Sabahın ilk ışıkları karargahın üzerindeki sis bulutunu henüz dağıtamamıştı. Saat tam 06:00'yı gösterdiğinde, dondurucu dağ havası içtimai alanındaki her askerin ciğerlerini yakıyordu.
Mert, Pars Timi’nin en önünde, çelik gibi bir duruşla yerini almıştı. Kolundaki sargıya rağmen askeri üniformasını üzerine geçirmiş olan Defne Üsteğmen, içtimai alanına adım attığında timdeki herkesin göğsü gururla kabardı. Üç haftalık ayrılıktan sonra komutanlarının karşısında durmak, her birine tarif edilmez bir güç veriyordu.
Defne, adımlarını kararlılıkla atarak timin karşısına geçti. Bakışları tek tek askerlerinin üzerinde gezindi, en son Mert’in gözlerinde durdu. Göz göze geldikleri o tek saniyelik anda, dün geceki fısıltıların ve tutkunun izi gizli bir kıvılcım gibi parlayıp söndü.
"Pars!" diye gürledi Defne. Sesi içtimai alanını bir tokat gibi yardı.
"Sağ ol!" yanıtı birden fazla boğazdan tek bir ses gibi yükseldi.
"Geçirdiğimiz zorlu sürecin ardından hepinizi dimdik karşımda görmek güzel. Ancak dinlenmek yok. Dağlar bizi bekler," dedi Defne.
Tam o sırada Yüzbaşı Barış, elinde kalın bir görev dosyasıyla yanlarına yaklaştı. Yüzündeki o soğuk ve kibirli ifade her zamanki yerindeydi. Bakışları kısa bir an Defne’nin sargılı koluna takılsa da üzerinde durmadı.
"İçtima bitti Üsteğmen," dedi Barış, sesindeki emredici tonla. "İstihbarattan acil kodlu sinyal geldi. Sınırın hemen ötesindeki 1042 Rakımlı Tepe mevkiinde örgütün üst düzey yöneticilerinden biri tespit edildi. İki saat içinde helikopterle bölgeye sızıyoruz. Timi derhal mühimmat ikmaline sok."
Mert’in kaşları hafifçe çatıldı. 1042 Rakımlı Tepe, arazisi son derece sarp ve pusuya son derece açık bir vadi tabanıydı. Yine de komutana itiraz etme hakkı yoktu.
Hazırlıklar jet hızıyla tamamlandı. Pars Timi, Yüzbaşı Barış ve Defne Üsteğmen komutasında helikoptere bindi. Pervane sesleri dağları inletirken, helikopter sınır hattının ötesine doğru süzüldü.
İndirme noktası, hedeflenen sığınağın iki kilometre kuzeyindeki kayalık alandı. Tim helikopterden süzülüp hemen çevre emniyeti aldı. Arazide yoğun bir sis vardı ve görüş mesafesi elli metreye kadar düşmüştü.
Defne elindeki arazi haritasına bakarak Mert’e yaklaştı. "Korkmaz, sol kanattan sızacağız. Sis bizim avantajımız ama boğazın girişine dikkat etmemiz lazım. Orası doğal bir kapan."
Mert başını salladı. "Haklısınız komutanım. Öncü olarak ben ve Sinan çıkalım, yolu temizleyelim."
Fakat tam o anda Yüzbaşı Barış araya girdi. Haritayı öfkeyle katlayıp beline soktu. "Vakit kaybediyoruz Üsteğmen! Hedef hareket halinde, kaçırmamamız lazım. Ön izlemeye gerek yok. Ana patikadan, hızlı hat üzerinde ilerliyoruz. Bütün tim arkamdan gelsin!"
Defne endişeyle araya girmeye çalıştı: "Komutanım, ana patika tamamen açık hedef. Vadide düşman unsurları olabilir, sol kanattaki kayalık örtüyü kullanmak daha güvenli."
Yüzbaşı Barış durup Defne’ye sert bir bakış attı. "Operasyonun sevk ve idaresi bende Üsteğmen! Benim emrim geçerlidir. İleri!"
Mert çenesini sıktı. Defne ile göz göze geldiler; ikisi de bu kararın ne kadar büyük bir risk taşıdığını biliyordu ama askeri hiyerarşi ellerini kollarını bağlıyordu.
Tim, Yüzbaşı Barış’ın ısrarıyla dar ve iki tarafı yüksek kayalıklarla çevrili ana patikaya girdi. Adımlar hızlandıkça etraftaki sessizlik daha da tekinsiz bir hal alıyordu. Kuş bile uçmuyordu.
Mert, tüfeğinin emniyetini kapatıp çevreyi tararken içindeki o uğursuz his her saniye daha da büyüyordu. "Komutanım," diye fısıldadı Defne’ye doğru. "Burada bir terslik var. Çok sessiz."
Daha cümlesini bitiremeden, kayalıkların tepesinden kulakları sağır eden bir patlama sesi yükseldi.
Tuzaklanmış bir el yapımı patlayıcı patlamıştı!
"Pusu! Çök, çök!" diye bağırdı Defne.
Kayalıkların her iki tarafından da üzerlerine adeta mermi yağmaya başladı. Ağır makineli tüfek sesleri ve roketatar patlamaları vadiyi cehenneme çevirdi. Yüzbaşı Barış’ın kestirmeden gitme kararı, Pars Timi’ni kusursuz bir çapraz ateş çemberinin tam ortasına düşürmüştü.
"Geri çekilin! Kayalıklara sığının!" diye bağırdı Barış ama artık çok geçti.
Sinan omzundan vurulup yere düştü. Mert anında öne atılıp Sinan’ı zırhlı yeleğinden tutarak bir kayanın arkasına çekti. Görkem ve Hakan yoğun baskı ateşi altında şarjör üstüne şarjör boşaltıyordu ama tepeyi tutmuş olan düşman sayısı katbakat fazlaydı.
Defne, kolundaki yara sebebiyle tüfeği tek eliyle destekleyerek ateş açıyor, bir yandan da timi sevk etmeye çalışıyordu. "Barış Komutanım! Destek unsurları için telsiz çağrısı yapın!"
"Sinyal kesici kullanıyorlar!" diye bağırdı telsizci er. "Karargahla temas kuramıyoruz!"
Etraflarındaki çember her geçen saniye biraz daha daralıyordu. Tepelerden aşağı onlarca terörist inmeye başladı. Mert vurulan askerleri korumak için göğsünü siper ediyor, Defne ise kalan son mermileriyle düşmanı püskürtmeye çalışıyordu. Ancak sayıca ve konumca olan ezici üstünlük kaçınılmazdı.
Bir roketatar mermisi tam bulundukları kayalığın dibinde patladı. Basıncın ve savrulan taş parçalarının etkisiyle Mert, Defne ve Yüzbaşı Barış farklı yönlere savruldu. Mert’in başı sert bir kayaya çarptı, gözlerinin önü karardı.
Kulaklarında çınlayan o ağır sesin ortasında, bilincini kaybetmeden önceki son anda gördüğü şey; onlarca eli silahlı militanın etraflarını sarmasıydı.
Defne, tüfeğinin dipçiğiyle üzerine gelen bir militanı devirmeye çalışsa da arkasından yaklaşan bir diğeri tüfeğin kabzasıyla başının arkasına sertçe vurdu. Defne yere yığıldı.
Yüzbaşı Barış, hatasının yarattığı o yıkıcı dehşet içinde silahını elinden bırakıp teslim olmak zorunda kaldı. Timin kalan üyeleri de yaralı ve mühimmatsız halde tek tek etkisiz hale getirildi.
Mert’in görüşü tamamen kararmadan önce son gördüğü şey, Defne’nin toz toprak içindeki yüzü ve üzerlerine kapatılan o siyah bez torbalar oldu.
Pars Timi, komutanlarının yaptığı bir hatanın bedelini ağır ödemiş; sınırın ötesinde, düşmana esir düşmüştü.