamı dönmüş kolidorda ilerlerken aklımda dedeme soğuk davranmış olabilme ihtimalini tarttım. Cevabını kendi çapımda bulamadığımdan tarif ettiği odaya gitmeyi sürdürdüm. Genel olarak insanların ne düşüneceğini tahmin edemiyordum. Şuan olduğu gibi.

Tahta merdivenleri çıkmış üst kattaki tek yatak odasına girmiştim. Çok büyük değil yatak dışında mobilyaya sahip olmayan bir yerdi. Bu beni sevindirdi. Çünkü eğer işler istediğim gibi ilerlerse bu odayı istediğim gibi düzenleyebilirdim.

Şarjı azalmış telefonumu ahşap zemine bıraktım. Yatağın üstünde benim için bırakılmış pijamayı katladıktan sonra telefonumun yanına koydum. Üstümdeki kıyafetleri çıkarıp baksırımla kaldığımda yatağın içine girdim.

Çıplak olduğumda üstüme aldığım yorgan sanki biri bana sarılıyormuş gibi hissettiriyordu. O yüzdendir ki yazın ortasında bile üstüme bir şey almadan uyuyamazdım. Gözlerim uzun zamandır kurduğum hayale yaklaşmanın verdiği huzurla kapandı. Birbiri ardına sıralanan korkunç rüyalarım beni ele geçirmiş sabaha kadar peşimi bırakmamıştı. Oysa ne çok isterdim rüyalarımda bari mutlu olmayı.

~

Alarmın çalmasıyla gözlerimi araladım. Gördüğüm rüyalar yüzünden tüm gece epey örselenmiştim. Saat başı uyanmam da işin cabasıydı.

Yataktan kalkmadan telefonuma uzandım. Yeni doğmaya başlamış güneşin kızıllığı kaplamıştı gökyüzünü. Odada perde olmadığında kafamı yana çevirmem yetiyordu bu güzel manzara için. Alarmı kapatmış şarjı neredeyse bitmiş olan telefonumu eski yerine bırakmıştım.

Yatakta doğruldum. Ellerimle gözümü ovuştururken odanın tahta kapısı açıldı. Kafamı oraya çevirdiğimde dedem elinde bir bardak suyla dikildiğini gördüm. Ona bakarken tebessüm ettim. Güzel bir gün olacak gibiydi.

“Sabah uyandığında su içerdin eskiden.”

Elindeki suyun sebebini açıklarken yatağıma doğru geliyordu. Garipseyen bakışları çıplak sırtımdayken elindeki bardağı uzattı.

“Hava soğuk olur. Niye giymedin pijamaları?” Suyu kafama diktim. Bardak bittiğinde tuttuğum nefesimi bıraktım. Tek nefeste su içmek nedensizce hoşuma gider olmuştu şu sıralar.

“Böyle uyumayı seviyorum.”

“Olur mu öyle? Dışarısının sıcaklığı eksilerde kar yağacak bugün.”

“Anlıyorum.” Cevabımdan tatmin olmamasına rağmen konuyu değiştirdi. İlk günden aramız bozulsun istememiş olmalıydı.

“Kahvaltı hazır. Aşağıda bekliyorum.” Ayağını bastıkça gıcırdayan zeminde yürüyerek odadan çıktı. Ben ise yataktan çıkmış dün gelişi güzel çıkardığım kıyafetleri giyiyordum. Hazırlandığımda yatağı düzenledim. Daha önce hiç yapmadığımdan örtü düzgün durmasa da idare ediyordu. Son olarak telefonumu alarak odadan çıktım.

Alt kattaki tek tuvalete giderek yüzümü yıkadım. Pembe havluyla yüzümü kuruladım. Evde tek başına yaşayan bir erkeğin neden pembe havlusu olurdu ki? Bunu samimi olduğumuzda ona sorabilirdim belki.

Duvarında garip tablolara misafirlik eden koridorda ilerledim. Güneşe rağmen karanlık oluşu hoşuma gitmişti. Mutfağa geldiğimde masadaki çeşit çeşit olan kahvaltılıklara şaşırdım. Bunların hepsini nasıl yaptığına hayret ederken sandalyeye oturmuştum.

Ocaktan yeni aldığı tavayla yanıma gelirken “Sucuklu yumurta?” diye sordu.

“Aslında ben kahvaltı yapmam.” Kaşları dediğimle çatılırken “Kahvaltı yapılmaz mı oğlum?” dedi.

“Sabah iştahım olmuyor. Bazen olduğu zaman ise çorba içiyorum.”

“Çorba mı? Sabah sabah?” Tavayı masaya bırakıp sandalyeye oturdu.

“Evet.” Yaptığı şeylerde sıkıntıyla göz gezdirdi. Onu üzmemek adına yumurta salatasından bir çatal aldım.

“Seni yeterince tanıyamamış olduğum için özür dilerim.” Ağzıma attığım peynir diliminden sonra konuştum.

“Bu senin suçun değil. “ Kafasını ağır ağır salladı. Biraz daha ağzıma bir şeyler tıkmak için çatalımı elime aldığımda zil çaldı. Hiç istemeyerek yaptığım kahvaltıdan bir kurtuluş olarak gördüğüm zil sayesinde “Ben bakarım.” deyip masadan kalktım.

Koridorun sonundaki dış kapıyı açtığımda Nil’i görmem bir oldu. Beni görmesiyle gülümseyen suratına kaşlarımı çatarak baktım. Ne işi vardı burada?

“Yirmi dakika kaldı.”

“Neye?” Bir adım atarak dağınık saçlarımda gezindirdi ellerini. Kendince düzeltiyor olmalıydı.

“Sınav var bugün. “Aklımdan tamamen çıkmıştı. Kendi sorunlarımla uğraşmaktan en iyi yaptığım şeyi bile bırakmıştım. Ellerini saçımdan ittim. Beklediği bir şey olduğundan bozuntuya vermeden araba anahtarını uzattı. Bir saniye bu meleğimin anahtarı mıydı?

“Onu buraya kadar kullanmış olamazsın.”

“Üzgünüm ama arabayı iterek buraya getiremezdim.”

“Ben almaya gelirdim.” Sinirle ayağıma geçirdiğim ayakkabımla meleğimin yanına gittim. Etrafında dönerek zarar görmüş bir yeri var mı diye bakıyordum.

O sırada dedem gelmiş Nil ve bana bakıyordu. Çiziğin dahi olmadığına emin olduğumda dedemin yanına gittim.

“Sınavımız varmış da Nil beni almaya gelmiş.” diyerek açıklamada bulundum. Dedem elini Nil’e uzatarak ismini söyledi. Nil uzattığı eline bakmakla yetinip “Sonra tanışsak olur mu? Sınavı kaçırmak istemiyorum.” dedi.

Dedem Nil’in bu saçma tavrına anlam veremese de elini yumruk yaparak geri çekti. Oysa sebebini gayet de iyi biliyordum ben.

“Arabaya geç hadi.” diyerek durumu kurtarmaya çalıştım.

Dedemin uzattığı ceketimi aldığımda ben de arabaya ilerledim. Arabaya bindiğimde aynanın boynuna astığım ucunda küçük biblodan koi balığı olan zincire dokundum. Benim için totem gibiydi. Şansa ihtiyacım olduğunda dokunmazsam her şeyi berbat edecek gibi hissederdim. Bir de boynuma taktığım gümüş kuş kolyesi vardı. Özgür olmak adına kurduğum tüm hayallerimin saklı olduğu kolyeydi bu. Koi balığının hikayesi ise şuan anlatamayacağım kadar derindi.

Kavislerle dolu olan yolda ilerlerken Fransızca bir şarkı mırıldanmaya başladım. Nil’in en sevdiği şarkı olduğundan ilk söylediğime şaşırdı. Sonra onu neşelendirmek istediğim için söylediğimi anladığından “Dinlemek istemiyorum.”diye mırıldandı.

“Sonra Atlas kalp kıran piç oluyor. Kendinize bakmanızı tavsiye ederim Nil Hanım.”

“Sen öyle değilsin ki. Ben sadece canavarın eline kalbini bırakan bir aptalım. Suç senin değil çünkü bunu bilerek yapıyorum.” Camdan dışarı bakarken söyledikleri beni üzdü. Nil adınaydı üzüntüm canavarın tekine aşık olan oydu sonuçta. Eğer aşk bu dediği gibiyse kurtulmasını ilk isteyen kişi bendim. Çünkü aşk bana göre süslenmiş bir hastalıktı. Öyle güzel süslemişlerdi ki büyüsü altında ezilmişlerdi. Karşılıksız aşkın sorunu tam olarak buydu işte. Seven taraf süsler sevilen kişi de bu süsleri göremez. Gördüğü zaman ise bu karşılıksız aşk olmaktan çıkardı zaten.

“Canavar mı? Şu çizgi filmlerindeki gibi mi yoksa bakmaya dahi cesaret edemediğin korku filmlerindeki gibi mi?” Camdaki gözleri sorumla bana döndü.

“Değişiyor. Bazen sırf o canavar sen olduğun için bakmaya cesaret ediyorum bazense sen olmasan da bakacağım sempatik bir şey oluyorsun.” Söylediği şeyle gülümsedim. Nil’e karşı bir şey hissetmesem de hep beni şuan ki gibi sevmesini istiyordum. Bencilce miydi? Hem de en büyüğünden.

Okulun bahçesinden geçerek otoparka girdim. Kafasını biraz da olsa dağıtabildiğimden mutluydum. Arabayı park ettiğimde saate baktım. İki dakika kala yetişmiştik. Tek sınavın olduğu amfiye gitmek kalmıştı. Fransızca sınavı olduğundan stresli değildim. Sayemde Fransızcası mükemmel seviyeye gelmiş Nil de en az benim kadar rahattı.

Arabadan inmiş amfiye doğru hızlı adımlarla ilerliyorduk. Çoktan akşamki yemeği atlatıp bir şişe şarap içtiğim zamanın hayalini kurmaya başlamıştım bile.

~

Şoförün yaklaşık bir saat önce getirdiği takımı giymiş telefonumdan interneti kapayıp şu dinozor oyununu oynuyordum. Saat 18.45’di. Artık gitmem gerektiğine kanaat getirdiğimde oturduğum koltuktan kalktım.

Dedem kendini çalışma odasına kapattığından onu rahatsız etmeden evden çıktım. Yetiştirmesi gereken bir kitap olduğundan bahsediyordu. Konusunu daha sonra anlatacağına dair söz vermişti. Yazdıklarını dinlemeyi seviyordum. İster istemez kendinden parçalar kattığı kitaplarında onu daha çok tanıyordum. Bu hoşuma gidiyordu.

Meleğime bindiğimde Fransızca sınavını güzel bir şekilde atlattığım için koi balığına gülümsememi bahşettim.

“Biliyorum bebeğim bugün çok yardım istedim ama şu yemek için de şans getirsen çok güzel olmaz mı?” Zincirine gelişigüzel dokunduğumda “Teşekkürler.” diye mırıldandım.

Yine o yokuşu inerken buldum kendimi. Bu yolu seviyordum. Ağaçlardan ara ara gözüken İstanbul manzarası eşliğinde meleğimle seyahat etmek güzeldi.

Telefonumdaki konuma göre geldiğim restorana şöyle bir göz attım. Yine manzarası mükemmel, gereksiz pahalı bir yerdi.

Meleğime karşı zaafım olduğundan arabamı valeye vermek yerine kendim otoparka getirdim. Arabadan inip merdivenlerden restorana çıkarken saat 18.55’di. Dakik olma konusunda sorunum olduğundan oyalanmak adına terasa çıkıp sigara içmeyi düşünüyordum ki merdivenin ucunda beni bekleyen Nil’i gördüm.

Giydiği kırmızı elbiseyle epey göz alıcı duruyordu. Oldukça kısa olan saçlarında gezindi kırmızı ojeli eli. Telefonundaki yansımasına bakarak yaptığı düzeltmelerinden beni fark etmemişti bile.

Yanından geçip gitmeyi planlarken kolumu tutup beni durdurdu.

“Selam .” Kocaman gülümsemesine göz devirdim.

“Yine çok mutlusun .”diyerek yaptığı ironiyi umursamadan rezervasyondan görevli kadının yanına doğru ilerledim. Yine topuklularıyla bana yetişmeye çalıştığından ona acıyıp adımlarımı yavaşlattım.

Kadının yanına geldiğimde “İsminiz?”diye sordu.

“Atlas Karayağız.”

“Nil Atabey.” Kadın elindeki listede göz gezdirirken bir anda bize dönerek gülümsedi.

"Hoşgeldiniz. Beni takip edin lütfen.” dedi.

Kadının arkasından giderken telefonuma gelen bildirimle telefonuma baktım.

Gönderen:Dedem

Bu akşam Ulaç gelmek istedi ama istemezsin diye bir bahane uydurdum.

Cevap vermek yerine telefonu kilitleyip ceketimin cebine attım. O sırada özel olarak ayrılmış alandaki tek masaya gelmiştik. Masadaki annem ve babamla göz temasımdan sonra yüzüme yapmacık bir tebessüm yerleştirdim.

Nil’in anne babasıyla selamlaştıktan sonra oğluyla anlaşmam için görevlendirildiğim adamın elini sıktım. Nezaketle gerçekleşen selamlaşmadan sonra herkes yerlerine oturmuş ilgimi çekmeyen bir sohbete dalmışlardı. Dinliyormuş gibi gözükmek adına arada bir göz teması kuruyordum masadakilerle.

“Benim oğlum da gelir birazdan trafiğe takılmış.” Masadaki herkes bu durumu anlayışla karşıladı. Bense papatya desenli peçeteyi katlayarak kuş şekline getirmekle meşguldüm. Birkaç saat sonra benimle buradan uçacak kuşu bardağımın yanına bıraktım. O sırada daha önce duyduğuma emin olduğum ses kulağıma ilişti.

“Geç kaldığım için özür dilerim.” Yaptığım kuştaki gözlerimi sesin sahibine çevirdiğimde kaşlarım çatıldı. Şu iyi anlaşmam gereken çocuk dedemin en büyük hayranı Ulaç mıydı? Gözümü kırpıştırdım. Bu Tanrının benimle dalga geçmesinden başka ne olabilirdi?

Atlas'ın hala karanlıkta olduğunu biliyoruz değil mi? Yıldızlarınızla aydınlatın onu. :3

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.