Yüzbaşı Stanford, yine zorlu bir zaferin ardından vatanına geri dönüş yapmıştı. Memleketine ayak basar basmaz toprağın kokusunu ciğerlerine çekti.
Emrindeki askerleriyle birlikte kasaba meydanına vardığında onları gören halk sokağa dökülmüştü. Gururlu vatandaşların ellerinde İngiltere'nin bayrakları esen rüzgarla dalgalanıyordu. Atlarından inen askerler kendilerine armağan edilen gülleri birer birer alıyor, sarf edilen sevgi sözcüklerine gülümsüyorlardı.
Ancak kimse Declan'a bir gül verip, sevgi sözcükleri söylememişti. Çünkü yüzündeki o kocaman iz insanların ondan uzaklaşmasına neden olmuştu.
Costwold kasabasının halkı kalıplı bir adam olan Declan Stanford'dan korkar ve çekinirdi. Şimdi ise yüzünün sol tarafındaki iz onu bir canavar olarak görmelerine sebep oluyordu.
Declan umursamadı. Zaten oldum olası insanlarla iletişim kurmaktan hoşlanmazdı. Bu durum ancak onun işine yarardı.
Tedirgin ve korku dolu bakışların arasında ilerlerken onu gördü. Etrafındayken kalbinin ritmini değiştiren o kızı. Tek bakışıyla otuz yıllık bedenini kendine tamamen yabancı yapan, gülümsemesiyle aklını başından aldıran kızı. Eleanor Haworth, Declan Stanford'un en büyük imtihanıydı.
Genç kızın gözyaşlarıyla kalabalığı yardığı görünce atından indi, ve tam önünce durdu. Gittiği yere bakmadığından adamın göğsüne çarpmıştı.
"Bayan Haworth?"
Eleanor başını kaldırıp, adamın hayallerini süsleyen yaşlı ela gözleriyle ona baktı. Declan onun kendisini görebildiğinden emin olamadı. Yine de onu tanımıştı.
"Yüzbaşı?"
"Neyiniz var?"
Eleanor başını eğdiğinde Declan kızın onun önünde ağlamaktan çekindiğine kanaat getirdi. Bilmiyordu ki yanaklarından dökülen bir damla gözyaşında adamın nefesinin kesildiğini.
Declan onun varlığında kayboluyordu.
Eleanor'un daha küçücük bir kız çocuğuyken yavaş yavaş serpilmesine uzaktan şahit olmuştu. Ona olan hisselerini kabul ettiğinde daha çok gençti. Daha on altı yaşındayken anne ve babasını kaybedince iyi bir evlilik yapma ihtimali kaybolmuştu. Türlü işlerde çalışıp birikim yapmaya başlamıştı. Şimdi evlenmesi için yeterli parası vardı ancak yüreğine başkasının girmesine izin vermiyordu.
Yüzü gibi yaralı kalbi, evlilik sözünü bir başkasına verilmiş kıza aitti.
Declan iki adımında aralarındaki mesafeyi kapattı. Kızın koluna dokunmak için kaldırdığı parmaklarını indirdi. Kalabalığın arasında onları izleyen birilerinin olma ihtimali azdı. Yine de Declan, kıza dokunma cesaretini gösteremedi.
"Çekilin önümden." dedi genç kadın. Declan her zaman onun asiliğine vurulmuştu.
"Ne olduğunu söylemeden olmaz!"
"Çekilin dedim size!"
Eleanor adamın gövdesini itip kalabalığın arkasından kaybolurken yalnızca bakmakla yetinmişti. Aklından onun üzülmesine neden olacak türlü senaryoları düşündü. Bildiği kadarıyla nişanlısı sağ salim dönmüştü. Ailesinden birine mi bir şey olmuştu yoksa? Belki babaannesi hakkın rahmetine kavuşmuş olabilirdi?
Declan kızı gözden kaybedince önüne döndü. Eleanor'un babası ve teğmen Carter evlerinin önünde duruyordu. Declan Bay Douglas ile göz göze geldi. İnsan duvarını aşıp yanına vardığında onu başıyla selamladı. On adım arkasında kalan teğmeni de üstünü selamlarken kızın gittiği yere bakmaya devam etti, onu göremese bile. Çok geçmeden evden tanımadığı bir kadın çıktı ve teğmenin yanında durdu ve daha sonra ikili birlikte ara sokakta gözden kayboldular.
Onlar gidince Declan sordu. "Sorun ne Bay Haworth?"
"Teğmen Carter." dedi yaşlı adam. "Nişanı bozdu. Savaşta tanıştığı genç bir kızla evlenmiş. Buraya ise verdiği sözü tutamadığı için af dilemeye gelmiş. Kızıma boş vaatler verip yarı yolda bıraktıktan sonra dilediği aftan ne olur söyleyin bana?"
"Eleanor çok üzülmüş olmalı." dedi, diline hakim olamayarak. Adamla tekrardan göz göze gelince bakışlarını kaçırdı.
"Öyle. Çok üzüldü, dayanamadı kızım."
"Yapabileceğim bir şey varsa çekinmeden söyleyin. Ben buradayım."
Declan adamın yanından ayrılmadan önce yüzünde beliren bir bakışa anlam veremedi. Tekrardan selam verip kızın gittiği yere doğru ilerlemeye başladı. Atının yularını parmaklarının arasına aldığında kalabalığın arasında Beatrice'i tanıdı. Kızın yanına vardığında yüzündeki ize iğrenme ile baktığını gördü.
"Yüzbaşı Stanford?"
"Arkadaşının sana ihtiyacı var." dedi lafı uzatmadan. "Ihlamur ağacının oraya gitti. Durma burada, peşinden git."
Genç kız ne olduğuna anlam veremese de adamın dediğini yaparak eteklerini topladı ve hızlı adımlarla arkadaşının peşinden ilerledi.
Tekrardan atına binen Declan ağır ağır aynı yere doğru yol almaya başladı. Gizlenmekte usta olan adam Beatrice ile aynı yere gittiğini ona belli ettirmedi. Ovaya vardığında başka bir ağacın arkasına saklanıp için için ağlayan kızı izlemeye koyuldu.
Genç bir oğlanken onu izlemek için buraya geldiği zamanları hatırlıyordu. Artık koca bir adam olmuştu fakat buraya gelmekten kendini alıkoyamıyordu. Başlarda Eleanor'un güvenliği için orada olduğunu söylese de durum başkaydı. Declan onu görmek için gidiyordu.
Genç kız ağlayarak arkadaşının dizlerine uzandığında Declan yumruklarını sıktı. Sebastian Carter ona sahip olduğu için kendini şanslı saymalıydı ve o şansı mahvedecek kadar aptal. Sadece Eleanor'u ağlattığı için bile onu öldürmeliydi. Ancak bunu yapamayacağını biliyordu. Hangi hakla yapacaktı ki? Kim olarak?
Sevdiği kadını uzaktan izlemeye mahkumdu.
Declan, Eleanor ve Beatrice'i yalnız bırakarak yakınlarda olan müstakil evine doğru sürdü atını. Bahçesindeki ağaca atın yularını bağlayıp yükünü indirdi ve evine girdi. Tam tamına dokuz aydır gelmediği evini tozlar bağlamış örümcekler yuva yapmıştı.
Savaşa gitmeden önce ayda bir evini temizlemeye gelen bir kadın oluyordu. Ancak aylardır neden evinin temizlenmediğini bilmiyordu. Daha sonra meydana inip sormayı aklına not etti. Üstün körü eve bir göz attıktan sonra alınacak eksiklerin olduğunu gördü.
Karnının acıktığını fark edince evde kalan küflenmemiş veya bayatlamamış malzemelerle kendine bir çorba yaptı. Yalnız büyüyünce her şeyi kendi başına yapmayı öğrenmişti. Ancak çorbasından bir yudum alır almaz aklına yaşlı gözleriyle Eleanor geldi.
Gözünü kırpmadan adam öldürebiliyordu ancak kızın akıttığı tek bir gözyaşında kahroluyordu.
Declan kızın kendi üzerindeki etkisinden nefret ediyordu. Hayatı boyunca ona sahip olamayacağını bildiğinden böyle bir etkiyi reddediyordu.
Eleanor, Declan'ın esaretinden kurtulmak istediği prangalarıydı.
*
Declan'ın vatan toprağına dönmesinin ardından tam bir hafta geçmişti. Bu süre içerisinde evine gelen eski yardımcısının evlendiğini öğrenmiş ve onun yerine başka bir yardımcı tutmuştu. Bu seferki kadın sabah gelip akşam gidecekti.
Declan kasabadayken insanların üç şey hakkında konuştuklarını duydu. Birincisi kazanılan zaferdi. İkincisi ise Declan'ın yüzünün sol tarafındaki koca iz... İnsanlar yüzünü dikkatle inceliyor ve yorum yapmaktan geri durmuyorlardı. Onlara göre Declan yabani bir adamdı ve artık bu izle kimliği tescillenmiş olmuştu.
Declan kimseyi umursamamayı anne ve babasını kaybettikten sonra çok iyi öğrenmişti. Ancak Eleanor hakkında konuşulanları duyduğunda kendini kaybedip öfkesini birinden çıkarmamak için zor durulmuştu.
İnsanlar Teğmen Carter'ın yabancı bir kadınla evlenip geldiğini ve Eleanor'u bıraktığını konuşuyorlardı. Kimi, sözü bozulmuş bir kızı kimin alacağını kimileri ise tabilinin eksilmeyeceğinden bahsediyordu. Geldiği gün kalabalıkta onları gören birinin onu Eleanor ile yakıştırması Declan'ı şaşırtan şey olmuştu. Hatta yakında evlenebileceklerini bile iddia etmişti.
Declan hiçbir zaman kendisini Eleanor'a layık görmemişti.
Kapısı çalındığında yeni yardımcısı olan Bayan Margaret açmıştı. Albay Arthur'u oturma odasından gören Declan hızla ayağa kalkıp selamını verdi.
"Albay Arthur? Ziyaretinizi neye borçluyum?"
Saçlarına akların düştüğü adam Declan'a oturması için işaret verdiğinde kendisi de tekli koltuklardan birine oturdu.
"Lafı hiç uzatmadan söze gireceğim yüzbaşı. İngilizlerin bu zaferinde başarılı bir rol oynayıp fedakarlıklar verdiğiniz için üstün olarak teşekkürlerimi sunuyorum. Biliyorsun, kral bu kutlu zafer için sarayda bir davet veriyor. Mektubun eline ulaştığından eminim."
"Ulaştı, efendim."
"Bu gibi davetlere gitmediğini yi biliyorum ancak kral bizzat kendisi seni orada görmekten onur duyacağından bahsetti bana. Geleceğinden emin olmak için de kendim gelip sormak istedim. Bugün orada olacaksın değil mi?"
Declan Albayın önünde olmasaydı güzel bir küfür savururdu. Bu tarz şeylerden hiç haz etmiyordu. Akıllara kazınan o yabani kimliğinden memnundu. Fakat bizzat kralın kendisi tarafından davet edildiğine göre gitmemek de olmazdı.
"Kralı kızdırmayı istemem." diyebildi yalnızca.
Albay gittikten sonra Declan, Bayan Margaret'e askeri üniformasını ütülettirmişti. O sırada yıkanıp, ütülenmiş üniformasını üzerine geçişmişti. Jölelenmiş saçlarını sağa yatırıp, çizmelerini de ayaklarına geçirdikten sonra eline davetiye mektubunu alarak sarayın yolunu tuttu.
Daha sarayın kalabalık bahçesine adımını attığı andan itibaren yabancılık hissini damarlarında hissedebiliyordu. Zihni ona ait olmadığı bir yerde olduğu mesajlarını veriyordu.
"Yalnızca bir saat." diye hatırlattı kendine. Bir saat kalıp gidecekti.
Kalabalığın arasına karışan Declan garsonların tepsisinden bir içki aldı. Bu geceyi katlanılır kılmak için en lazım olan şeydi. Bardağı bir dikişte bitirdikten sonra silah arkadaşları ile göz göze geldi. Yanlarına gitmeden önce bir içki daha almayı ihmal etmedi.
"İyi akşamlar beyler."
"İyi akşamlar yüzbaşım." dedi askerlerden biri. Hepsinin elinde bir bardak şampanya, çoğu yarı sarhoştu.
"Sizi burada görünce şaşırdık. Siz genelde böyle davetlere katılmazsınız, değil mi arkadaşlar?" Herkesten onay geldi. "Bu şerefi neye borçluyuz?"
"Kraldan bizzat davet aldım. İcabet etmek olmazdı." dedi. "Siz ne konuşuyordunuz?"
"Teğmen Carter." dedi biri. "Savaşta evlendiğini duymuş muydunuz? Sessiz sedasız, bizim bile haberimiz olmadan. Burada onu bekleyen bir nişanlısı varken üstelik?"
"Sebastian'ın kimle evlendiğini bilmiyorum ama Bayan Haworth'a yazık olmuş. Öyle bir kadın bırakılır mı?"
Declan yumruklarını sıktı. Bu konuşmanın varacağını yeri iyi biliyordu ve sarayda herhangi bir kavga çıkartmazdı.
"Tekrardan bekar kaldığı için birçok talibi geliyormuş evlerine. Kuzenimi tanırsınız, dün evlilik için rızasını istemeye gitmişler ama vermemişler. Anladığım kadarıyla genç hanım tüm taliplerini reddediyormuş. Teğmen Carter'ın ikinci karısı olmayı bekliyor herhalde."
Adamlar hep bir ağızdan gülmeye başlayınca Declan dayanamadı.
"Şu halinize bakın." dedi sesini yükselterek. Adamlar susup ona baktılar. "Savaştan döneli yalnızca bir hafta oldu ama siz taşkınlığı ele almışsınız. Bir kadın gibi gıybet ediyorsunuz!"
Birkaçı utançtan başını eğdi.
"Sizi bir daha Bayan Haworth'ı konuşurken duymayacağım. Aslında hiçbir kadını konuşmayacaksınız! Anlaşıldı mı?"
"Burası emir vereceğin bir savaş alanı değil ve bizde sadık askerleriniz değiliz Yüzbaşı Stanford!"
Declan adamın sözlerini duymazdan gelerek yanlarından ayrıldı. Gereken cevabı verdiğini düşünüyordu, gerisini önemsemedi. Bu kadar süre çok bile dayanmıştı bu davete. Gitmek için hareketlendiğinde ise gördüğü şey duraksamasına neden oldu.
Eleanor babasının kolunda içeriye girmişti.
Belki biraz daha kalabilirsin.
İç sesi kesinlikle onu baştan çıkarıyordu. Declan kaldı. Yanına gidip onunla konuşmayı çok istiyordu ancak yolu Albay Arthur tarafından kesilmişti. Yaşlı adam onu krala götürme bahanesiyle genç kızdan ayırmıştı.
Declan kralla geçirdiği sohbetin ardından davetin olduğu salona geri döndüğünde Eleanor'u yanız buldu. Fırsatını bulmuşken genç kızın yanına vardı.
"Gözlerim benimle oyun mu oynuyor yoksa bu gerçekten siz misiniz?" Genç kız gülümsedi.
"Aynı şeyi sizin için söylemek isterim. Sizi burada görmeyi beklemiyorum. Özellikle de son görüşmemizden sonra." Declan başını çevirip ona baktı.
"Hakkımda konuştuklarını siz de duymuş olmalısınız. Buraya gelerek hata yapıp yapmadığımı bilmiyorum."
Salonda keman seslerini yankılanmaya başlayınca Declan konuşmalarını fırsat bildi. "Artık buradasınız, öyle değil mi? Hata olmadığını size kanıtlamama ne dersiniz?"
Genç kız adamın uzattığı eline baktıktan sonra yüzüne çevirdi bakışlarını. İlk defa onun yara izini görüyordu. Declan kızın yüzünde iğrenme ve korku görmeyi bekledi. Ancak onun yerine Eleanor yalnızca gülümsemişti. Adamın elini tutup dansa kaldırmasına izin verdi.
İkili meraklı bakışları üzerlerine toplarken insanların da konuşmalarına neden olmuşlardı.
Birbirlerine selam vererek dans başladılar. Adımları, hareketleri birbiri ile uyum içerisindeydi. Declan en güzel rüyalarında bile düşlemediği şeyleri yaşıyordu. Kadının incecik beline dokunabilir, parmakları kızın eldivenli parmaklarının uçlarına değiyordu. Genç kızın ahenkle bir kuğu gibi süzülmesini izlerken mest olmuş gibi kendinden geçiyordu.
O an için balo salonunda kimsenin olmadığını hayal etti. Sadece o ve Eleanor vardı. Kristal avizelerin ışıkları ve şamdanların aleviyle dans ediyorlardı.
Ne kız bir şey konuştu ne de adam.
Anın büyüsüne kapıldılar.
Müziğin sesi yavaş yavaş kaybolduğunda dansları da sona erdi.
"Kafa karışıklığımı sonlandırdığınız için teşekkürler yüzbaşı Stanford."
"Bu geceyi katlanılabilir kıldığınız için asıl ben teşekkür ederim Bayan Haworth."
Declan genç kızın önünde eğilip selam verdikten sonra tekrardan kabalığın arasına karışıp onun ve Eleanor'un hakkında konuşmalarını kulak asmadan sarayın bahçesine çıktı. Bu geceyi tam da burada sonlandırmalıydı. Ancak işler istediği gibi gitmedi.
Eleanor'un babası Bay Douglas önüne çıkmıştı.
"Yüzbaşı Stanford." dedi. "Maharetlerinizi yalnızca savaş alanında olmadığını herkese göstermiş oldunuz."
Declan birden tuhaf hissetti. "Kızınız kendini üzgün hissediyordu. Ben yalnızca burada olmasından keyif almasını sağladım. Tıpkı sizin de onu buraya getirerek yaptınız gibi, öyle değil mi?"
Yaşlı adam ellerini arkasında birleşti.
"Öyle, öyle. Ablası da ben de onun iyi hissetmesi için elimizden geleni yapıyoruz. Ancak çabalarımız beyhude. Siz yalnızca onu birkaç dakikalığına güldürdünüz. Kızım yemeden içmeden kesildi. Hasta olacak diye korkuyorum."
Declan dişlerini sıktı.
"Gelen talipleri duymuş olmalısınız. Kimseyi görmek bile istemiyor. Buraya bile benim zorumla geldi..." Adam sonraki cümlesini kurmadan önce sessizleşti. Sözlerini tartıyor gibiydi. "Kızımı iyi tanıyorum. Hayatı boyunca hiç kimseyle evlenmeyecek. Ancak ben aksini söylersem başka."
Declan bu konuşmanın nereye varacağını anlayamadı. Bu yaşlı adam ne söylemeye çalışıyordu böyle? Yoksa ondan kızı için uygun bir aday mı bulmasını isteyecekti?!
"Sözü nereye getireceksiniz Bay Douglas?"
Bay Douglas derin bir nefes aldı ve Declan'ın hayatını kökünden değiştirecek o cümleyi kurdu.
"Kızımla evlenmenizi istiyorum yüzbaşı."
Bölüm Sonu!
Hikayeyi beğendiniz mi?
Ne çok yavaş ne de çok hızlı bir şekilde gitmeye çalışıyorum. Bir Declan'ın bir de Eleanor'un üzerinden okuyacağız bölümleri.
Hafta da bir yeni bölümleri atacağım. Yorum yaparsanız ve oylarını kullanırsanız sevinirim.
