İçeriğe geç

Huysuz Yüzbaşı

Bölüm 13 · 11 dk okuma

Huysuz Yüzbaşı

Bölüm 13

Zevk Sarhoşluğu

Eleanor arkasında bir oğlan çocuğu ile birlikte eve doğru gelirken Declan, çatının çivilerini çakıyordu. Onu gördüğünde pek de sağlam olmayan geçici merdivenleri indi. Bu sabah kahvaltıdan sonra onu giyinmiş dışarı çıkarken görmüştü. Nereye gittiğini soracaktı ancak aralarında hatırı sayılır bir mesafe vardı. Şimdi arkasındaki çocuğa da bakılırsa alışverişten dönüyor olmalıydı.

Haklıydı. Alışverişten dönmüştü.

Aslında buna sevinmişti. Evlendikten sonra bir kadın gibi kendi başına alışveriş yapması onu gururlandırmıştı ta ki çırağa yapacağı ödemeyi duyana kadar. O an anlamıştı, ahırı genişletmenin rövanşını alıyordu ondan.

Akıllı kızım.

Boynuz kulağı geçiyordu...

Çırağın elinden aldığı paketleri içeriye girer girmez yere bırakmıştı. Onunla tartışmanın verdiği zevk farklıydı. Kendisini patronluk taslarken Declan aletinin pantolonunu zorladığını hissediyordu. Ona doğru çekildiğini biliyordu ve artık karşı koymayacaktı.

Tanrım... O beyaz dantelli geceliği paketinden çıkarttığı zaman Declan'ın nabzı durmuş gibiydi. Bakabilirsin ama dokunamazsın. Gözlerin için derken geceliği üzerinde göreceğini ancak ona dokunamayacağını söylüyordu.

Ah, bu kız...

"Eleanor?" dedi.

Genç kız paketleri kucakladığı gibi arkasını dönmüş gidiyordu. Birkaç adım attı peşinden. Tekrardan adını seslendi. Eleanor öyle inatçıydı ki cevap vermediği gibi arkasını dönüp bakmıyordu bile.

Bakabilirsin ama dokunamazsın.

Sesi zihninde dönüp dururken Declan öfkelendiğini hissetti.

"Dokunabilirim." Dedi kendi kendine. Hızını alamadı ve bu sefer sesini duyurmak için bağırdı. "Dokunacağım! Beni duyuyor musun?"

Tanrı onu korusun. Ölümü bu kızın elinden olacaktı...

*

Kalbi kulaklarında atıyordu. İlk defa bu kadar cüretkar davranıyordu. Huzursuz değildi, sonuçta cüretkar davrandığı adam kocasıydı ama tarif edemediği bir duygu kaplamıştı bedenini. Heyecandı belki de. Mutluluk?

Yumruk yaptığı elini hızla atan göğüs kafesinin üzerine koydu. Yüzbaşının sözlerini duymuştu. Dokunacağım demişti. Evlendiklerinden beri ilk defa ona dokunacağını söylemişti. Gerçi Eleanor da az değildi. Adamı bilerek kışkırtmıştı. Sadece onunla konuşmasını istemişti, konunun buraya kadar nasıl geldiğini hiç bilmiyordu.

Biraz olsun kendine geldiğinde aldığı kıyafetleri kontrol etmeye başlamıştı. Üç gün sonra olacak olan Beatrice'in düğünü için özel olarak dikilmiş pembe renkli nedime elbisesini terziden almıştı ancak aklı, açık yeşil renkli olan elbisedeydi. İkisi arasında kararsız kalmışken yüzbaşının sesini duydu.

"Eleanor?"

Cevap vermedi. Aldıklarını dolaba yerleştirmekle meşguldü. Yüzbaşı inatçıydı, bağırmaya devam ediyordu. Derin bir çekip pencereyi açtı.

"Efendim?" dedi bıkkınlıkla.

"Aşağıya in ve bana yardım et."

"Yardım etme konusunda anlaştığımızı sanıyordum." Kollarını göğsünde bağladı. "Yardım etmeyeceğim."

"Evet, edeceksin. Aşağıya in çabuk!" Ofladı kız. "Oraya getirtme beni, gelirim biliyorsun."

Maalesef ki biliyordu. Pencereyi kapattıktan sonra odadan çıktı ve bahçeye indi. Yüzbaşı eldivenleri takıyordu. Sırtını dik tutarak kollarını göğsünde bağladı tekrar.

"Ne vardı, Huysuz Yüzbaşı?"

Adam, genç kızın ona taktığı lakabı duymamış gibi yaptı. Eldivenleri geçirdikten sonra kenarda duran malzemeleri işaret etti. "Tahtaları içeriye götüreceğim sen de bana yardım edeceksin. Çivileri falan uzatırsın."

"İş için tuttuğun adamlar nerede? Neden onlar yapmıyor?"

"Biraz önce adamlara vereceğim parayı senin kıyafetlerine verdiğim için çalışmayı reddettiler. Baş başa kaldık anlayacağın." Tek kaşını kaldırıp manalı bir bakış attıktan sonra eğilip tahtaları aldı. "Şu çantayı al ve beni takip et."

Kollarını çözüp beline yerleştirdi. Ahıra giren adamın arkasından bakıyordu. Gerçekten de ciddiydi. Kahretsin! Yüzbaşı oyun oynayınca havalı oluyordu ama o oynayınca işin ucu dönüp ona değiyordu. Bunu nasıl başarıyordu?

Alet çantasına asıldığı gibi kaldırmaya çalıştı ama yerinden bir milim bile oynatamadı. Bu sefer iki eliyle denediğinde güçlükle kaldırmayı başarmıştı. Çantayı düşürmeden ahıra götürmeyi başardığında yüzbaşının uzun bir tahtayı kestiğini gördü. Tıpkı onun kıyafetlerine yaptığı gibi çantayı sertçe yere bıraktı. Bu yüzbaşının dönüp ona bakmasına neden olmuştu. Neyse ki bir şey dememişti.

Yarım saat geçmişti. Yüzbaşı aynı uzunlukta bir düzine kadar tahta kesmişti. Önce çivileri istemişti kızdan.

"Şimdi de bana çekici ver." dedi elini arkaya uzatarak.

Eleanor çantanın içinden çıkarttığı aletlere baktı. Hangisinin çekiç olduğunu bilmiyordu ve bu yüzden doğaçlama davrandı. Gözü kapalı bir aleti seçip ona uzattı.

Yüzbaşı arkasına dönüp elindeki alete baktı. Eleanor adamın yüzündeki düz ifadeden yanlış aleti verdiğini anlayabiliyordu. Gözlerini kaçırdı.

"Bu tornavida. Ben çekiç istiyorum." Derin bir nefes verdi. "Uzun saplı, iki ucu var. Biri sivri diğeri düz. Düz tarafıyla çiviyi çakarsın hani."

Yüzbaşının bir çocuğa anlatır gibi anlatmasından çıkardığı aleti uzatıp ona verdi. Bu sefer arkasını dönme veya söylenme yoktu. Tanrıya şükür.

Eleanor kendini tutamadı ve konuşmaya başladı.

"Bu çok saçma. Beceremediğim açıkça ortada bence, neden sana yardım etmem konusunda ısrar ettiğini anlayamıyorum. Daha tornavida ve çekici ayrıt edemiyorum. Şunlardan birini elime alsam bir yerimi keseceğimden eminim. Belli ki aletlerle aram iyi değil."

Kızın cümleleri yüzbaşının bir anda ayağa kalkıp hemen dibinde bitmesiyle yarıda kesilmişti. "Eleanor." dedi. Öyle yakındı ki nefesleri birbirlerine karışıyordu. Kızın göğsü güçlükle inip kalkıyordu. Böyle zamanlarda ne yapacağını bilemez, sudan çıkmış balık gibi oluyordu.

"Hm?"

"Aletlerle aram iyi değil mi dedin sen?"

"Hm hm." Gözlerini kırpıştırdı.

"Aranızı düzeltmeme ne dersin?"

Adamın ses tonundaki tahrik bedeninde tüm sıcaklığın tek bir yerde toplanmasına neden olmuştu. Daha önce hissettiklerinden bile daha yoğundu. Tanrım. Neden böyle hissediyordu. Sanki adamın kollarında arasında ölecek ve aynı zamanda hayat bulacakmış gibi.

Konuşma yetisini kaybettiğini dolasıyla tek kelime edemediğini aralarında süren sessizlikten çıkarmıştı.

Ona her yaklaştığında savunmasız hissediyordu. Dizlerinin bağı çözülüyor, ayakta duramaz hale geliyordu. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Eğer yüzbaşı iri parmaklarını beline yerleştirmeseydi zemine çakılacağından emindi. Diğer elinin parmakları ise boynundaydı.

Yeşil irisleri gözlerinin ardını görebilirmiş gibi anlamlı ve derinden bakıyordu. Ne zaman göz göze gelseler aralarında çıkan bu kıvılcım onları yakmayı hazırlanıyor gibiydi. Yüzbaşı bakışlarını kızın pespembe dolgun dudaklarına ve oradan boynuna indirmişti. Avını inceleyen yırtıcı bir hayvan misali bakıyordu. Eleanor yutkundu.

Yüzbaşı dudaklarına doğru uzandığı sırada kendini geri çekmek gibi bir hataya düşmüştü. Ve bu hata kızın yere düşmesine neden olmuştu. Yüzbaşı ile beraber.

Düşüş yumuşak olmuştu. Bedeninin altındaki samanlar ve başının ardındaki iri el onu güvende tutmuştu.

Artık bedenleri birbirine değiyordu. Sıcaklık kat ve kat artmış, üstüne nefesleri hızlanmıştı. Eleanor kaçışının olmadığına inanmıştı. Direnmedi. Gözlerini kapatarak yüzbaşıyı kabul etti.

Adamın dudaklarını boynuna demiş ve orada kalmıştı. Kulaklarından başlayıp boynu alev alev yakan bir kibrit gibi tutuşmuştu.

Boynunu öpmüş, yüzünü gömerek teninin kokusu ciğerlerine çekmişti.

"Leylak." Dedi adam. Bir kez daha kokusunu içine çekerken. "Kokunu çok seviyorum."

Eleanor adamın sözlerini o an anlamlandıramadı. Kalbini yerinden çıkartacakmış gibi çarptıran heyecan, aklını başından almış gibi görünüyordu. Yüzbaşının dudakları boyunun her yerinde dolanırken yaptığı tek şey nefes almayı unutmamaktı.

Yüzbaşının belindeki parmakları ayak bileğine uzanmış elbisesinin eteğini kaldırarak usul usul yukarıya doğru okşuyordu. Bir bacağını tutup beline sardığında diğer bacağını da açarken buldu kendini.

Yüzbaşı kızın bacakları arasına iyice yerleşmişti artık.

Dudakları durmadan boynunu öpüyor, bazen yalıyor ve ısırıyordu. Eleanor'un inlemeleri çıkan ıslak seslere karışıyor ve adamın hareketlerini daha da agresifleştiriyordu.

Başının ardındaki eli boynuna ve oradan da sağ göğsüne inip avuçlamıştı. Eleanor inledi. Adamın dudakları korsesinin sıktığı göğüslerinin üzerine ulaşmıştı. Emiyor ve ısırmaya devam ediyordu. Belindeki eli üst bacaklarının üzerinde toplanmış olan eteğinin altına kaymış ve kadınlığının üzerine durmuştu.

Eleanor gözlerini açtı.

"Y-yüzbaşı?"

"Bana adımı söyle."

İç çamaşırının üzerinden kızı okşarken diğer eliyle de göğsünü sıkıyor, boyunu emiyordu. Bu kadarı çok fazla diye düşündü. İlk defa bir adamın ona dokunmasına, en mahrem yerine zevk vermesine izin veriyordu. Ancak bu çok, çok fazlaydı.

Avuç içleri iki yanındaki samanları sıkıyordu.

Eleanor bakışlarını tavandan çekerek, boynunu ve göğüslerini emen adama baktı. Sıktığı göğsü acıyordu ancak ona müthiş bir zevk veriyor ve daha fazlasını istemesine neden oluyordu. İri ve uzun parmaklar iç çamaşırından içeriye girdiğinde ve tam da o noktayı bulduğunda inleme sesleri birbirlerine karışmıştı. Yüzbaşı ıslaklığı yayıp dairesel hareketlerle onu okşarken bir yandan da kalçalarını ona bastırıyordu.

"Aahh!" İkisi birden inliyordu.

Hareketleri hızlanmaya başlamıştı. Eleanor kesik kesik nefes alıyordu. Yüzbaşının dişleri tenini ısırınca sırtına bir yumruk geçirdi. Yumruğu orada kalıp gömleğini sıktı. Çok yakındı, hissedebiliyordu. Dudaklarını ısırıp nefesini tuttu. Yüzbaşının parmaklarını daha da hızlanıp kızı uçurumdan aşağıya ittiğinde hareketlerini de yavaşlatmıştı.

Yüzbaşı parmaklarını bacaklarının arasından çektiğinde genç kızın vücudu titremekteydi. İkisi de sessizdi ve inlemeler yoktu. Yalnızca sesli alınan nefesler vardı.

Yüzbaşı burnunu gerdanına sürtüp son kez kokusunu içine çekerken kendine geldi, Eleanor. Avuç içlerini adamın göğsüne bastırıp onu üzerinden attıktan sonra yerden kalktı ve başını kaldırmadan ahırdan çıktı.

Çok utanıyordu. Nasıl böyle bir şey yapabildiğini aklı almıyordu. Böyle bir kız değildi Eleanor. Ânın şehvetine ve yüzbaşının dokunuşlarına kapılıp kendinden geçmişti.

"Tanrım, ne yaptım ben?"

Oyunbaz iri eller, ateşli dudaklar... Az önceye ait sahneler tekrar tekrar zihninin beyaz perdesinde oynarken bu yaptığına git gide daha da çok şaşırıyordu. Nasıl yapabilmişti?

Az önce yaşananların kötü bir hatırlatıcısı olarak bacaklarının arasındaki alev olduğu gibi duruyor ve zonkluyordu. Kendisini yatak odasına attığı gibi kapıyı arkasından kilitledi. Göğüs kafesi deli gibi kalkıp iniyordu. Bir elini kalbine götürdü. Sağ göğsü acıyordu, sıkılmaktan. Yüzünü buruşturup boynuna, göğüslerine dokundu. Yüzbaşının dudaklarının değdiği yerlere... Onunla nasıl ilgilenilmesi gerektiğini iyi biliyor gibiydi.

O da Eleanor gibi ânın şehvetine mi kapılmıştı yoksa?

Öyle olmalıydı. Başka bir açıklaması olamazdı. Ona dokunduğu için pişman olmuş olamazdı değil mi? Peki Eleanor pişman mıydı?

Parmaklarını hâlâ bir alev gibi yanmakta olan bacaklarının arasına götürdü. Zevke ve doyuma ulaşmış bir tarafı az önce yaşananlardan daha fazlasını istiyordu. Ancak diğer tarafı utançtan yerin dibine girmeye hazırdı.

Çok düşünmedi. Yatağın altından küçük bavulunu çıkartıp kıyafetlerini içine yerleştirdi. Bavulun kapağını kapattığı sırada kapı çalmıştı. Eleanor olduğu yerde kaldı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes verdikten sonra kapıyı açtı geri çekildi.

Başını yerden kaldırıp yüzüne bakamıyordu bile.

"Eleanor." Dedi adam. Eşikten içeriye girdi, fazla yaklaşmadan. "Ben- Bana ne olduğunu bilmiyorum. Kendimi kaybettim... Lütfen buna rızân olduğunu söyle ve beni bu ızdıraptan kurtar. Lütfen."

Eleanor kafasını kaldırıp adama baktı. Başını yere eğmiş, üzgün duruyordu.

"Rızâm vardı." Dedi, hiç düşünmeden.

Göz göze geldiler. Yüzbaşının ifadesinin tek bir kelimesiyle nasıl değiştiğine şahit oldu.

Yatağın üzerinde duran bavulunu görene kadar şaşırmış duruyordu. Artık öfkeliydi.

"Nereye gidiyorsun?"

"Üç gün sonra Beatrice'in evlendiğini biliyorsun. O bizim düğünümüzde bana çok yardımcı olmuştu. Şimdi sıra bende."

Parmakları bavula uzanmak istedi ama yüzbaşı ondan önce davrandı. "Seni ben bırakırım." Dedi, odadan çıkmadan önce.

Yüzbaşı o akşam üstü, Eleanor'u arkadaşı Beatrice'in evine kadar bırakmıştı. Kapıda vedalaşırken aralarında geçen ufak bir bakışma çok şey anlatsa da ikili sessiz kalmıştı.

Eleanor'un evinden ayrılmasına sevinen biri varsa o da muhakkak Beatrice'ti. Arkadaşını kapıda gördüğü an o kadar çok sevinmişti ki yüzbaşıya övgüler bile yağdırmıştı. Eleanor'un düğününde çok çalıştığını biliyordu ve bunu asla karşılık almak için yapmamıştı. Onu kapıda görene kadar da geleceğini sanmıyordu. En çok onun desteğine ihtiyacı olduğunu da o an anlamıştı zaten.

Saatler sabaha karşı gösteriyordu. Koca mahallede ışığı yanan tek bir ev vardı. O da Beatrice'in odasından geliyordu. İki kız akşama kadar yapılacak olan işleri halletmiş şimdi deli gibi uykularının olmalarına rağmen battaniyenin altında sohbet ediyorlardı.

"Bunların senin en önemli zamanların olduğunu biliyorum ama birine anlamazsam çatlayabilirim."

"Anlat hemen."

"Sanırım o iş oldu." Dedi battaniyeyi burnuna kadar çekerek.

"Nasıl?!"

Eleanor arkadaşının koluna vurdu. "Sessiz ol. Uyandıracaksın şimdi milleti."

Beatrice arkasını dönerek kapıya baktı. Kimsenin uyanmadığından emin olunca arkadaşına döndü. "Anlatmazsan arkadaşlığımız sonsuza dek biter."

Eleanor, Teğmen Carter'ın gece sarhoş bir vaziyette evlerine geldiğinden başlayarak, yaptığı kavgaları ve çekişmeleri unutmadan ve de bugünün tamamının detaylarını atlamadan arkadaşına anlattı. Sözleri bittiğinde Beatrice sert olmayan bir şekilde kızın koluna vurdu.

"Saf kızım benim."

"Bebek olmayacak mı şimdi?"

Beatrice güldü. "Bebek diyor bir de. Kızım, siz sevişmemişsiniz ki, adam sana elle muamele yapmış. Çocuk falan yok yani. Eudora sana bir şey anlatmadı mı yoksa?"

"Anlattı. Dedi ki kontrolü adama ver. Ben de verdim. Hiçbir şey yapmadım."

"Ah benim saf kalpli arkadaşım. Şimdi kulaklarını aç beni iyi dinle. İlk geceniz hakkında en detayına kadar her şeyi anlatacağım. Aslında evlenecek olan benim, birilerinin bana bunu anlatması gerekiyordu ya neyse. Dinle şimdi;"

Beatrice konuşmayı bitirdiğinde aslında hiçbir şey bilmediğini fark etti genç kız.

"Bu anlattıklarım bütün dünyanı alt üst etmiş olabilir ama üzgünüm. Bunlar gerçekler."

Dediği kadar da vardı. Eleanor bu dünya için fazla temizdi ve bunun farkına yeni varmıştı. Duydukları gözlerini açmış gibi hissediyordu. Erkeklere bakış açısı değişmişti. Aslında hayatında tek bir erkek vardı ve artık ona da farklı bakmaya başlamıştı. Çok farklı...

Kalan iki günde kızların pek bir şey yapmasına gerek kalmamıştı. Beatrice'in annesi aylardır bu düğün için uğraştığından her şeyin en ince ayrıntısına kadar planlayıp hazır etmişti. Geriye yalnızca heyecanlanmamak kalmıştı. Bu da, bu kızların yapabileceği bir şey değildi.

Kilise ağzına kadar misafirle doluydu. Eleanor, o misafirlerin arasında yüzbaşının olup olmadığı deli gibi merak ediyordu ancak arkadaşını yalnız bırakıp bakmaya da gidemezdi. Biraz daha sabredecekti.

"Eleanor?" Genç kız birazdan delirecek olan arkadaşına baktı. "Sana hiç sormadım. Evlilik hayatı zor mu? Sürekli evle ilgilenirsem aramızdaki iletişim yavaş yavaş azalıp sonra biter mi? Peki ya aşk, aramızdaki aşk da bitecek mi? Ne kadar aptalım, sana soruyorum. Siz severek evlenmediniz ki. Ne diyorum ben ya! El, çok üzgünüm. Çenem açıldı heyecandan."

"Sorun değil." dedi Eleanor, gülümseyerek. Arkadaşının ellerini avuçlarının arasına aldı. "Sakin ol lütfen. Her şey gönlünce olacak. Buna inanıyorum. Sen de inan."

Beatrice derin derin nefesler alıp vermeye başladı. Az öncekine göre daha sakindi.

"İşte böyle. " Dedi. "Siz çocuklar birbirinizi çok seviyorsunuz. Yıllardır bu günün düşünü kurdunuz. Şimdi bu tür düşüncelerle aklını bozmaya çalışma sakın. Aşkınız asla bitmeyecek ve harika bir evliliğiniz olacak. Söz veriyorum."

Eleanor, arkadaşının bakışlarındaki rahatlamayı gördüğünde alnına bir öpücük kondurdu. Onu yalnız bırakmadan önce kendi buketini eline aldı ve ona son kez baktı. İyi olacak.

Baş nedime olarak mihraba önce o yürüdü. Ardından diğer kızlar ve daha sonra babasının kolunda Beatrice içeri girdi. Rahip nikaha başladığında Eleanor'un bakışları kalabalığı taradı. Ailesi buradaydı, arkadaşları, tanıdıkları... Ve işte. Aradığı adam en kenarda oturuyor yalnızca ona bakıyordu.

Yaşadıkları utanç verici anıdan sonra ilk defa birbirilerinin yüzüne bu kadar uzun bakabiliyorlardı. En derinlerine sakladıkları düşünceleri okuyabiliyormuş gibi bakıyorlardı birbirlerine. Koca bir kilise dolusu insan olmadan, tıpkı o gün ahırda oldukları gibi. Nefesleri birbirine değerken, dokunuşlarını kendilerini kaybetmelerine neden olurken ki gibi.

O gün, Eleanor'un içinde bir yerlerde yüzbaşıya karşı filizlenen hislerinin farkına vardı gündü.

Bölüm Sonu!

Ay bu bölüm neydi böyle? dkbhıydfvy Birbirini kaybetmeler falan...

İyi tarafından bakalım, Eleanor kocasına karşı bir şeyler hissetmeye başladı. Bakalım bundan sonra birbirlerine nasıl davranacaklar? Tahmini olan var mı?

Bölüm sonu

1 yorum