Yüzbaşı onu gecenin karanlığında evlerine getirdiğinde haftalardır ilk defa kendini bu kadar mutlu hissediyordu. Şimdi aynı yatağın içinde uzanırken yalnızca serçe parmakları arasındaki mesafe kadar uzaklardı birbirlerine. Ancak o mesafe bile aralarındaki sıcaklığı örtmeye yetmiyordu.
Haber vermeden gelip yüreğinde yer edinmeye çalışan kır yeşili gözler yüzünün her santimini incelerken onlara bakmayı ne kadar çok sevdiğini fark etti. Sandığından daha çok yer edinmeye başlamışlardı yüreğinde.
"Beni kendinden uzaklaştırmaya çalıştığını düşünmüştüm."
Yüzbaşının gözleri şaşkınlıkla aralandı.
"Seni kendimden uzaklaştırmak mı?" İri parmakları yüzüne düşen saçları geriye çekerek yanaklarını okşadı. "O güzel aklın neler düşünüyor böyle."
Parmakları bir kez daha uzanıp gerdanına ve omuzuna dökülen saçları geriye çekti. Artık kolunu okşuyordu. Parmaklarının uçları aşağı yukarı hareket ederken Eleanor, kocasının bu sürekli dokunma ihtiyacını severek kabulleniyordu.
"Böyle düşünmene sebep olduğum için üzgünüm. Amacım seni kendimden uzaklaştırmak değildi. Daha önce de dediğim gibi ailenin yanında olmak isteyeceğini düşünmüştüm... Herkesin acıyla baş etme yöntemi farklıdır. Kimisi sadece ağlar, kimisi içine kapanır. Kimi yalnızca uyur. Ben düşünmemek için kendimi meşgul edecek şeyler yaparım. Bilmiyorum, o anda aklıma en mantıklı şey buymuş gibi gelmişti."
Bunları duyduktan sonra artık eskisi kadar kızgın değildi. Ancak aklına o günün anılarının gelmesine engel olamadı. Bunu şimdiye dek yalnızca Beatrice ile paylamıştı şimdi yüzbaşıya da anlatacaktı.
"Hayvanları beslemek için ahıra girmiştim-"
"Hayır, anlatma. Şimdi bunları konuşarak bu güzel anın mahvolmasını istemiyorum." Kolunu beline atarak kızı göğsüne çekti. Eleanor adamın gövdesine sıkıca sarıldı. "Başka bir şey konuşalım."
Düşündü. Yüzbaşının sürekli sorduğu o şeyin arkasındaki hikayeyi anlatmaya başladı.
"7 yaşındaydım. Küçüktüm ama hala hatırlıyorum. Atlarla ilgili bir hikaye kitabım vardı, bana annem hediye etmişti. Geceleri onu dinleyerek uyurdum. Okumadığında ise diretir asla uyamazdım. Bir gün gerçek atları göreceğimi söylediğimde beni bir çiftliğe götürdüler. Rengi bembeyaz, upuzun yeleleri vardı. Görür görmez ona binmek istedim. Rüyam gerçekleşmiş gibiydi. Rüzgarı delip geçerken uçtuğumu sanıyordum, nerede olduğumu daha sonradan fark ettim. Kaybolmuştum. Ne yapacağımı bilmeden ağlıyordum. Sonra at beni sırtından attı. Kolumu kırmıştım ve bir daha ata binmeyeceğime yemin etmiştim."
"Bu yüzden mi Rodhey'e binmemekte ısrar ediyordun?"
Başını iki yana salladı. "O gün ayrıca annemin hasta olduğunu öğrendiğimiz gündü. Eve döndüğümüzde annem bayılmıştı. Babam annemin hastalandığını söylediğinde bunun benim yüzümden olduğunu düşünmüştüm. Eğer ısrar etmeseydim beni çiftliğe götürmeyecekti ve at beni kaçırdığı için perişan olmayacaktı."
"Annenin hasta olması senin suçun değildi."
Veya ölmesi...
"Bunu artık biliyorum." Bir iç çekti. "Bu yüzden atlardan hep uzak durdum."
"Atlarla olan anılarını iyileştirmemi ister misin?"
Eleanor başını kaldırarak kocasına baktı. Eski alışkanlıklarını değiştirme vakti gelmişti ve bunu onunla birlikte yapmayı çok istiyordu. Başını sallayarak onu onayladığında tekrardan göğsüne yattı.
Yüzbaşının göğsü, hiçbir şey düşünmek zorunda kalmadığı bir sığınak gibiydi. Onu zihnini yiyip bitiren endişelerden, en derinlere sakladığı karanlık düşüncelerden ve daha adını bile bilmediği o duygulardan koruyordu.
Sığınağını geç bulmuştu ama asla kaybetmeyeceğinden emin olacaktı.
Ertesi gün öğleden sonra yüzbaşı bahçesi ile ilgilenirken Eleanor, yeni öğrendiği pasta ve kurabiye tariflerini denemişti. Masayı üzerinde yer kalmayana kadar donattıktan sonra küvet için suları ısıtmaya başladı.
Bugün o gündü. Dün gece yatmadan önce çok düşünmüş ve sonunda bir karara varmıştı. Aslında bunu Beatrice ile sahile kadar yürüdükleri o günden beri düşünüyordu. Ve artık zamanı gelmişti.
Korkuyordu. Ablası ve arkadaşının anlattığı şeyler kafasında sürekli tekrar edip duruyorken ne yapacağını az çok biliyordu ama nasıl olacağı hakkında hiçbir fikri yoktu. Tek bildiği kararından vazgeçmeyeceğiydi.
Küveti doldurduktan sonra dolaptan çıkarttığı havlu ve temiz kıyafetleri berjerin üzerine bıraktı ve kocasını beklemeye başladı. Yukarı çıkmadan önce pencereden yüzbaşının işini bitirdiğini ve toplandığını görmüştü, yani neredeyse burada olacaktı.
Ve işte, gelmişti.
Sesli bir iç çekti.
Onu gördüğü anda tüm o korku ve endişe bir anda kaybolmuş gibiydi.
Yüzbaşı yorgun olduğundan karşısında heyecandan titreyen karısını fark edememişti. Odaya girer girmez gömleğinin bileklerindeki düğmeleri çözmeye başlamışken kenarda duran dolu küveti fark etti. Kaşları şaşkınlıkla havalanmıştı. Eleanor'u gördü.
"Küveti benim için mi hazırladın?"
Eleanor başını iki yana salladı.
Yüzündeki tebessümü eksik etmeden ona doğru yaklaştığında yüzbaşının şaşkın bakışları ona daha çok özgüven vermişti. Büyük bir cesaretle söyledi.
"İkimiz için hazırladım."
Heyecanının parmakları üzerindeki etkisini görmezden gelerek adamın gömleğinin düğmelerini açmaya başladı. Yüzbaşının bakışlarının üzerinde olduğunun farkındaydı. Utanıyordu, bu yüzden başını kaldırmadan işine devam etti.
Düğmeleri açmayı tamamladığında arkasına geçerek gömleği omuzlarından tutup indirdi. Yüzbaşının geniş, göz alıcı çıplak sırtı gözlerinin önündeydi artık. Parmaklarının ucunu esmer tenine değdirdiğinde nasıl kasıldığını şahit olmuştu. Buradan sonra geri dönemezdi. Eğilerek dudaklarını tenine bastırdı. Yüzbaşının bedeni kaskatı kesilmişti. Sesli iç çekişini duyduğuna yemin edebilirdi.
Durmadı. Dudaklarını adamın her bir yara izinin üzerine götürüp usul usul öptü onları.
Çok fazla iz vardı. Tek bir tanesini bile atlamadan öptü, şifa verir gibi.
Sırtını öpmeyi bitirdiğinde ön tarafına geçti. Yüzbaşının yüzüne bakmaktan çekiniyordu. Başını kaldırmadan eğildi ve göğsünden karnına kadar olan her bir izi öperek iyileştirdi.
Yüzbaşının onu gözlerini kaçırmadan izlediğini iyi biliyordu. Avuç içlerini omuzlarına yerleştirerek başını kaldırıp ona baktı. Kır yeşili gözlerine gece çökmüştü. Onu karanlığına hapsetmek istermiş gibi bakıyordu. Bu Eleanor'u korkutmadı, aksine cesaretlendirdi. Yüzündeki izi kaşından başlayarak, göz kapağına, elmacık kemiğine ve sakallı çenesine kadar öpmüştü.
Ona her dokunduğunda canını yakan ateş bu defa yakamayacaktı. Çünkü bugün o ateş bu iki bedende bir olacaktı.
Yatağa götürmek için elini tuttuğunda yüzbaşı onu durdurmuştu. Bakışlarında onu sorgulayan bir ifade vardı. Eleanor gülümsedi ve onu yatağa götürdü. Sırt üstü uzanmasını sağladıktan sonra kalçalarının üzerine oturdu.
Bunu yapmayı Beatrice'ten öğrenmişti. Erkeğe göre ilişki sırasında kadının baskın olması çok ateşliymiş. Karşı tarafın harekete geçmesini beklemektense ilk adımı atmanın her zaman artı bir getiri olduğunu da söylemişti. Kulağına yer edinen arkadaşının sözlerini uygulamaya devam etti.
Avuç içlerini adamın karnına bastırarak hissettiği sertliğin üzerinde sürtünmeye başladı.
"Ahh." Yüzbaşı inledi.
Eleanor bir erkeğin de inleyebileceğine ilk defa şahit oluyordu. Bir kez daha sürtündü. Yüzbaşı ellerini kalçalarına götürüp sıkmıştı. Bu sefer inleme sırası ondaydı. Yavaş yavaş sürtünmeye devam ederken aldığı zevk çok hoşuna gidiyordu.
Nasıl olduğunu anlamadan bir anda kendine yüzbaşının altında bulmuştu.
"Dikkat et ay çiçeğim, bunun geri dönüşü olmayacak."
"Olmasın." Sertliği kasıklarına yaslıyken başka bir şey düşünemiyordu. Utanarak bakışlarını kaçırdı. "Sadece, bu benim ilk seferim..."
"Çok acımayacak, söz veriyorum." Dedi yanağını okşarken. Eleanor ona güveniyordu. Yanağının üzerindeki elini tuttu ve kendini tamamen ona bıraktı.
Yüzbaşı önce boynundan başlamıştı. Öpüp koklarken elleri, kızın önden bağladığı korsesinin iplerini çözüyordu. Eleanor bugün çıkarması kolay olsun diye bilerek ince giyinmişti. Yüzbaşının onu ne kadar kolay çıkarttığını görünce iyi ki de ince giymişim dedi içinden.
Korse yeri boylayınca incecik geceliği eteklerinden kaldırılarak çıkartılmış ve korsenin yanını almıştı. Şimdi üzerinde yalnızca çorapları vardı. Daha önce hiçbir erkeğin önünde anadan ürüyen kalmamıştı. Bunu kocasına yapmak içindeki arzu dolu kadını uyandırmış gibiydi.
Yüzbaşının bakışlarının göğüslerinden kadınlığına kadar oyalanarak inmesini izledi.
"Ne kadar da kabasınız yüzbaşım. Gözlerinizi kaçırmadan bakıyorsunuz."
Yüzbaşı sinsince güldü. Gözlerindeki şehveti yakalayabilmişti Eleanor.
"Benim olana bakıyorum."
Büyük bir açlıkla göğsünü yemeye başlamadan önce söylediği son şey buydu. Emiyor, emdiği yerleri yalıyordu. Hareketleri sert değildi. Özellikle geçen seferkinden sonra onu çıldırtmak için bilerek yavaş hareket ediyor gibiydi sanki.
Yüzbaşı bir göğsünü emip diğerini sıkıyordu. Boşta kalan eli kadınlığına uzandığında yanındaki çarşafları sıktı.
"Mhh!"
"Benim için ıslanmışsın."
Parmakları ıslaklığı aşağı yukarı yayarken dudakları işini yapmaya devam ediyordu. Eleanor'un nefesleri hızlanırken inledi.
"Dayanamıyorum. Lütfen bir şey yap."
Yüzbaşının geri çekilmesini izledi. Pantolonunu ve iç çamaşırı çıkarıp karşısında çırılçıplak kalmıştı. Aman tanrım! O gerçekten büyüktü. Sahildeki kızların ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyordu. İri adamın şeyi de iri olur.
Parmakları kalın aletini birkaç kez sıvazlayınca Eleanor yutkundu. Onu kadınlığının girişinde hissetmek korkması neden olmuştu. Yüzbaşı kendini sıkmaması gerektiğine dair sözler fısıldıyordu kulağına. Sesi sakinleştiriciydi. En az boynunda ve belindeki dokunuşu kadar.
İçine girdiği an bir çığlık kopardı dudaklarından.
"Eleanor bana bak."
Sıkı sıkı yumduğu gözlerini açtı. Yüzbaşı üzerine eğilmişti. Kollarını adamın geniş gövdesine sarmalayıp yüzünü omuzuna gömdü. Sedir kokusunu ciğerlerine çekerken acıyı görmezden gelmeye çalışıyordu.
Yüzbaşı içinde hareket etmeye başladı. Hareketleri yavaş yavaş hızlanırken acının yanında bahsettikleri o zevkin tadını damarlarında hissetmişti. Yüzbaşı içinde girip çıkarken onu kendine daha çok çekti. Canı yanıyordu ama aldığı zevk çok güzeldi.
Sınıra ulaşmıştı. Yüzbaşı girip çıkmaya devam ederken Eleanor'un içinde volkanlar patlıyordu. Vücudu kasılıp titrerken yüzbaşı içinden çıkmış, hemen yanına yatağa boşalmıştı. İkisinin de göğsü hızla inip kalkıyor, nefesleri birleşiyordu.
"İyi misin?" diye sordu yüzbaşı, avuç içi yanağına yaslıydı.
"İyiyim."
Eleanor'un gözleri yavaş yavaş kapanırken uyanık kalmakta zorlanıyordu. Bedeninin yataktan ayrılmasını ve ılık suyun içine konulmasını hayal meyal hatırlıyordu. Tek hatırladığı şey toprağa bulanmış sedir kokusu ve kulağına fısıldanan sevgi sözcükleriydi.
*
Declan bir insanın hayat boyunca bu kadar mutluluğa ulaşabileceğini sanmıyordu. Ta ki bugüne dek. Hemen şuracıkta yığılıp kalmamak ve mutluluktan da ölünebileceğini ispatlamamak için zor duruyordu.
Eleanor, onun kıymetlisi, ruhuna düğümlü küçük kadını... Bugün ona dünyaları vermişti.
Daha dudaklarını değdirdiği an anlamıştı tenindeki izleri öptüğünü. Her birinin ayrı hikayesi olan, bedeniyle bütünleşmiş olan o izleri... Vatanını korurken kazandığı o izleri gururla taşımak istiyordu ancak onları nasıl kazandığını unutamıyordu. Eleanor'un o izleri öpmesi, anılarını biraz olsun hafifletmeyi başarmıştı.
Elinden tutup onu yatağa yatırırken karısının bu dominant yönünü ilk defa görmüştü. Ve gördüğü gibi de aşık olmuştu, tıpkı her bir yönüne aşık olduğu gibi. Bunun geri dönüşü olmadığını söylediğinde yüzündeki gülüşü ömre bedeldi. Bin defa düşünse Eleanor'un bunu kabul edeceğini asla düşünmezdi. Hem de bile isteye. Değişen ne bilmiyordu ama o istediği sürece her şeyi yapmakla mükellefti.
Tanrım... Süt gibi beyaz teni, pespembe tomurcukları, şelale misali ıslaklığı... Hayatında bundan daha güzel bir görüntüye rastlamamıştı. İçine her girip çıktığında inlemeleri aklını başından almıştı.
Yorgunluktan uyuya kalması... Sanırım en çok bu görüntüyü sevmişti. Uzun süre aklından çıkartabileceğini de sanmıyordu.
Karısının narin bedenini yıkadıktan sonra onu küvetten çıkartarak üzerini kuruladı ve hali hazırda duran kıyafetlerini giydirerek berjere oturttu. O uyurken kirlenmiş çarşafların yerini yenileriyle değiştirdi. Karısını yerine yatırıp üzerini örttükten sonra hemen yanına uzandı.
Sarı saçları yastığına dökülmüşken o kadar güzel görünüyordu ki onu her gün izleyebilirdi.
Nefes alışverişlerini izlerken evli olmalarını düşündü. Hiç aklında yokken bir anda gerçekleşen düğünleri... Bunlar tanrının birer oyunuydu ve şüphesiz tanrı çok iyi bir oyuncuydu. Eleanor'a sahip olduğu için binlerce kez şükür etse bile yine de az gelirdi.
Parmaklarının tersiyle yanağını okşadı.
"Seni çok seviyorum, ay çiçeğim. Gözümden sakınacak kadar çok." Uzanıp alnını öptü. "Umarım yarın sabah uyandığında bu yaptığımız şey yüzünden pişman olmazsın."
Gözlerini kapattı ve kendini uykuya bıraktı.
*
Sabah Eleanor'u uyandıran şey yüzüne düşen güneş ışığı ve kasıklarındaki ağrıydı. Dün geceye ait anılar birer birer geri gelirken utandı. Bundan neden korktuğunu bilmiyordu çünkü dün gece hayatının en güzel zamanlarından birini geçirmişti.
Arkasını dönerek ona yıldızları bahşeden adama baktı. Uyurken hiç olmadığı kadar huzurlu görünüyordu.
Gülümseyerek yanağına bir buse bırakıp yataktan kalktı. Üzerinde dün kenara bıraktığı temiz geceliği vardı. Yüzbaşı giydirmiş olmalıydı. Geceliğin üzerinden yeni ve pahalıya aldığı toz pembe renkli elbisesini giydi. Dalgalı saçlarını tarayıp iki tutamını arkasında bağlayarak kalanını açık bıraktı. Yanaklarını allıkla süsledikten sonra odadan çıkarak mutfağa indi. Dün hazırladığı yiyecekleri özenle paketlemeye başladığı sırada yüzbaşı mutfağa inmişti.
"Günaydın." dedi gülümseyerek.
Üzerinde pantolonundan başka bir şey yoktu ve çıplak vücudu tamamen ortaydaydı. Uykudan yeni uyanmış haliyle tahrik edici görünüyordu. Kızaran yanaklarını görmemesi için işini yapmaya devam etti.
"Eleanor?"
"Hm?"
Yüzbaşı onu dirseğinden tuttuğunda ona bakmak zorunda kaldı. Bakışlarında farklı bir şeyler vardı. Üzgün müydü yoksa?
"Dün... Dün için pişman mısın?"
Başını eğdi. "Değilim."
Yüzbaşının parmakları çenesine uzanıp başını kaldırdı. Eleanor az önce kocasının yüzündeki ifadenin kaybolduğunu fark etti.
"Ağrın var mı?"
"Biraz."
Yüzbaşı alnına bir öpücük koyarak tezgahın başına geçmişti. Eleanor hemen yanında bitti. "Ne yapıyorsun?"
"Çay yapıyorum. Ağrını hafifletecektir."
Yüzbaşı raftan kavanozları indirirken Eleanor da işini yapmaya geri döndü. Tüm yiyecekleri saklama kaplarına koyduktan sonra dolabın üzerinde duran piknik sepetini indirip masanın üzerine bıraktı.
"Bir yere mi gidiyorsun?"
"Hm hm." Eleanor gülümseyerek başını salladı. "Piknik yapmaya gidiyoruz. İkimiz."
Yüzbaşının tek kaşı şaşkınlıkla havalandı. Bir elini beline yerleştirerek sordu. "Öyle mi? Bundan şeyin haberi var mı? Benim."
"Alay etme lütfen Huysuz Yüzbaşı. Kahvaltıyı açık havada yaparız diye düşünmüştüm. Kötü mü etmiştim?"
"İyi yapmışsın." Yaptığı çayı bir fincana koyduktan sonra karısına uzattı. "Önce şunu iç, sonra gideriz."
Eleanor tadını beğenmediği halde tek dikişte içmişti çayı. Beatrice'in sözleri aklında dönüp duruyordu. Bugünden itibaren evlendiği adamı tanımaya çalışacaktı. Belki... Onu sevmeyi deneyebilirdi bile.
Yüzbaşı yukarı çıkıp üzerini değiştirdikten sonra evden çıkmışlardı. O ahıra girip Rodhey'i çıkarırken Eleanor bekledi. Yüzbaşı önceki gün atlarla olan anılarını iyileştirmeyi teklif ettiğinde kabul etmişti. Şimdi sözünü yerine getirme zamanıydı.
Yüzbaşı, Rodhey'nin üzerinde ahırdan çıkınca Eleanor sesli bir iç çekti. Öylesine heybetli görünüyordu ki içinde bir şeylerin eridiğine emindi. Daha önce onun bir adamı nasıl fark edememişti acaba?
Onu düşüncelerinin arasından çekip çıkartan yüzbaşının uzattığı eline baktı. Göğsü hızla çarpıyordu. Atlarla olan o kötü anısını bilen çok az insan vardı. Bu hikayeyi ona anlatmasının nedeni ona gerçekten güvenmesiydi. Eğer güvenini bu şekilde kanıtlaması gerekiyorsa pekala yapacaktı.
Uzattığı elini tuttu ve onu arkasına oturtmasına izin verdi. Kollarını beline sararak başını sırtına yasladı. Sedir kokusu ciğerlerine işlerken yolculuğunun keyfini çıkarmaya çalıştı.
Bölüm Sonu!
Declan ve Eleanor'un huzur dolu bir bölümünü yazmak bana zulüm geldi. İlla kaos illa drama! uhsdcdgy
Hadi yine iyisiniz köftehorlar, smut dolu bölümü kaptınız. Bundan sonra iki bölüm de bir gelir.... dermişim. Keyfime bağlı smut durumları sdfgıygyt
