Operasyonun ardından karargaha çöken o ağır yorgunluk, akşamüstü güneşiyle birlikte yerini tatlı bir sessizliğe bırakmıştı. İntikalden dönen tim, postallarını temizleyip silah bakımlarını tamamladıktan sonra bahçedeki çardakta toplanmıştı.
Mert, tahta masaya dirseklerini dayamış, elindeki çay bardağını çevirirken bir yandan da timin gürültülü sohbetini dinliyordu. Hakan ile Sinan kendi aralarında operasyonun kritiğini yapıyor, Mert’in kayalıklardaki manevrasını övüp duruyorlardı.
Tam o sırada Sinan’ın bakışları çardaktan biraz uzaktaki kameriyeye takıldı. "Abi," dedi sesini düşürerek. "Şuraya bakın bir."
Mert, Sinan’ın işaret ettiği tarafa doğru başını çevirdi.
Defne, üniformasının parkasını çıkarmış, sadece siyah askeri tişörtüyle kameriyedeki ahşap bankta oturuyordu. Elinde telefonu kulağına dayamıştı. Fakat timi asıl şaşırtan şey, onun her zamanki dikey ve mesafeli duruşundan eser olmamasıydı.
Defne telefonun ucundaki kişiyi dinlerken başını geriye atıp içten, sıcacık bir kahkaha attı. Yüzündeki o katı çizgiler bir anda yumuşamış, gözlerinin kenarında tatlı kırışıklıklar belirmişti. Güneşin son ışıkları yüzüne vururken, bambaşka biri gibi görünüyordu.
Çardaktaki tüm konuşmalar bir anda kesildi. Askerler şaşkınlıkla birbirine baktı. Hakan yutkunarak, "Üsteğmenim gülüyor mu bana mı öyle geliyor?" diye fısıldadı.
Mert ise bakışlarını Defne’den çekemiyordu. Gözlerindeki o alaycı ışık yerini kilitlenmiş bir merak ve hayranlığa bırakmıştı. Kadının o zırhının altında sakladığı insanı ilk defa bu kadar net görüyordu.
Defne telefon konuşmasını bitirip ayağa kalktı. Yüzündeki o hafif gülümseme hala dudaklarının kenarındaydı. Telefonunu cebine koyup bina girişine doğru yürümeye başladı. Yolu tam da çardağın önünden geçiyordu.
Timdeki herkes anında toparlanıp hazır ola geçti. Defne yanlarından geçerken hafif bir baş işaretiyle selamlarını aldı.
Mert ise duruşunu bozmadan, biraz öne doğru adım attı. Ses tonuna o muzip ama dikkatli havasını katarak konuştu:
"Komutanım... Müsaadenizle, sizin gülmeyi bildiğinizi bilmiyorduk."
Defne adımlarını yavaşlattı. Sakince arkasını döndü. Yüzündeki o tebessüm kaybolmadı; aksine, dudaklarının kenarına Mert'inkilere taş çıkartacak derecede zeki, muzip ve alaycı bir kıvrım yerleşti. Tek kaşını hafifçe kaldırarak Mert’i süzdü.
"Tabii ki biliyorum, Korkmaz," dedi Defne. Sesi gayet rahat, oyunbaz ama yine de imalıydı. "Sadece sana ve karşımdaki insanları cinsiyetine göre yargılayanlara gülmüyorum. Fark bu."
Mert, hiç beklemediği bu kıvrak ve alaycı hamle karşısında kaşlarını hafifçe kaldırıp gülümsedi. Defne'nin gardını alıp diklenmek yerine kendisiyle bu tonda oynaması aralarındaki elektriği iyice tırmandırmıştı.
Defne, Mert’in gözlerinin içine alaycı bir tebessümle bakmaya devam ederek arkasını döndü ve karargah binasına doğru emin adımlarla yürümeye devam etti.
Hakan, Defne’nin arkasından bakarken kısık sesle yutkundu: "Abi... Lafı fena yapıştırdı yalnız."
Mert ise dudaklarını birbirine bastırdı. Kadının arkasından bakarken yüzüne yayılan o tebessüm iyice büyüdü. Kendi kendine fısıldadı:
"Demek alay etmekten de anlıyoruz... Şimdi daha eğlenceli olmaya başladı."