Eğlence ve biraz da kıskançlık dolu bir öğle sonrasının ardından Eleanor ve yüzbaşı, ellerindeki boş sepetlerle evlerinin olduğu tepeyi çıkıyorlardı. Çok yorulmuştu ancak yüzbaşı ben demiştim demesin diye ağzını açıp tek bir kelime söyleyemiyordu.
Bugün yüzbaşının onun için yaptıklarına çok minnettardı. Dost görünümlü düşmanlarının ağzına laf vermemişti. Gerçi uzun süre konuşulacaklarını biliyordu ancak kıskançlıktandı. Bugün kızlar belli etmemeye çalışsalar da -özellikle Charlotte- Yüzbaşı ile arasındaki ilişkiyi kıskanmış, imrenerek bakmışlardı.
Yüzbaşı ile arasında ki ilişki...
"Bugün için teşekkür ederim." dedi, yürümeye devam ederken. "Bu tür etkinliklerden pek haz etmediğini biliyorum ve sırf beni kırmamak için geldiğini de. Demek istediğim, diğerleriyle oyunlar oynadın, kızların kıskançlıktan çatlamalarına izin verdin... Tüm bunları yapmak zorunda değildin."
Eleanor başını kaldırarak yüzbaşıya baktı. Sözlerinin dürüstlüğünü görmesini istiyordu.
"Bugünden keyif aldın mı?"
"Evet."
"O zaman gerisi önemli değil."
Kelebeklerin kanatları kalbine çarpmış gibi hissediyordu. Gülümsedi. Yüzbaşı da ona gülümsüyordu. İşte o an, evlendiklerinden beri aralarında ilk defa bir şeyler değişmişti. Daha güzel şeyler...
Yürümeye devam ettiler. Hava güneşliydi ve Eleanor yüzbaşı ile yürümenin ne kadar hoşuna gittiğini öğreniyordu.
"Eileen'in bu sezona katılamayacağını bana neden söylemedin?" Yüzbaşı sessizliği bozduğunda genç kız şaşırdı. Neden bilmek istiyordu ki?
"Bir önemi olmayacağını düşündüm."
"Önemi var." Yüzbaşı durduğunda Eleanor da durdu. "Senin kardeşin, benim de kardeşim. Şimdi söyle bana, Eileen bu sezon neden katılmıyor?"
Utandı Eleanor. Neden bunu sormuştu ki şimdi? Bunu ona söyleyemezdi.
"Söylemek istemiyorum." dedi başını eğerek.
"Konu para mı?" yüzbaşının söyleriyle daha çok utandı. "Eleanor ben senin kocanım. Bu tür konuları benimle konuşmayacaksan kiminle konuşacaksın? Söyle hadi."
Sıkıntılı bir iç çekti genç kız, anlatmaya başladı. "Babam biz kızları için çok uzun zamandır para biriktirir. Ki evleneceğimiz zaman hiçbir sıkıntıyla karşılaşmayalım, hiçbir şeyde gözümüz kalmasın diye. Normal şartlarda gelecek sene evlenecektim ama... Aniden evlendiğimiz için Eileen için biriktirilen bütün para düğünümüz için harcandı. Babam da Eileen'in gelecek sezonda katılması gerektiğini söyledi."
"Eileen'in bu sezonki parasını ben veririm." dedi. "Eğer uygun bir talibi çıkarsa düğün masraflarını da karşılarım."
Normalde olsa mahcubiyetten yerin dibine girerdi ancak hiç de öyle hissetmiyordu. Fakat yüzbaşı bunu neden yapıyordu?
"Böyle bir şeyi neden yapmak isteyesin ki?"
"Sana ne söyledim? Eileen artık benim de kardeşim. Hem bizim yüzümüzden sezona katılamıyor. Bırak da telafi edeyim." Eleanor'un içi yine de rahat değildi. Yüzbaşı bunu fark etti. Aralarındaki mesafeyi kapatarak yüzüne uzandı. Parmakları kızın çenesini okşuyordu. "Aramızda paranın lafı olmamalı. Evlendiğimizde sana söylemiştim. Benim olan neyse artık senin de."
Eleanor adamın dokunuşlarıyla mayıştığını hissediyordu.
"Anlaştık mı?"
Başını sallayarak onu onayladı. Bir süre öyle kaldıktan sonra eve vardılar. Daha bahçeye girdiklerinde yüzbaşının değişen ifadesini hızla fark etti. Bir kolunu önüne atarak onu arkasına almıştı. "Sessiz ol."
"Ne oldu?"
Yüzbaşının cevap vermesine gerek kalmadan arka bahçeden bir adam çıktı.
"Sakin olun yüzbaşım." Adam gülümseyerek teslim olur gibi ellerini havaya kaldırdı. "Ben dostum."
Buna rağmen yüzbaşı önüne siper ettiği kolunu indirmemişti. Kimdi bu adam? Dost olduğunu söyleyen ama bir düşman gibi sinsice evlerine gelen bu adam kimdi? Yüzbaşının bedeninin kasılmasına neden olduysa dost olamazdı.
"Hadi ama yüzbaşım. Eski alışkanlıkları eski de bıraksak ha? Ne dersin?" Adamın bakışları yüzbaşının omuzlarının üzerinden Eleanor'a çevrilmişti. "Sanırım bu küçük hanım yengemiz oluyor?"
Eleanor adamın ne sözlerinden ne bakışlarından hoşlanmıştı. Çok farklıydı. Altında gizlenen manaları olduğuna emindi ama ispat edemezdi. "Kim bu beyefendi?" dedi, kısık bir sesle kocasının kulağına doğru.
"Philip Stanford." Adam kendini tanıttı. Önünde abartılı bir reverans yaptı. "Yüzbaşı Stanford'un kuzeni.
Kuzeni mi? Yüzbaşının bir kuzeni mi vardı? İçi bir hoş olmuştu. Evlendiği adamı doğru düzgün tanımıyordu ki. Beatrice'in sözlerini hatırladı. 'Neden yüzbaşıyı tanımayı denemiyorsun?' Bundan sonra yüzbaşıyı gerçekten tanımaya çalışacağına dair kendine bir söz verdi.
"Ne arıyorsun burada?" Yüzbaşının sesi o kadar hırıltılı geliyordu ki öfkeli olduğunu anlamamak için aptal olmak gerekirdi.
"Kasabada işim vardı. Ben de çok sevdiğim kuzenimi görmek istedim. Fena mı etmişim?"
Yüzbaşı arkasını dönerek Eleanor'a baktı. "Bunları al ve içeri geç. Ben birazdan gelirim." dedi, elindeki boş sepetleri kıza verirken.
Eleanor korkmaya başlamıştı. Önce kocasına baktı, ardından samimiyetsiz gülüşüyle duran adama. Sepetleri alıp başını kaldırmadan eve girdi. Ne konuşacaklarını merak ediyordu. Özellikle de yüzbaşı onları konuşurken dinlemesini istemediği için eve yolladığına göre önemli olmalıydı. Dayanamadı ve sepetleri kenara bırakarak kulağını kapıya dayadı.
"Seni amcamdan daha iyi tanıyorum Philip. Bana gerçekten neden burada olduğunu söyle."
"Nazik bir adam olmadığını biliyorum ama sözlerine gerçekten alınıyorum kuzen." Bir iç çekiş. "Pekala, tamam. Bir kadınla tanıştım. O çok güzel ve eğitimli. Ona layık biri olmaya çalışıyorum. Kuzenimin yüzbaşı olduğunu söylemiş bulunduğumda gözlerinde farklı bir intiba yarattım. Burada da belki benimle döner ve onunla tanışırsın diye geldim. Belki hakkımda güzel şeyler söylersin..."
"Yine kendini yüceltmek için beni kullanmaya çalışmanla ilgilenmiyorum. Şimdi git buradan."
"Hadi ama yüzbaşım. Yapma böyle. Hiç mi hatırım yok? Peki, tamam. Babamın hatırı için o zaman. Son kez. Yemin ediyorum doğruyu söylüyorum yüzbaşım. Aşk nedir bilmez misin sen? Aşığım diyorum."
Uzun bir sessizlik olmuştu. Eleanor yüzbaşının ne cevabı vereceğini çok merak ediyordu.
"İyi. Yalnızca bir gün. Yarın sabah erkenden gideceksin."
"Söz veriyorum. Hem kızla yarın için sözleşmiştik. Gelirsin, bir iki saat kadar konuşuruz sonra gidersin."
"10 dakika."
"Tamam, o da kabulüm."
Ayak seslerini duyunca hızla kapının ardından çıktı. Sepetleri yerden alarak koşarak mutfağa girdi. Çok geçmeden kapının açılma ve kapanma sesini duymuştu. Yüzbaşı arkasından mutfağa girdiğinden sepetin içindeki boş tabakları çıkartıyordu.
Yüzbaşı kalçalarını tezgaha yasladı. Eleanor söze nasıl başlayacağını bilmediği için çekindiğini hemen anlamıştı. Durup ona baktı. Konuşmasını ister gibi bir bakış attı.
"Sana danışmadan Philip'i davet etmiş bulundum. Bu gece bizde kalıp yarın sabah gidecek." Dedi. Eleanor işini yapmaya devam etti. "Kızmadın mı?"
"Hayır. Neden kızayım? Sen dememiş miydin, senin kardeşin benim kardeşim diye. Senin kuzenin benim kuzenim."
Yüzbaşının bakışları birden sertleşmişti. "O senin hiçbir şeyin değil. Olamaz."
Eleanor neden bu kadar kızdığını anlayamamıştı. Cesaretini toplayarak ona yanaştı. Tezgaha yasladığı elinin üzerine dokunarak sıktı. "Tamam, kızma lütfen."
"Kızmadım. Özür dilerim. Yalnızca..." Yüzbaşı diğer elini kızın elinin üzerine örttü. "O burada olduğu müddetçe ondan uzak dur. Tekin biri değil. Ona güvenmiyorum."
Eleanor başıyla onayladı. Kuzenine neden güvenmediğini ve güvenmediği halde neden evlerine aldığını bilmiyordu. Bildiği tek şey yüzbaşının verdiği sözleri yerine getiren bir adam olduğuydu. Yüzbaşı sorun yok diyorsa, sorun yoktu.
Akşama doğru Eleanor tek başına birkaç çeşit yemek çıkarmıştı. Genelde yüzbaşı ona yardım ederdi ama bugün kuzenini yalnız başına bırakmamak için elinden geleni yapıyordu. Philip Stanford akşam yemeğinde susmak bilmemişti. Eleanor ayıp olmasın diye arada bir başını sallayıp sohbetine katılmıştı ancak yüzbaşı yalnızca homurdanıp durmuştu. Neyse ki Philip saygısız olduğu kadar umursamazdı da.
Akşam sona erdiğinde uzun zamandır kullanılmayan misafir odasını kalması için Philip'e vermişlerdi. Kendileri de odalarına çekildiklerinde yüzbaşı Eleanor'u şaşırtan bir şey yaparak kapıyı iki kere kilitlemişti. Huzursuzlanmaya başlasa da soru sormadı.
Bugün uzun zaman sonra ilk defa birlikte uyuyacaklardı. O kadar heyecanlıydı ki, hiçbir şeyin keyfini bozmasına izin vermezdi.
Yüzbaşı üzerini değiştirirken o da arkası dönük kıyafetlerini çıkartıyordu. Omuzunun üzerinden de kocasına bakmayı ihmal etmiyordu elbette.
Yatağa girdiklerinde her zamanki gibi arkasını dönüp yatmak yerine bu sefer ona dönmüş ve yüzünü incelemeye başlamıştı. Kaşlarından kirpiklerine, dudakların yapısından uzun çene hattına kadar incelemişti onu. Yüzbaşı yakışıklı bir adamdı. Daha on beş on altı yaşlarındayken ondan büyük kızların yüzbaşı hakkındaki konuşmalarını hatırlıyordu. Yüzbaşının etrafına kimseyi yaklaştırmamasından yakınıp dururlardı.
Birden kaşlarını çattı Eleanor. O kızlar şimdi evli olsalar bile bir zamanlar yüzbaşı için hoşlantı beslemişlerdi. Eleanor'un kocası için!
Artık kimse onu beğenemez veya onu çılgın düşüncelerine konuk edemezlerdi. Yüzbaşı onun kocasıydı. Hem artık yüzüne aldığı yara yüzünden kimse onunla konuşmak istemiyordu. Bunu düşününce öfkesi daha da kabardı. Eleanor o yara izini seviyordu.
İfadesi yumuşadı. Parmaklarını uzatarak yüzünde iz boyunca gezdirdi. Yüzbaşı gözünü bile kırpmamıştı.
"Bu nasıl oldu?"
"Anlatmak isteyeceğim bir hikaye değil."
Eleanor onunla konuşmak istiyordu. Sorusunun cevabını başka bir zaman alırdı elbet. Pes etmeden başka bir konu buldu.
"Kuzeninle pek anlaşamıyorsun galiba."
Yüzbaşı sıkıntıyla bir iç çekmiş ve kolunu başının ardına alarak tavana bakmıştı. "Philip her zaman ilgiyi çok seven bir çocuk olmuştu. Amcam ve yengem kimsenin çocuğuna göstermediği kadar ilgiyi ona göstermişti ama bu onun için asla yeterli olmamıştı. Tatillerde ve bayramlarla geldikleri zaman birlikte oyunlar oynardık..." Tekrardan konuşmaya devam etmeden önce uzunca bir soluk verdi.
"Bir keresinde dereye girmek istediğini söylemişti. Ona bunun tehlikeli olduğunu ve babalarımızın izin vermeyeceğini söylediğim halde beni dinlemeyip nehre girdi. Boğulmaya başladığında hiç düşünmeden suya atlayıp onu kurtardım. Eve döndüğümüzde hikayenin tam tersini anlattı. Nehre girmek isteyenin ben olduğumu, boğulmaya başladığımı ve onun beni kurtardığını söyledi. Yengem çok kızmıştı. Amcam beni severdi o yüzden pek bir şey dememişti, bilmiyorum belki de oğlunun yalan söylediğini biliyordu. Sonuçta Philip hasta oldu, suç bana kaldı."
Eleanor bu duyduklarına çok üzülmüştü. Philip'in daha küçücük yaşta yüzbaşıyı manipüle etmesi onu kızdırmıştı.
"Neden sesini çıkarmadın?"
Yüzbaşı omuzlarını silkti. "O da bunu istiyordu. Bundan zevk alıyordu. Bu zevki ona vermek istemedim. Hem kimse bana inanmamıştı."
Eleanor'un dudakları büzülmüş ve titremeye başlamıştı. Gözleri doldu. Küçücük bir çocuğa bunu nasıl yapabilirlerdi? Neden ona inanmamışlardı ki?
Dayanamayıp ona sarıldı. Başını adamın göğsüne sıkı sıkı bastırdı.
"Ben sana inanırdım."
*
Declan belki de yastığa kafasını koyar koymaz uyumuştu ve şimdi en güzel rüyalarından birini görüyordu. Ancak leylak kokusu o kadar yoğundu ki bunun bir rüya olması imkansızdı.
İlk defa. Ömründe ilk defa birine içini açmıştı ve o kişinin karısı olmasından memnundu. Declan iyi bir çocukluk geçirmemişti. İçe dönük ve asosyal kişiliği bunda ki en büyük etkendi. Oyunlar oynayabileceği bir arkadaşı olmamıştı hiç ama o bu durumdan asla yakınmamıştı. Tek başına rahattı.
Kuzeni Philip'i hiç sevmezdi Declan. Amcasının hatırı için ona katlandığı çok anısı vardı. Onun suçlamaları yüzünden babasından sorgusuz yediği çok tokat vardı... Yengesinin hakaretlerinden bahsetmiyordu bile. Philip, Declan'ın hayatındaki kötü adam rolünü uzun bir süre başarıyla üstlenmişti. Şimdi yıllar sonra karşısında çıkmasının tek iyi bir yanı vardı. Karısını ona yaklaştırmayı başarması.
Başının altındaki elini kızın beline sararak kendisine daha çok çekti. Saçlarının kokusunu doya doya içine çekip başının üzerini öptü.
Seni çok seviyorum ay çiçeğim.
Declan o akşam karısının güzel kokusunu içine çekip küçücük bedenine sarılarak uyumuştu. Hayatında bundan daha iyi bir uyku çektiğini bile hatırlamıyordu. Ertesi sabah kalktığında sağ göğsünün üzerindeki varlığı güne gülümseyerek başlamasına neden olmuştu. O nedene her gün sahip olmak için her şeyi yapardı.
Kahvaltının ardından evden ayrılmak için hazırlanmışlardı. Declan, davetsiz misafirinin gideceği için mutluydu. Gerçek şu ki ona günahı kadar güvenmiyordu. Karısı ile aynı yerde kalmasına bile izin vermemeliydi ama amcasının hatırını ortaya atınca mecbur kalmıştı. Neyse ki artık gidiyordu.
Eleanor'a yakında döneceğini söyleyerek Philip ile evden ayrıldılar. Kasabaya inip kızla buluşacakları restorana doğru ilerliyorlardı. Philip'in susmak bilmeyen çenesine rağmen Declan neredeyse hiç konuşmamıştı. Zaten restoranın önüne gelmişlerdi bile. Tam içeriye girecekleri sırada yolları küçük bir oğlan çocuğu tarafı kesildi.
"Philip Stanford?"
"Benim."
"Bu size." çocuk elindeki katlanmış kağıdı Philip'e uzatmıştı. Declan, kuzeninin kağıtta yazanları okurken ki ifadesinin yavaş yavaş solmasını izledi. Galiba az önce ekilmişti. Ondan da daha azını beklemezdi zaten.
"Beni reddettiğine inanmıyorum!" Philip kaşlarını çattı.
"Üzülme kuzen. Benimle hava atacağın başka kızlar karşına çıkacaktır."
"Onunla konuşmam gerekiyor. Beni böylece bırakamaz." Philip yanından giderken rahat bir iç çekti. Nihayet ondan kurtulmuştu.
Eve gitmeden önce ahırı yenilerken çalışan ustaların son ücretlerini ödemek için dükkanlarına gitmeye karar vermişti. Ancak yarı yolda arkasından adı seslenince duraksadı. Bay Robinson atlı arabasıyla hemen yanında durmuştu. Asaletiyle arabadan inip Declan'ın karşısında durduğunda içten bir gülümseme sundu adama.
"Sizi gördüğüm iyi oldu yüzbaşı. Aslında bende tam size geliyordum. Yolu yarılamıştım bile ama bir beyefendi kasabada olduğunuzu söyleyince şoförüme-"
"Bir dakika. Burada olduğumu kim söyledi dediniz?"
"Bilmiyorum. Esmer, kısa boylu bir adamdı."
Hayır.
Eğer düşündüğü şey olursa Philip'in mezarını kendi elleriyle kazardı!
"Yüzbaşı Stanford. İyi misiniz? Kötü bir şey mi dedim?"
"Arabanızı kullanabilir miyim?"
"Tabi, elbette." Bay Robinson, şoförüne arabadan inme talimatı verdikten sonra sonra Declan şoför koltuğuna geçmişti. "Bende sizinle geleceğim. İçimden bir ses sizi yalnız bırakmamam gerektiğini söylüyor."
Declan son sürat atlı arabayı kullanırken içinden geç kalmaması için dualar ediyordu. Eğer o döl israfı karısının kılına zarar verirse ona bu dünyayı dar eder yaşarken öldürürdü. Acı çektire çektire, yavaş yavaş...
Declan arabayı nasıl sürdüğünü bile bilmiyordu. Evin önüne vardığında gördüğü manzarayla tepesi attı. Kuzeni olacak şerefsiz evinin bahçesinde, karısının üzerinde ona zorla sahip olmaya çalışıyordu.
Hiç düşünmeden hızla adamı karısının üzerinden çektiği gibi kenara fırlattı. Onun yaptığı gibi üzerine çıkıp yumruklarını ona tattırdı. Ne hakla onun olana yan gözle bakar, ne hakla ona dokunurdu?
Declan'ın gözü dönmüştü. Dünyada sadece onlar kalmış gibi vurmaya devam ediyordu. Öldürmeye programlanmış bir asker gibi.
Onun dokunmaya bile kıyamadığı karısına...
Dikkati dağıldı. Bir anda sırtını yerle birleşmiş halde buldu. Artık yumrukları atan o değildi. Boğazına sarınan elleri hissetti. Nefesi yavaşça kesilirken bir ateş sesi duyuldu. Declan'ın üzerindeki beden kaskatı kesilmişti. Biraz sonra üzerine düşecekken onu yanına itti.
Kalbi hızla atıyordu. Bakışlarını çevirerek silahı kimin ateşlediğine baktı.
Korkak bakışlarıyla ve titreyen elleriyle silahı tutan Eleanor'du!
Bölüm Sonu!
Vay piç! Philip'i sövmek için yazdım. Buradan ona sövebilirsiniz.
Travma olaylarına pek girmeyeceğim haberiniz olsun.
Bu arada Eleanor, duvarlarının taşlarını birer birer yıkıyor. Yüzbaşına nasıl üzüldü, nasıl sarıldı. Valla orayı yazarken bir yumuş yumuş olmadım değil yani...
Yeni bölümde görüşürüz.