Yukarıdaki o küçük, havasız odada zaman amansız bir şiddetle akıyordu. Terörist başı, saçlarından tutarak içeriye savurduğu Defne’yi beton zemine kapaklandırdı. Kapıyı arkalarından hırsla kilitleyip anahtarı cebine attı.
Defne, sargılı kolundan yayılan o yırtıcı acıya rağmen pes etmedi. Yerde hızla dönerek sırtını duvara verdi, dizlerini çekip kendini savunma pozisyonuna aldı. Dudağının kenarından süzülen taze kan, çenesinden sivil tişörtünün yakasına damlıyordu.
Adam, yüzündeki o kırık burnun kanıyla kaplı halde Defne’ye doğru ağır adımlarla yürüdü. Gözlerinde mideleri bulandıran, tamamen hayvani ve aşağılık bir arzu vardı. Bakışları kadının yüzünden başlayıp boynuna, oradan göğsünün kıvrımlarına ve beline doğru süzüldü. Bu, bir insanın bakışı değil; leşine yaklaşan aç bir sırtlanın bakışıydı.
"Aşağıda o kadar gürültü yapıyordunuz ki..." dedi adam, kirli parmaklarıyla pantolonunun kemerini gevşetirken. Sesi dumanlı, iğrenç ve kendinden emindi. "Ama burada tek başınasın Üsteğmen. O erkeklerin, o süslü timin seni kurtaramaz artık. Bakalım o omuzundaki rütbeler benim koynumda bir işe yarayacak mı..."
Defne dişlerini sıktı. "Sen ancak bir kadına elleri bağlıyken yaklaşacak kadar korkak bir kalleşsin!"
Adam ansızın ileri atıldı. Defne bağlı ellerine rağmen sağ ayağını kaldırıp adamın göğsüne sert bir tekme savurdu. Adam geriledi ama hemen toparlanıp Defne’nin üzerine bir kabus gibi çöktü. Bilekleri bağlı olan Defne’nin kollarını sabitleyip dizleriyle kadının bacaklarını bastırdı. İki eliyle Defne’nin gömleğinin yakasını kavradı ve var gücüyle iki yana çekti.
PAT!
Düğmeler kopup odaya saçıldı, kumaş kökünden yırtılarak iki yana ayrıldı. Defne’nin beyaz teni ve omuzları ortaya çıkarken adamın bakışları adeta alev aldı. İğrenç nefesini Defne’nin boynuna doğru eğip dilini kadının tenine değdirmeye çalıştı.
"Nefis..." diye fısıldadı adam, midesini bulandıran o şiveyle. "Seni o karargaha geri gönderdiğimde adamların sana her baktığında beni hatırlayacak."
Defne gözünü bile kırpmadı. Son bir hamleyle başını geriye atıp ayağının ucuyla adamın bacak arasına var gücüyle vurdu!
"AHH!"
Adam acıdan böğürerek yana doğru savruldu. Yerdeki ahşap masaya çarptı. Masanın üzerindeki kirli cam bardaklar gürültüyle yere düşüp parçalandı. Adam kasıklarını tutarak doğrulanırken gözü döndü, belindeki tabancayı çekti ve yere kapaklanmış haldeki Defne’nin şakağına doğrulttu.
"Seni geberteceğim orospu!"
#
Üst kattaki demir kapının kapanma sesi, sığınağın aşağısında ölümcül bir sessizlik yarattı. Fakat bu sessizlik bir teslimiyet değil, patlamaya hazır devasa bir bombanın piminin çekilmesiydi.
Mert’in bileklerinden süzülen kan artık zemin tozuna iyice karışmış, postallarının etrafında küçük göletler oluşturmuştu. Şakaklarındaki damarlar çatlayacak gibi atan genç adam, gözlerini bir saniye bile o merdivenlerden ayırmıyordu. Zihninde sadece tek bir görüntü vardı: Defne’nin tozlu yüzü ve adamın o iğrenç elleri.
İçinde askere, insana ya da mantığa dair hiçbir şey kalmamıştı. Mert artık sadece katıksız bir yıkım makinesiydi.
"Sinan..." dedi Mert. Sesi o kadar alçak, o kadar derindeydi ki yanındaki Sinan bile ürperdi.
"Emret abi," dedi Sinan, nefes nefese.
"Arkamdaki demir kelepçenin bağlantı yerinde bir boşluk var. Kolona her yüklendiğimde bileğimdeki eti kesiyor ama vidanın oturduğu yuva gevşiyor. Aynı anda yükleneceğiz."
"Abi bileklerin..."
"Konuşma!" diye gürledi Mert. Gözleri adeta kan çanağına dönmüştü. "Aynı anda! Üç deyince!"
Sinan, Hakan ve Görkem, Mert’in sesindeki o ürkütücü kararlılığı duyunca son güçlerini topladılar. Yüzbaşı Barış bile başını kaldırıp kan çanağına dönmüş gözleriyle time baktı. Kendi hatasını silmek, bu utançla ölmemek için o da geriye doğru yüklendi.
"Bir..." dedi Mert. Bileklerindeki demir eti kemiğe kadar yardı. Sıcak kan fışkırdı.
"İki..."
Sığınağın yukarısından boğuk bir arbede ve yere düşen nesnelerin sesi geldi. Defne yukarıda hâlâ direniyordu!
"ÜÇ!"
Mert’in boğazından yırtılan nida ile birlikte timdeki tüm askerler aynı anda öne atıldı. Beton kolondaki paslı kelepçe bağlantısı, o muazzam basınca ve Mert’in çıldırtıcı kuvvetine daha fazla dayanamadı. Büyük bir metal çatırtısıyla duvardaki vida yerinden söküldü.
Mert serbest kalan kollarıyla anında yere kapaklandı. Bilekleri et yığını haline gelmişti ama acıyı tamamen reddetmişti. Saniyeler içinde dizlerinin üzerinde doğruldu. Yerde duran kırık ahşap sandalye bacağını kaptığı gibi hemen arkasında nöbet tutan ve ne olduğunu anlayamayan teröristin üzerine fırladı.
Adam silahını kaldırmaya fırsat bulamadan Mert bir kaplan gibi üzerine atıldı. Sandalye ayağını adamın boğazına sapladı. Adamın gırtlağından gelen boğulma sesiyle birlikte Mert belindeki kasaturayı çekti ve hiç tereddüt etmeden adamın boynuna sapladı.
Kan fışkırdı. Mert’in yüzü kapkara bir öfke ve kanla kaplandı.
Diğer iki nöbetçi silahlarına sarılmaya çalışırken Mert ölen militanın üzerindeki kelepçe anahtarını kaptı. Saliseler içinde kendi ayaklarını ve Sinan’ın ellerini çözdü.
"Gebertin şunları!" diye haykırdı Sinan.
Ortalık bir anda cehenneme döndü. Elleri çözülen askerler, üzerlerindeki ağır baskıya ve yaralarına rağmen nöbetçilerin üzerine çullandı. Silahsız olan Pars Timi, tamamen çıplak elleriyle ve kasaturalarla aşağıda kalan teröristleri saniyeler içinde etkisiz hale getirdi. Sığınak zemini düşman kanıyla kaplanmıştı.
Mert, yerdeki militanın elindeki ağır makineli tüfeği kaptı. Şarjörü kontrol bile etmeden gözü kararmış bir şekilde demir merdivenlere yöneldi.
"Abi bekle! Emniyet alalım!" diye bağırdı Hakan.
Mert arkasına bile bakmadı. "Benim emniyetim yukarıda!"
Merdivenleri üçer beşer atlayarak üst kattaki demir kapının önüne geldi. Ağır botuyla kapının kilit mekanizmasına var gücüyle vurdu.
GÜM!
Kilidi darmadağın olan demir kapı, Mert’in omzuyla var gücüyle yüklenmesiyle büyük bir gürültüyle içeri doğru savruldu.
Odadaki manzara Mert’in kanını tamamen dondurdu.
Defne’nin yırtılmış gömleği, ortaya saçılmış teni, adamın yerdeki kemer gevşekliği ve şakağına dayalı duran silah... Mert’in zihnindeki bütün insanlık bilinci o salisede tamamen silindi.
"Ulan kalleş!"
Mert elindeki makineli tüfeği bir kenara fırlattı. Silah kullanmayacaktı. Bu adama vuracağı her darbe, o kirli ellerin ve o iğrenç bakışların cezasını kendi elleriyle verecekti.
Terörist başı daha ne olduğunu anlayamadan Mert adamın üzerine bir çığ gibi düşüp çullandı. Adamın silah tutan bileğini kavradı ve ters yöne doğru hiç duraksamadan kırdı. Kemik kırılma sesi odada çınladı. Militanın acı çığlığı, Mert’in adamın yüzüne indirdiği ilk yumrukla yarıda kesildi.
Mert adamı yere yapıştırdı. Üzerine çıkıp yumruk üstüne yumruk indirmeye başladı. Her yumrukta adeta bir kayanın parçalanma sesi geliyordu.
"Ona dokundun ha?!" GÜM! "Bana bak dedin ha?!" GÜM! "Bizi esir aldın ha?!" GÜM!
Adamın yüzü birkaç saniye içinde tanınmaz bir et yığınına dönüştü. Mert durmuyordu. Bileklerinden süzülen kendi kanı adamın yüzündeki kana karışıyordu. Gözleri tamamen kararmıştı, dudaklarından sadece vahşi hırıltılar dökülüyordu.
"Mert! Mert dur!"
Defne, bağlı olan bileklerine rağmen zorlukla ayağa kalktı. Mert’in o kontrolsüz cinnet halini gördüğünde içindeki komutan ve kadın aynı anda sarsıldı. Mert adamı gebertene kadar dövecekti ve o an durmazsa kendi ruhunu da yok edecekti.
Defne, sargılı kolunun acısını hiçe sayarak Mert’in sırtına yaslandı. Başını Mert’in kanlı boynuna gömdü. Yırtık gömleğinin açıkta bıraktığı omzu Mert’in sıcak tenine değiyordu.
"Mert... Bitti! Mert, bak buradayım!" diye fısıldadı Defne, sesi titreyerek. "Bitti Korkmaz... Dur artık!"
Defne’nin o sıcak nefesi ve sesi, Mert’in zihnindeki o karanlık kan perdesini bir anda yırttı. Mert’in havada kalan kanlı yumruğu titremeye başladı. Yerdeki militan artık nefes almıyordu, bilincini tamamen kaybetmişti.
Mert yavaşça başını çevirdi. Yüzü, elleri ve üzerindeki kamuflaj kan içindeydi. Gözleri Defne’nin gözleriyle, ardından kadının yırtılmış gömleğine kaydı. İçindeki o vahşi canavar yerini derin bir çaresizliğe ve koruma içgüdüsüne bıraktı.
Mert hemen dönüp elleriyle Defne’nin bileklerindeki ipleri çözdü. Üzerindeki askeri parkayı hızla çıkarıp Defne’nin omuzlarına örttü, yırtık gömleğini kapattı. İpler kopar kopmaz Defne’nin yüzünü avuçlarının arasına aldı. Elleri titriyordu. Kadının dudağındaki kanı, yanağındaki tozu silmeye çalıştı ama kendi ellerindeki kan Defne’nin yüzüne bulaştı.
"Özür dilerim..." dedi Mert, sesi paramparça olarak. "Geç kaldım... Çok özür dilerim."
Defne, Mert’in kanlı avuçlarının içine kendi elini koydu. Yüzündeki acıya rağmen gözlerinde devasa bir gurur ve derin bir aşk parıldıyordu.
"Geç kalmadın," dedi Defne, başını hafifçe Mert’in göğsüne yaslayarak. "Ben sana demiştim Korkmaz... Arkan bende."
O sırada arkalarından Sinan ve timin diğer üyeleri odaya girdi. Yerdeki teröristin halini, Mert’in parkasına sarınmış Defne’nin güvende olduğunu gören her bir askerin göğsünden derin bir nefes döküldü.
Yüzbaşı Barış ise kapının eşiğinde durmuş, kan içindeki askerlerine ve kurtardıkları komutanlarına bakıyordu. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu ama biliyordu ki bu dağdan sağ çıksalar bile bu hatanın hesabı karargahta çok ağır kesilecekti.
Mert, Defne’yi yavaşça ayağa kaldırdı. Kolunu onun beline dolayarak destek oldu.
"Pars!" dedi Defne, omuzundaki parkaya ve kanlı yüzüne rağmen sesi yine o çelik tonuna bürünerek. "Silahları toplayın. Bu cehennemden çıkıyoruz."