İçeriğe geç

Huysuz Yüzbaşı

Bölüm 18 · 12 dk okuma

Huysuz Yüzbaşı

Bölüm 18

Gizli Bakışmalar

Açık hava, çimenlerin kokusu, rüzgarın ferahlatıcı esintisi...

Eleanor bundan daha iyi bir gün olamaz diye düşündü. Haftalar sonra ilk defa bu kadar mutlu hissediyordu kendini. Çoğu zaman düşüncelerle meşgul olan zihni artık berraklaşmış gibiydi. Huzur doluydu.

Yüzbaşı kahvaltı için onu insanlardan uzak ağaçlık bir alana getirmişti. Vakit kaybetmeden çimenlerin üzerine serdikleri örtüye oturup kahvaltılarını yapmaya başladılar. Yüzbaşı bir kendisi yiyor bir karısını besliyordu. Küçük küçük parçaları iki dudağının arasına götürüyor, çiğneyip yutmasını izliyordu.

Onunla bu denli ilgilenmesi Eleanor'un midesinde kelebekler uçuruyordu.

O da bir parça keki kopartarak yüzbaşıya uzattı. Dünyanın en lezzetli şeyiymiş gibi yemesi onu güldürmüştü.

"Tadı nasıl?"

"Karımın yaptığı gibi."

Eleanor utanarak başını eğdi. Bu adamla konuşmak son zamanlarda neden böyle utanç verici olmuştu böyle?

"Alay etme lütfen. Gerçek fikrini söyle."

"Çok güzel olmuş."

Yüzbaşı gözlerini kaçırmadan ona bakıyordu. Sanki sözlerinde ne kadar samimi olduğunu göstermek istiyormuş gibi. Dili söylemese bile gözleri söylüyordu zaten. Çok güzel bakıyordu.

Bakışlarını kaçırdı hemen. Belki de onunla konuşmanın zamanı gelmişti. "Sana bir şey söylemem gerek."

"Seni dinliyorum."

"Düğünümüzün aceleye geldiğini biliyorum. Biz daha birbirimizi tanımaya fırsat bulamadan evlendik."

"Birbirimize sataşmaktan vakit bulamadık diyorsun yani."

İkisi de güldü. "Kim evlendiği adamın en sevdiği yemeği bilmez ki? Ben bilmiyorum. En sevdiğin yemeği, nelerden hoşlandığını, neleri sevmediğini hiç bilmiyorum... Ben birbirimizi tanıyalım istiyorum."

"Peki o zaman.... İnsanlardan sürekli uzak dururum. Bu benim soğuk veya utangaç olmamdan kaynaklanmıyor, sadece onlarla uğraşamayacak kadar aptal olduklarını düşünüyorum. Hiç arkadaşım yok. Derdimi birine anlatacak olursam Rodhey'e anlatırım. O insanlardan daha iyi bir dinleyici. Boş durmayı asla sevmem, kendime meşgul edecek şeyler bulurum daima. En sevdiğim renk sarı çünkü bana saçlarını hatırlatıyor. En sevdiğim yemek yok. Savaştayken ne bulursak onu yeriz. Bu yüzden yemek seçmem. İlla birini seçecek olursam da etli yemekler diyebilirim. Zor olsa da işimi severim. Vücudumdaki her bir yaranın hikayesini hala hatırlarım. Başka... Aklıma başka bir şey gelmiyor. Sen sor, ben cevaplayayım."

Duyduğu her bir kelimeyi teker teker aklına not etti.

Hiçbir şey kaçırmak istemiyordu. Bu yüzden önündeki tabakları kenara iterek yüzbaşının dizine uzandı. Şimdi bakışları gökyüzünde kulakları kocasındaydı.

Ellerini karnında birleştirerek sordu. "Eline fırsat geçseydi ilk ne yapmak isterdin?"

Yüzbaşının gülümseye yakın homurtusunu duydu. Saçlarını okşamaya başlamıştı. "Medeniyetten daha uzakta bir ev inşa ederdim."

Eleanor kahkaha attı. "Hiçliğin ortasında yaşıyoruz zaten." devam etti. "Tamam, şimdi sıra sende. Bir soru sor."

"Eğer birini seçecek olsaydın, hangi kardeşini seçerdin?"

"Aman tanrım! Çok zor sordun!" Eleanor başını kaldırıp kaşlarını çatarak kocasına baktı. O ise yalnızca gülüyordu. Tekrardan dizine yaslanarak düşünmeye başladı. "Eileen." Dedi. "Eileen'i seçerdim. Eudora üçümüz arasında en aklı başında ve sorumluluk sahibi olanı. Kendi başının çaresine bakacaktır ama Eileen'in bir yol göstericiye ihtiyacı var. O yüzden onu seçerdim."

Sessizlik oldu.

"Ne oldu? Neden bir şey söylemedin?"

"İkisini birden seçeceğini düşünmüştüm." Yüzbaşının parmakları saçlarını okşamaya devam ediyordu. "Sanırım içinde biraz da olsa bencillik var. Bu hoşuma gitti."

Öğleye kadar birbirilerine soru sorarak zaman geçirdiler. Eleanor kocası hakkında bilmediği bir çok şey öğrenmişti. Hiçbirini unutmamak için aklından defalarca kez tekrarlamıştı cümleleri. Onun buzdan duvarlarının ardını görmek bir adım daha yakınlaştırmıştı birbirlerine.

Boşalan tabakları sepete koyduktan sonra açık havanın keyfini çıkarmak için biraz yürüyüş yapmaya karar verdiler. Sert rüzgarın sesi saçlarını savuruyor, toprak kokusunu burnuna dolduruyordu. O kadar mutlu hissediyordu ki olmak istediği başka bir yer daha düşünemiyordu. Yerde yabani otların arasında biten papatyaları fark edince dayanamayıp onları toplamaya başladı.

"Annemin vefatından sonra babam bizi sürekli gezmelere çıkarırdı, annemin yokluğunu hissetmeyelim diye. Bizi piknik yapmak için böyle yerlere getirirdi. Ne zaman bir papatya görsem bana onlardan bir taç yapmasını isterdim. Babam da hak geçmesin diye üçümüze birden taç yapardı."

Yüzbaşı yanına çömeldi. "Sana bunlardan bir taç yapmamı ister misin?"

"Nasıl yapılacağını biliyor musun?"

"Hayır ama gösterirsen yaparım."

Eleanor gülümsedi. Topladığı papatyaları kocasına vererek nasıl taç yapılacağını anlatmaya başladı. Yaklaşık on dakika sonra papatyalar harika bir taca dönüştü. Yüzbaşı onu başına takmak için eğilmişti. Sıcaklığı ve kokusu kızın aklını başından alırken hareketsiz kalmak zordu.

Yüzbaşı tacı taktıktan sonra geri çekildi ama yalnızca bir nefes kadar. Bakışları gözleri ve dudakları arasında gidip gelirken onun da en az kendisi kadar istekli olduğunu anlamıştı. Sevişmişlerdi ancak yalnızca bir kez öpüşmüşlerdi. O da düğün günlerinde. Eleanor artık o dudakların tadına bakmak istiyordu.

Ne yazık ki doğa ananın başka planları vardı.

Eleanor ve kocası birbirlerinin dudaklarına ulaşamadan yağmur yağmaya başlamıştı. Gülüştüler. Yüzbaşının onu elinden tutarak ayağa kaldırmasına ve koşarak bir ağacın altına sığınmalarına izin vermişti.

Koştukları için nefes nefese kalmışlar ve hala gülüyorlardı.

Göğüs kafesleri hızla inip kalkarken yavaş yavaş gülümsemeleri soldu. Hava ağırlaştı. Yağmur damlaları bile ağır çekimde iniyordu sanki. Sabırsız bu iki gencin dudakları bir bütün olduğunda tüm dünya onlarla beraber nefesini tutmuştu.

Öpüşmeleri sert değildi. Bir kavuşma, bir kucaklama gibiydi.

Yüzbaşının öpücüğü sonsuzluk vaat ediyordu.

Ve Eleanor o sonsuzluğu sadece kendisi için isteyecek kadar bencildi.

Avuç içleri adamın ensesine götürerek onu kendisine daha çok çekti. Yüzbaşının elleri çoktan beline inmişti bile. Yağmur ve esintiye rağmen sıcaklık cezbediciydi. Daha fazlasını istiyordu. Ensesindeki parmakları boynundan aşağıya gömleğinin düğmelerine indirdi. Farkında bile olmadan kendini ona doğru bastırırken bir düğmeyi açmıştı bile.

Yüzbaşı ellerini tutup onu durdurduğunda yaşadığı hayal kırıklığı bakışlarına ulaşmıştı.

"Ne oldu?"

"Bunu yapmak istediğinden emin misin?"

Eleanor gülümseyerek ona teminat verdi. "Eminim."

"O zaman eve gidiyoruz. Seni toprağın üzerinde becermeyeceğim." Yüzbaşı onu elinden tutup ağacın koruyucu yapraklarının altından çıkardığında Eleanor şaşırmıştı.

"Yağmurun durmasını beklemeyecek miyiz?"

"Artık bekleyemem."

Yüzbaşı durmamıştı bile. Eleanor utandı ama sözleri hoşuna gitmişti. Gülümsedi ve kocasının onu aceleyle götürmesine izin verdi. Önce örtüyü ve sepeti alıp yağmurda evlerinin yolunu tuttular. Eve vardıklarındaysa Eleanor hala gülüyordu. Yüzbaşının yüzündeki ciddiyete rağmen hem de. Onu tuttuğu gibi doğruca yatak odalarına götürmüştü. Eleanor sorgusuz sualsiz yatağa uzandığında o da üzerine eğilmişti.

"Son kez soruyorum, emin misin? Daha yeni yaptığımız için canın acıyacak."

"Acıtma o halde." Avucunu yanağına götürüp okşadı. "Bana nasıl nazik olabileceğini göster."

Gözlerindeki karanlık sözlerini bir emir olarak aldığına işaretti. Hiç beklemeden dudaklarının üzerine kapanmış az öncekinin aksine sert bir şekilde öpmeye başlamıştı. Alt dudağına dişlerini geçirdiğinde inlemesine engel olamadı. İri elleri üzerinde gezintiye çıkmış aklını kaybetmesine neden oluyordu.

Üzerlerine yük olan kıyafetlerden kurtulduklarında kollarını kocasının geniş sırtına sardı Eleanor. Yüzbaşı aletini girişine dayamıştı bile. Dudaklarını öperek boynuna eğildi. Kulağına fısıldadı.

"O kadar yavaş olacağım ki hızlanmam için yalvaracaksın."

Yüzbaşı tam da dediği gibi yavaşça içine girmişti. Haklıydı, yeni yaptıkları için acısı hala tazeydi. İçinde hareket etmeye başlayana kadar aylar geçmişti sanki. Canı yanıyordu ve canının yanmasından ayrı zevk alıyordu. Yüzbaşının hareketleri o kadar yavaştı ki insanı delirten cinstendi. Dayanamayıp tırnaklarını sırtına geçirdi.

"Lütfen!"

"Lütfen ne, Eleanor?"

"D- daha fazla."

Yüzbaşının hareketleri artık ilk seferinden bile hızlıydı. Zevk artmıştı, kat ve kat. Dışarıda yağan yağmurun damlaları pencereye vuruyor, nefeslerinin ve birbirine çarpan ten seslerinin arasına karışıyordu. Eleanor geldiğinde yüzbaşı da içinden çıkıp yatağa boşalmıştı. Dudaklarına bir öpücük koydu. Bir kez daha.

"Nazik olamadığımı görmüş oldun."

Bu sözlerine rağmen onu küvette yıkamış, saçlarını kurutarak örmüştü. Kendisi ne derse desindi. Yüzbaşı, Eleanor'un tanıdığı en nazik adamdı.

Şimdi yatakta kocasının göğsünde uzanıyordu. Onunla geçirdiği her anı gittikçe güzelleşiyordu. Onun kolları arasında uzanırken düşünmek istediği çok az şey vardı. Ancak bu konuşmayı daha fazla erteleyemezdi.

"O günü konuşmak zorundayız."

"Hayır değiliz."

"Evet, zorundayız. Beni dinlemek zorundasın çünkü bir daha cesaretimi toplayabileceğimi düşünmüyorum."

Bir cevap gelmedi. Bu konudan kaçamayacaklarını o da biliyor diye düşündü Eleanor. Uzun bir soluk alıp anlatmaya başladı.

"Siz gittikten sonra hayvanları beslemek için ahıra girmiştim. Arkam dönüktü ve geldiğini hiç duymadım. Elleri belimin iki yanındaydı. Sen olmadığını anlayınca geri çekildim hemen. Beni beğendiğini, bir- bir kereliğine bana sahip olmak istediğini söyledi. Oradan kaçtım ama peşimden geliyordu. Ben daha dış kapıyı kilitleyemeden açmıştı. Can havliyle kendimi odaya attım. Aklımda senin silahını almak vardı. Bir önceki hafta temizlik yaparken görmüştüm. Ben yalnızca onu korkutmak istedim. Başka bir niyetim yoktu. Onu silahla korkutarak bahçeye kadar indirdim. Bir şekilde silahı elimden düşürmeyi başardı ve kendimi yerde buldum... " Artık ağlıyordu. "Ben direndim. Yemin ederim direndim ama o güçlüydü. Sen geldiğinde sana da bir şey yapacak diye çok korktum. Ben... Ben sana bir şey olacak diye çok korktum."

Yüzbaşının çenesi başının üstünde, elleri sırtını okşuyordu. Onun narin dokunuşları ben yanındayım diyordu ve Eleanor'un ihtiyacı olan şey de buydu.

"Buradayım bak, yanındayım."

Ve Eleanor bunun için ona minnettardı. Ya gelmeseydi diyordu içinden. Gelmeseydi ona ne olurdu?

Bunu düşünmek istemiyordu artık. Kocası yanındaydı ve bundan daha önemli hiçbir şey yoktu. Onun kolları arasında uzanırken aklındaki kötü düşünceleri def edip uykuya daldı.

Ertesi sabah kapı çaldığında kahvaltı masasında sohbet ediyorlardı. Yüzbaşı onu durdurarak kendisi gitmişti kapıyı açmaya. Hemen gelmeyince merak edip peşinden gitti. Kocasının iri gövdesini kenara çekildiği an ancak görmüştü küçük kardeşini.

"Eileen?"

"Abla."

Kız kardeşi eşikten geçerek ona sarıldığında Eleanor şaşırdı. Onu iyi tanıyordu ve kesinlikle bir sorun vardı.

"Senin ne işin var burada? Neden yalnızsın?" Kardeşi kollarının arasından çekerek yüzüne baktı ama o yalnızca yere bakıyordu. Kesinlikle bir sorun vardı.

"Önce içeri geçin. Eileen yorulmuş olmalı."

Eleanor kocasına minnettar dolu bakışlar atarken kolunu kız kardeşinin omuzuna koyarak onu oturma odasına götürdü. Yüzbaşı onlara mahremiyet tanıyarak mutfakta kalmış bulaşıkları topluyordu. Sesini duyabiliyordu.

"Seni hiç iyi görmedim Eileen. Bir refakatçin olmadan yalnız başına gelmişsin. Bir sorun olduğu belli. Söyle lütfen, seni rahatsız eden ne?"

Eileen başını iki yana salladı. Hala ablasına bakmamakta ısrar ediyordu. "Konuşmak istemiyorum. Sadece biraz burada kalabilir miyim?"

"Tabi ki de kalabilirsin." Kardeşinin saçlarını okşadı. "İyi olduğundan emin misin? Senin için endişeleniyorum."

"Ben iyiyim." İç çekti. "Sadece... İyiyim."

Ne söylerse söylesin, kardeşi iyi değildi. Bunu yüzüne bakan herkes anlayabilirdi. Sesi bile cansız çıkıyordu, nasıl iyi olabilirdi ki? Sorunun ne olduğunu bilmiyordu ama önemli bir şey olmalıydı. Eileen biraz sakinleşip kendine geldiğinde neler olduğunu anlatırdı zaten, bu yüzden üzerine gitmedi.

Onu boş misafir odasına çıkartıp dinlenmesi için yalnız bıraktı. Aşağıya indiğinde yüzbaşı onu bekliyordu.

"Bir şey söyledi mi?"

"Hayır. Bir şey olduğu belli. Kardeşimi tanıyorum, biraz zaman geçsin ne olduğunu kendi anlatır."

Yüzbaşı elini beline götürerek onu kendine çekti ve alnını bir öpücük bıraktı. "Endişe etme."

O söyleyene kadar desteğine bu kadar ihtiyacı olduğunu bilmiyordu. Ona sarılmak istedi ancak kapı bir kez daha çalmıştı. İkisi aynı anda başlarını kapıya çevirdiler.

"Bugün kabul günümüz herhalde."

Yüzbaşı kapıya bakmak için ayrıldığında Eleanor da peşinden gitti. Gelen Bay Robinson'du. Onu o kötü günden beri görmemişti.

"Robinson? Ne işin var senin burada?"

"Herkese karşı genel tavrın olan bu kabalığını üzerime alınmıyorum Stanford." Adam elleri cebinde yüzbaşının yanından geçerek içeriye girdi. "Arkadaşımı ziyarete geldim. Gelemez miyim yoksa?"

Arkadaş mı?

Yüzbaşı daha dün hiç arkadaşım yok demişti. Aralarında nasıl bir arkadaşlık söz konusu olabilirdi ki?

"Bayan Stanford." Bay Robinson Eleanor'un önünde durdu. Eline uzanıp tersine bir öpücük koyacak kadar nezaket sahibiydi. "Bugün harika görünüyorsunuz."

"Teşekkürler Bay Robinson."

"Ricam etsem bir fincan kahve alabilir miyim? Esmer şekerli."

Eleanor yüzbaşıya baktı. Ancak o onayladıktan sonra mutfağa gitmişti. İki tane fincan çıkartıp sütü ocağa koydu. Kocası şekersiz içerdi kahvesini. Ayrı ayrı yaptığı iki kahveyi fincanlara boşalttıktan sonra bir tepsiye koyarak mutfaktan çıktı. Oturma odasına gidememişti çünkü gördüğü manzara onun duraksamasına neden olmuştu.

Merdivenlerin ortasında duran küçük kız kardeşi, merdivenlerin sonundaki Bay Robinson ile bakışıyordu.

Aşk romanlarındaki gibi bir an yaşıyorlardı sanki.

Eleanor sevindi ama sevinci pek sürmedi. Bay Robinson'un hemen arkasında duran kocası, bakışlarıyla adamın sırtında delikler açıyordu. Sahte bir öksürük sesiyle onları bu hülyalı andan çıkardı.

"Eileen?" Küçük kız kardeşi ablasına baktı. "Neden ayaktasın? Yatıyor olman gerekiyordu."

"Su almak için indim."

"Sen yukarı çık, ablan getirir suyunu."

Eleanor kocasının sesindeki bu kıskanç tonu çok beğenmişti. Bay Robinson'u içeriye götürürken Eileen de merdivenleri çıkıyordu. İkisinin tekrardan birbirilerine bakmalarını gözden kaçırmamıştı elbette.

Kahveleri servis ettikten sonra bir bardak su ile kız kardeşinin yanına çıktı. Kapıyı ardından kapatır kapatmaz sordu.

"Az önceki olanlar da neydi öyle?"

"H- hiçbir şey!"

"Eileen?" Yatakta yanına kıvrıldı. "Kız kardeşimi tanımıyor muşum gibi konuşuyorsun?"

"Yemin ederim, hiçbir şey değildi."

Küçük kız kardeşini daha fazla utandırmak istemedi Eleanor. Belli ki bir şey söylemeyecekti. "Peki o zaman. Bana neden refakatçisiz bir şekilde buraya geldiğini söyle. Burada olduğundan haberleri var değil mi?"

"Var." dedi iç çekerek. "Babam ve babaannem evlenmem konusunda ısrarcı olmaya başladılar... Bir adamdan bahsettiler, varlıklı bir aileden geliyormuş. Eğer gelecek sene hala bekar kalırsa beni onunla evlendirmeyi planlıyorlar. Bunu istemiyorum abla, evlenmek istemiyorum. Bu şekilde değil."

Onu gelecek sene değil de bu seneki sezona hazırlamak istediğinden bahsetmeyi düşünmedi bile.

"Peki nasıl evlenmeyi düşünüyorsun?"

"Görücü usulü değil, aşk evliliği yapmak istiyorum." Gözleri ışıldıyordu. "Kitaplarda okuduğum o aşklardan istiyorum. Beni yakıp kavuran, geceleri uyutmayan, heyecandan iştahımı kesen, karnımda kelebekler uçuşturan bir aşk istiyorum... Ben aşık olduğum adamla evlenmek istiyorum."

Ona, aşkın yalnızca okuduğu o kitaplarda olduğunu, gerçek hayatta sadece bir yanılgıdan ibaret olduğunu söyleyerek hayallerini yıkmak istemedi. Bunun yerine daha ılımlı davranarak ona görücü usulü evliliğin normal olduğunu açıklamaya karar verdi.

"Dışarı çıkmak ister misin?"

Eileen başını salladığında onu yataktan kaldırdı. Eleanor eldivenlerini ve şapkasını aldıktan sonra birlikte aşağıya indiler. Yüzbaşıya gideceklerini haber vermek için oturma odasına girdi.

"Eileen'i kasabaya indiriyorum."

"Ben de sizinle geleyim." Yüzbaşı ayağa kalktı. "Bay Robinson'da kalkıyordu zaten."

"Tesadüfe bakın. Benim de kasabada işlerim vardı. Size eşlik etmemde bir sakınca yoktur umarım?" dedi Bay Robinson, gülümseyerek.

Eleanor yüzbaşı ile göz göze geldi. Adamın niyeti açıkça belliydi artık. Yüzbaşı isteksiz bir baş işaretiyle onaylayınca dördü birden evden ayrılıp kasabaya indiler. Eleanor kardeşinin koluna girmiş önden yürürken kocası ve Bay Robinson da arkalarından geliyorlardı. Sahil kenarından ilerleyerek kasabayı turlamaya başladılar.

"Abla?"

"Hm?"

"Şey... Eniştemin yanındaki adam da kim?"

Eleanor güldü. Biraz daha sormasaydı meraktan öldüğünü sanacaktı. "Matthew Robinson. Baron'un oğlu. Yakışıklı, genç, bekar."

Özellikle son kelimesinin altını çizdi.

"Neden sormuştun canım kardeşim?"

"H- hiç. Hiç, öylesine."

Eleanor kız kardeşinin yanaklarının utançtan kızarmasını seyretti. Görünüşe bakılırsa Bay Robinson'dan etkilenmişti. Kardeşinin mutlu olmasını çok isterdi ancak ailesinin görüşünü de almalıydı.

Yürüyüşe devam ederken karşıdan koşarak gelmekte olan arkadaşını tanıdı. Aceleyle ve telaşla nereye gidiyor olabilirdi ki?

"Bea?" diyerek ona seslendi.

Beatrice onu görünce ifadesi gözle görülür bir şekilde yumuşamıştı. Onlara doğru koştu.

"Ne oldu? Nereye gidiyorsun böyle telaşla?"

"Eudora." Dedi nefes nefese. "Doğumu başladı!"

Bölüm Sonu!

Amanın da aman! Yeni bölümde minnoş bebeğimiz mi doğuyormuş? Hadi kız mı erkek mi tahmin edin.

Robinson'la Eileen'i yapma planlarım vardı, geçen bölümde ifşa gibi bir şey oldu. Onlarınkisi yumuşak, inişli çıkışlı ve birazda dramatik olacak. Haberiniz ola.

Bu arada benim bebeklerim ellerini birbirlerinin üzerlerinden çekemez olmuş ya. Kızışmış tavşan gibiler hxfugeufhg (Daha ne gördük ki???) Bu hiçbir şey ;)

Bölüm sonu

1 yorum