Defne’nin eli Mert’in göğsünde, tam da o deli gibi çarpan kalbinin üzerinde asılı kalmıştı. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki ikisinin de nefesi birbirinin yüzüne çarpıyordu. Üç haftalık bilinmezlik, dağların dondurucu soğuğu ve ölümün kıyısında yürütülen o tehlikeli görev... Hepsi o an, o dar dinlenme odasında buharlaşıp uçtu.
Mert, göğsündeki o küçük, narin ama bir o kadar da güçlü eli hissettikçe soluğunun kesildiğini hissetti. Sağ elini yavaşça kaldırıp Defne’nin elinin üzerine koydu. Parmaklarını kadının parmaklarına kenetlerken bakışlarını bir milim bile kaçırmadı.
"Bir daha..." dedi Mert, sesi boğuk ve derinden gelerek. "Bir daha sakın arkana bakmadan gitme. 'Arkan bende' demek kolay komutanım... Ama o arkanın içindeki boşlukla yaşamak hiç kolay değilmiş."
Defne’nin dudaklarında hüzünlü ama sıcacık bir tebessüm belirdi. Parmaklarını Mert’in avucunun içinde hafifçe sıktı. Ağır çatışmaların, kayalıkların ve kan kokusunun ardından Mert’in bu sarsılmaz varlığı, ona sığınabileceği tek liman gibi geliyordu.
"Biliyorsun Korkmaz," dedi Defne, bakışları adamın yüzündeki hatlarda gezinerek. "Bu üniformayı giydiğimiz sürece yollarımız hep o karanlığa düşecek. Ama ben..." Duraksadı. Sesindeki o resmiyet, o sert komutan zırhı tamamen döküldü. "...ben geri döneceğimi biliyordum. Çünkü bu karargahta beni bekleyen bir adam vardı."
Mert’in gözlerindeki o koyu kahveler bir anda derinleşti. Kenetlenen ellerini hafifçe yukarı kaldırıp Defne’nin elinin arkasına, tam bileğine küçük, yakıcı bir öpücük kondurdu. Defne’nin nefesi hafifçe sekteye uğradı, gözleri bir anlığına kısıldı.
"Sizi her zaman beklerim komutanım," dedi Mert, fısıltısının içinde saklı olan o devasa tutkuyla. "Cehennemin dibine de gitseniz, kapıda nöbet tutar yine beklerim."
Defne derin bir nefes alıp başını hafifçe geriye attı. Göğsü hızla kalkıp iniyordu. Mert’in bu pervasız, gözü kara sadakati içindeki bütün savunma mekanizmalarını darmadağın ediyordu. Elini Mert’in göğsünden yavaşça çekip adamın çenesine doğru kaydırdı. Başparmağıyla Mert’in sakallı yanağını okşadı.
"Yara izin geçmemiş," diye mırıldandı Defne, Mert’in omzuna bakarak.
"Gittiğin günkü kadar acıtmıyor artık," dedi Mert, gözleri Defne’nin dudaklarına kayarken. "Geldin ya... İyileştim ben."
Tam o sırada koridordan yaklaşan bot sesleri ve neşeli asker bağırışları duyuldu. Askeri karargahın o katı ve kaçınılmaz gerçekliği aralarındaki büyülü havayı bir anda yırttı.
Defne elini yavaşça Mert’in yüzünden çekti ama bakışlarını çekmedi. Bir adım geri çekilip duruşunu dikleştirdi, yine de gözlerindeki o ateş yerli yerinde duruyordu.
"Yarın sabah altıda içtimai alanda ol," dedi Defne, sesine o eski sert komutan tonunu geri getirerek ama gözleriyle bambaşka bir şey söyleyerek. "Pars Timi’nin başında görmek istiyorum seni."
Mert hafifçe gülümsedi. Sağ elini şakağına götürüp kusursuz bir selam çaktı:
"Baş üstüne komutanım."