Savaşta yüzlerce insanı öldürmüş bir askere göre öfkelerini kontrol etmek oldukça zordur. Kırmızı görmüş azgın bir boğa gibi avlarının üzerine saldırırlar.
Declan'ın öfke sorunu yoktu. Tabii birisi onun kadını üzerinde hak iddia ettiği zaman işler değişirdi.
Eleanor artık onun kadınıydı. Bu hafta içi kilisede birbirlerine evet dedikten sonra resmiyete dönüşecekti. İşte o zaman kadınının yanına yaklaşan bütün erkeklerin tanrı yardımcısı olsundu.
Sebastian Carter hariç. Artık hiç kimse ona yardım edemezdi!
Sıktığı yumruklarını açmadan komutasındaki adamın peşinden ilerledi. Yanına vardığında kimsenin görmemesi için kolundan tuttuğu gibi bir köşeye çekti. Genç adam daha ağzını açmadan komutanını tanıdı. Başına gelecekleri anlamıştı.
"Yüzbaşım, bir şey mi oldu?"
"Uzatmadan konuşacağım. Eleanor ile geçmişiniz beni ilgilendirmiyor. O artık benim kadınım. Yakında karım olacak! Eğer seni bir daha onun yakınında görürsem diğer bacağını da ben kırarım. Bırak yürümeyi tuvaletini bile kendin yapamazsın."
Declan adamın kolunu iterek bıraktı.
"Evde seni bekleyen hamile karına dua et."
Sebastian'ın beti benzi attı. Yutkundu. "Siz... Nasıl?"
"Merak etme, senin gibi haysiyetsiz bir adam değilim. Eleanor'a hiçbir şey söylemeyeceğim. Zaten yakında karının karnı belli olur ve kendi öğrenir. Nasıl bir pisliğe sevdalandığını kendi gözleriyle görür."
Declan gitmeden önce son kez korkudan yüzünün rengi gitmiş olan adama baktı. "Bu seni ilk ve son uyarışım Carter. Umarım söylediklerim anlaşılmıştır."
Öfkeden gözü dönen adam meydana ne için geldiği bile unutarak hızlı adımlarla evinin yolunu tuttu. Eğer kendine hakim olmayıp Eleanor'un peşinden giderse genç kızın kalbini kıracak sözler sarf edebilirdi.
Declan, Eleanor'un kalbini kırmaktan korkuyordu.
Declan evine vardığında içeriye girmeyi reddetti. Kafasını dağıtması gerekiyordu ve Declan kafasını iki şekilde dağıtırdı. Savaşırken ve çalışırken. Kollarını sıvayıp ahıra girdi. Atı Rodhey'i tablasından bahçeye çıkardı. Önüne samanı bıraktıktan sonra bir kova su ve fırçayı da getirip çok sevgili atını yıkamaya başladı.
Bir yandan da düşünüyordu.
Douglas Haworth o gece kızı Eleanor ile evlenmesini teklif ettiğinde bunun bir şaka olduğunu düşünmüştü. En güzel rüyalarında bile düşünemezken bir hafta sonra sevdiği kadınla evlenecekti. Belki sevgisinin karşılığını asla alamayacaktı ama iyi bir evlilik yaptığında emin olacaktı.
Ah... Eleanor'un parıldayan sarı saçları, aklından kazımayan ela gözleri Declan'ı mahvediyordu. Genç kızın güzelliği aklını başından alıp götürüyordu. Oysa ki kendini hiçbir zaman ona layık bir adam olarak görmemişti. Genç kızın narin bedenine göre kendi bedeni kocaman ve iriydi. Kızın incecik parmakları vardı, onun ise nasırlı koca parmakları. Kızın bedeni süt gibi bembeyazdı, onunki ise yara bere içinde güneşten kavrulmuştu. Kara saçlı, yeşil gözlü, yüzünde kocaman bir izle herkesten farklıydı.
Eleanor'un tercihi olmamasına şaşmalıydı.
Artık hiçbir zaman onun tercihi olmayacaktı.
"Sikerler!"
Declan, Eleanor'un tercihi olmayabilirdi ancak onu teğmen bozuntusu denen o adamdan kurtarıyordu.
Biraz daha yanında kalsaydı kontrolü hepten kaybedeceğini emindi. Nasıl oldu da Eleanor o adama gönül vermişti anlamıyordu ve sanırım asla da anlayamayacaktı.
Ertesi gün yarım bıraktığı işini halletmek için meydana inecekti ancak bahçeye çıktığı sırada tepeyi aşan genç kızı gördü. Onunla konuştuğu zamanlarda onu nasıl sinir ettiği aklına gelince gülümsemesini bastırdı.
"Bayan Haworth."
Tanrım! Bu isimden bir an önce kurtulmak istiyordu. Ona kendi ismiyle hitap edeceği zamanı iple çekiyordu.
"Yüzbaşı." dedi, ona doğru yaklaşmakta olan genç kız.
"Sizi burada görmek ne hoş. Alıştırma mı yapıyorsunuz yoksa?"
Genç kız tebessüm edince Declan'ın kalbi tekledi. Yapmacık bir gülümsemeydi ama o bile kalbini hızlandırmayı başarıyordu.
"Sabah sabah duymak istediğim son şey sizin yersiz şakalarınız..." Etrafa bir göz attı. "Babam kiliseye gidip son kez rahiple konuşmamızı istiyor. Düğünün tarihten emin olmak için."
Yaşlı adam birlikte olabilecekleri her türlü fırsatı değerlendiriyordu demek. Declan gülüşünü bastırdı.
"Meydanda işim vardı. Önce oraya gidelim sonra kiliseye geçeriz."
Declan atına doğru yürümeye başlayınca genç kız sordu. "Nereye gidiyorsunuz? Lütfen bana atla gideceğimizi söylemeyin."
Declan omuzunun üzerinden ona bakınca yüzündeki korkuyu fark etti. Bu sefer kendini tutamadan güldü. Elelanor'un bakışları uzun süre yüzünde oyalandı. Garipseyerek bakıyordu, sanki daha önce onu gülümserken görmemiş gibi.
"Rodhey uysal bir attır." dedi, ona korkulacak bir şeyin olmadığına ikna eder gibi.
"Nasıl bir adam atına isim koyar ki?" Eleanor kendine kendine söylense de keskin kulakları bunu duymuştu.
Declan'nın yalnız geçirdiği çok gece olmuştu. Kimseye anlatmadığı sırlarını konuşamayan arkadaşına anlatırdı. Elbette bunu ona söylemeyecekti.
"Biliyor musunuz? Hava güzel görünüyor, yürüyüşe ne dersiniz?"
At sesleri duyulunca ikili bakışlarını oraya çevirdi. Bu kraliyet arabasıydı. Declan, Eleanor'un birkaç adım önüne geçip durdu. Atlı araba durup içeriden kraliyet sözcüsü çıktı.
"Yüzbaşı Stanford, Bayan Haworth." İkisini de selamlayan adam tekrardan söze girdi. "Sizi birlikte gördüğüm iyi oldu. Kralın emri var, sizleri görmek istiyor."
"Konu nedir?" diye sormaya cüret etti kız.
"Bir malumatım yok." dedi sözcü.
İkili ne olduğunu anlayamadan kendilerini saraya giden arabada buldular. Sarayın kapıları ardına kadar açılıp onları içeriye davet ettiğinde Declan yanındaki kızın korktuğunu hissedebiliyordu. Eline uzanıp korkacak bir şey olmadığını söylemeyi isterdi ama yapamadı. Yapsa bile Eleanor'un buna izin vereceğini sanmamıştı.
Kral gerekmedikçe kimseye yüzünü göstermezdi. Çok az kişi onun yüzünü görmüştü ve genç kız da bundan dolayı heyecanlanmış olabilirdi.
Kızın kulağına eğildi. "Korkma."
"Korkmuyorum." dedi kız. Asla gururunu elden bırakmıyordu.
Taht odasına açılan kapılar ikiliyi içeriye aldı. Kral tahtında oturuyordu. İkili yaklaşıp reveransta bulundular. Burada olmalarının nedenini bilmek istiyorlardı.
Sessizlik sıkıcıydı. Kral nihayet konuşmaya karar verdiğinde yanındaki kızın heyecandan bayılmadığına emin olmuştu.
Kral bakışlarını kıza çevirdi. "Bayan Haworth. Söyledikleri kadar varmışsınız. Güzelliğiniz dillere destan."
"Beni utandırıyorsunuz majesteleri."
Declan yumruklarını arkasına sakladı.
"Yüzbaşı Declan." dedi bu sefer. "İnanın bana evleneceğinizi duyduğumda herkes gibi beni de şaşırttınız. Evliliğinizi içtenlikle kutladığımı bilmenizi isterim. Düğün resepsiyonunuzun sarayda yapılması için emir verdim."
"Majesteleri." dedi Declan. Bu haber onu şaşırtmıştı.
Kral elini kaldırdı. "Büyük İngiltere'ye yaptığınız fedakarlıktan sonra sizlere borcumu bu şekilde ödediğimi düşünebilirsiniz."
Declan ifadesini bozmadı. Saraydan ayrıldıktan sonra bile aynı ifadeyi takınıyordu. Savaştayken yaşadıklarını yalnızca kendi biliyordu. Bedenine aldığı yaralar yüzünü aldığı yaraların yanında hiç sayılırdı. Bazı geceler o kabuslarla uyanıyordu.
Bu Eleanor'un bilmesini istediği bir şey değildi. Sormadığı içinse minnettardı.
Declan meydandaki işini halledip papazla tarihi kesinleştirdikten sonra genç kızı evine bırakmış ve kendi evine dönmüştü.
*
Eve gelene kadar düşünceleri birbirine giren Eleanor eve girdikten sonra düşünmeyi bıraktı. Yüzbaşı Declan ile babası istediği için evleniyordu. Onun hakkında düşünmemeliydi. Düşünmeyecekti.
Eleanor salondan içeriye girdiğinde yüzüne her zamanki gülüşünü takındı. "Bugün kiminle tanıştığıma inanamayacaksınız." dedi, ailesine.
Eldivenlerini çıkartıp babaannesinin yanına oturdu.
"Kralla mı tanıştın?" diye sordu ablası, onunla alay ederek gözlerini devirdi.
"Evet!"
"Ne?!"
Eleanor gülümsedi. Ailesinin meraklı ve sorgulayıcı bakışlarını üzerine almıştı. Anlatmaya başladı. Önce Yüzbaşı Stanford'un evine gittiğini, kraliyet arabalarını gördüğünü ve birlikte saraya gittiklerini detayına kadar anlattı.
"Güzel olduğumu söyledi." dedi, yanakları kızarmıştı.
"Yüzbaşının yanında mı?"
"Evet. Neden sordun ki?"
Kızlar birbirine baktı. Ablası yerine küçük kız kardeşi cevap vermişti. "Başka bir kadının senin yanında nişanlına yakışıklı dediğini hayal et."
Eleanor düşündü. Bu kötü bir durum olabilirdi, tabii severek evlenseydi.
Oturduğu yerden kalkarak kız kardeşinin yanına geçti. Küçük bir kız çocuğuymuş gibi yanaklarını sıktı. "Ne ara bu kadar büyüdün de ablana açıklama yapar oldun sen?"
"On yedi yaşındayım abla. Gelecek sene sosyeteye tanıtılacağım." Eileen dağılan saçlarını düzeltti ve ablasına sarıldı. "Keşke annem de burada olsaydı da tüm bunları görseydi."
Ağır bir hüzün çöktü odaya. Yaşlı Ida bile sessizleşmişti. Kızlar annelerini çok küçük yaşta kaybetmişlerdi. Eleanor on yaşındaydı ama çok iyi hatırlıyordu annesini. Hastalığının son zamanlarında oldukça zayıflamış ve yataktan kalkamaz olmuştu.
Başlarda annesini aldığı için tanrıya kızmıştı fakat daha sonra acı çektirmeden aldığı için şükürler etmişti.
"Keşke." diye devam etti Eleanor.
Ablaları Eudora şişmiş karnını tutarak yanlarındaki yerini aldı. Annelerinin ölümünün ardından onlara yeri geldiğinde hem annelik hem de ablalık yapmıştı. Eudora anne kartal edasıyla kollarını ikisine sardı.
"Merak etmeyin." dedi. "Annemiz bizi yukarıdan izliyor. Biz hissetmesek de her zaman yanımızda."
"Ablanız haklı." dedi yaşı Ida. "Anneniz sizi izliyor ve düğüne bir hafta kala hala oturduğunuzu görseydi kalbi yeniden durdurdu. Hadi, kalkın bakalım. Yapacak çok iş var."
Kızlar babaannelerinin sözünü dinleyip yarım kalan işlerini bitirdiler. Düğün gününe kadar davetiyeler dağıtıldı, gelinlik terziden alındı, Ida kızlarla birlikte kiliseyi süsleyecek çiçek buketlerini bitirdi, mihraba gidilecek yola dökülecek olan gül yapraklarına kadar her şey hallolmuştu.
Geriye sadece beklemek kalmıştı.
Düğünden bir gece önce Eleanor, ablası ve kız kardeşi ile birlikte odalarında sohbet ediyorlardı. Genç kız günlendir içinde kalan şeyi kardeşlerine anlatmak için doğru zamanı beklemişti. Şimdi onlara anlatabilirdi.
"Geçen gün Basti- Teğmen Carter ile karşılaştım." İki kız da dikkatini ona verdi. "Topallıyordu."
"Bildiğini sanıyorduk." dedi Eileen. Daha sonra Eudora cevap verdi.
"Bende sonradan öğrendim." Destek vermek için kız kardeşinin dizini ovuşturdu. "Ne istiyormuş? Ne konuştunuz?"
"Özür dilemek istiyormuş. Başta elim ayağım şaştı, ne yapacağımı bilemediğim için durdum ve onu dinledim. Benden özür diledi. Hala beni sevdiğini ve başka biriyle evlenmeyi asla planlamadığını söyledi... Bu ne demek abla?"
"Hiçbir şey demek değil. Yarın evleniyorsun. Düğünden önce aklını karıştırmak istemiş senin."
"Ablam doğruyu söylüyor. Olan oldu artık. Ne olursa olsun o evli bir adam ve yarın sen de öyle olacaksın."
"Bak sakın Eleanor, hala seni seviyorum dedi diye aklını bulanmasına izin verme. Tamam, istemiyor olabilirsin ama sen yarın evleniyorsun. Yüzbaşının bu duruma müsamaha göstereceğini sanmıyorum. Hiçbir erkek karısını önceki nişanlısı ile yan yana görmek bile istemez. Bundan sonra çok dikkatli olmalısın. Teğmenin karşına çıkmasına izin verme. Yolda gördüğünde dahi yüzünü çevir, geç git."
"Beni hiç mi tanımıyorsun abla? Asla böyle bir şey yapmam. Teğmenin aksine ben sadakate inanırım..." Sonraki cümlesini söylemek onun için çok zordu. Başını eğdi. "Yüzbaşı ile evleniyorsam hayatımda yalnızca o olacaktır."
"Aferin benim biriciğime." Eudora kız kardeşine sarıldı. "Evlilik demişken, bilmen gereken bazı şeyler olacaktık."
Eudora kurnazca sırıtırken kızlar anlamayarak birbirlerine baktılar.
"İlk geceden bahsediyorum."
İki genç kızdan sızlanma ve itiraz sesleri duyuldu. Babaları ve babaanneleri çoktan yatmışlardı. Teğmen Carter ile evlenecek olsa ablasından bunu anlatmasını seve ever isterdi ancak şimdi işler değişmişti. Eleanor birkaç kez karşılaştığı o yabani adamla evleniyordu. Bırakın ilk geceyi, beraber aynı evde bir ömür nasıl geçireceklerini bile tahmin edemiyordu.
Şansı varsa yüzbaşı ona dokunmazdı.
Fakat bugüne kadar Eleanor çok şanssızdı.
"İtiraz etmeyi bırakın. Bu her kadının bilmesi gereken bir şey." Eudora küçük kız kardeşine döndü. "Sen de yakında bizim gibi evleneceksin. Kulaklarını aç iyi dinle. Bu konuşmayı bir daha yapamam. Tabii siz isterseniz başka."
"Hayır, hayır, dinliyoruz." dedi Eileen.
Ablası güldü ve söze başladı. "Kendimden örnek vererek gideyim. Düğün bitip eve gittiğimizde korkudan elim ayağım titremişti. Biliyorsunuz, annem olmayınca bana bunları anlatan kimse olmamıştı. Babaannem vardı ama onu bilirsiniz. Her şeyi abartmayı sever. Bu yüzden çok acıyacağını sanıyorum. Her neyse. Odaya çıktığımızda Steve titrediğimi gördü. Yanıma oturup omuzuma dokundu. Dedi ki korkma, her şeyi bana bırak. Ben de öyle yaptım. Korkmamaya çalışarak kendimi ona bıraktım. Başta acıyacak, sonra geçecek merak etmeyin. Hazzı iliklerinize kadar yaşayacaksınız."
Eileen gözlerini kaçırırken Eleanor ablasının omuzuna vurdu.
Kadın kahkaha attı. "Ertesi sabah ağrınız olacaktır. Pek fazla iş yapıp kendinizi yormayın."
Sessizlik oldu.
"Tamam mı? Bu kadar mı? Bu kadarsa ben yatıyorum."
Eileen iyi geceler dileyerek ablalarına arkasını dönmüş ve koca yatakta uzanmıştı. Eleanor arkasına geçip ona sarıldı.
Eudora hamile olduğundan yanlarında yatamazdı. İkisinin de başına birer öpücük bıraktıktan sonra odadan çıktı.
*
Eleanor ertesi sabah bir telaşe ile başladı güne. Kız kardeşleri bir yandan, babası ve babaannesi telaşta etrafta oradan oraya koşuşturuyorlardı. Genç kız o kadar sakindi ki dışarıdan biri görse onun değil de bir başkasının evleneceğini sanırdı.
Tüm o kalabalık ve koşuşturmacadan başı dönen kız kendisini bahçeye attı. Öğleden sonra evlenecekti ve bu onun son bekar saatleriydi.
Doğruyu söylemek gerekirse korkuyordu. Bugün bu evden çıktıktan sonra bir daha asla aynı kız olmayacaktı. Evli biri olacaktı, adı değişecekti ve Eleanor bunların hiçbirine hazır değildi. Her şey onun kontrolü dışında gerçekleşiyordu ve bundan memnun değildi.
Ayak seslerini duyunca ablasının geldiğini sanarak arkasını dönüp bakmadı.
"Hala hazır değilsiniz bakıyorum." Yüzbaşının sesi onu korkuttu ve hızla arkasını dönmesini sağladı. "Gören de düğününüz değil cenazeniz çıkıyor sanır."
"Öyle zaten." diye mırıldandı. Eleanor sözlerinin karşısındaki adamı ne kadar yaraladığını asla bilemedi. Ayaklarının altındaki çimenleri dürttü. "Demek istediğim-"
"Anlıyorum. Buraya bunu konuşmak için gelmiştim zaten." dedi adam. Bir kaç adım kıza yaklaştı. Konuşmak istediği her neyse biraz çekiniyor gibiydi. "Üç saat sonra düğünümüz var. Benimle severek evlenmediğini biliyorum ama bunu kendi rızanla istediğini bilmeye ihtiyacım var."
Eleanor'un dili tutuldu. Ne diyeceğini bilemedi.
"Seni evlenmeye zorlamıyorum. Kimse de zorlayamaz. Eğer evleniyorsak bu senin isteğinle gerçekleşmeli. Eğer istemiyorsan... hala vakit var. Bu işe bir son verebilirsin."
İşte, beklenen fırsat buydu.
Eleanor hayır diyebilir ve başından beri saçma olan bu evliliği durdurabilirdi. Zaten asla istememişti bu birlikteliği. Babası için kabul etmişti.
Babası...
Zavallı babası düğünün iptal olduğunu öğrendiğinde çok üzülecekti. Ya da bundan sonra bir daha asla kimseyle evlenmek istemediğini öğrendiğinde... Tanrım! Babası gerçekten çok üzülecekti. Atılmış bir nişandan ve son anda vazgeçilmiş bir düğünden sonra kimsenin yüzüne bakamaz hale gelecekti. Peki ya kız kardeşi. Onunda iyi bir evlilik yapma şansı hepten kaybolacaktı. Artık ailesi dışlanacaktı ve kimse onlarla konuşmayacak istemeyecekti.
Eleanor sırf evlenmek istemiyor diye tüm bunları göz ardı mı edecekti?
Bunu yapamazdı.
Ailesi onun her şeyiydi. Kendinin yanında onların da yanmasına izin veremezdi.
"İstiyorum." dedi kısık sesiyle. "Sizinle evlenmeyi kendim istiyorum."
Bölüm Sonu!
Bölümü nasıl buldunuz?
Buraya ufak bir model bıraktım. Kafamdakine çok yakın.
