Defne’nin sözleri odada yankılandığı an, şaşkınlığın yerini yılların getirdiği o katıksız askeri disiplin aldı. Tim üyeleri, komutanlarının karşısında gururla çelik gibi dikleşti.
İlk olarak en baştaki Sinan bir adım öne çıktı. Postalları yere sertçe vururken sesi dinlenme odasının duvarlarında çınladı:
"Kıdemli Çavuş Sinan Akalın! Yozgat! Emredin Komutanım!"
Hemen ardından Hakan göğsünü kabartıp gürledi:
"Uzman Çavuş Hakan Ayaz! Sivas! Emredin Komutanım!"
Sıra Görkem’e geldiğinde genç askerin gözlerindeki o büyük gurur sesine yansıyordu:
"Uzman Çavuş Görkem Caymaz! Adana! Emredin Komutanım!"
Diğer tim üyeleri de sırayla, hiç aksatmadan ve aynı gür sesle tekmillerini dizdiler:
"Uzman Çavuş Murat Altın! Tokat! Emredin Komutanım!"
"Uzman Çavuş Burak Aksoy! Erzurum! Emredin Komutanım!"
"Çavuş Emre Uygun! Manisa! Emredin Komutanım!"
"Çavuş Serkan Ünal! Trabzon! Emredin Komutanım!"
Son olarak sıra Mert’e geldi. Mert, bir adım öne çıkıp tam Defne’nin karşısında durdu. Bakışları kadının gözlerinin içine kilitlenmişti. Sesinde hem bir askerin sarsılmaz sadakati hem de haftalardır içini kemiren o özlemin derin tınısı vardı:
"Kıdemli Uzman Çavuş Mert Korkmaz! İzmir! Emredin Komutanım!"
Odadaki tüm tekmiller bittiğinde, ortaya çıkan o devasa enerji adeta havadaki kasveti dağıtmıştı.
Defne, karşısında dimdik duran bu adamlara baktı. Sivil kıyafetlerinin, yorgunluğunun ve kolundaki ağır sargının arkasında bir komutanın gururu parıldıyordu. Bakışlarını Mert’ten ayırmadan, dudaklarının kenarındaki o hafif gülümsemeyi biraz daha belirginleştirdi.
"Rahat olun Pars," dedi Defne, sesi bu kez çok daha yumuşak ama bir o kadar mağrur çıkarak. "Görüyorum ki yokluğumda nöbet yeri boş kalmamış."