Aradan geçen üç hafta, karargahtaki herkes için bir yıldan daha uzun hissedilmişti. Dağların üzerindeki kar yavaş yavaş erimeye başlasa da karargaha çöken o ağır sessizlik bir türlü dağılmıyordu. Görev hâlâ gizliliğini koruyor, sınırın ötesinden tek bir haber dahi gelmiyordu.
Mert’in omzundaki yaraları kapanmış, dikişleri alınmıştı. Doktor sahaya çıkabileceğine dair raporu vermişti ama Mert’in zihnindeki yara her geçen gün biraz daha derinleşiyordu. Bu üç hafta boyunca her sabah atış alanında Pars Timi’ni pestili çıkana kadar çalıştırmış, Yüzbaşı Barış’ın koyduğu tüm ağır standartları timce eksiksiz yerine getirmişlerdi. Yüzbaşı bile artık Mert’in bu hırslı ve tavizsiz duruşu karşısında laf edecek tek bir açık bulamıyordu.
Akşamüstü içtima bittiğinde Mert, karargahın arka tarafındaki helikopter pistine doğru yürüdü. Hava kararmak üzereydi. Rüzgar, vadiden yukarı doğru soğuk soğuk esiyordu.
Elindeki sıcak çay bardağıyla pistin kenarındaki betona oturdu. Bakışları yine o değişmeyen noktaya, güneye, sınır dağlarına çakılı kaldı. Üç haftadır her akşam buraya geliyor, aynı noktaya bakıp aynı sessizliği dinliyordu.
Arkasından yaklaşan bot seslerini duydu ama dönüp bakmadı. Gelip yanına oturan kişi Sinan’dı.
"Geçici Yüzbaşı haftalık raporu merkeze bildirdi abi," dedi Sinan, gözlerini Mert’in baktığı dağlara dikerek. "Bizim çocukların performansı için 'kusursuz' yazmış. İstese de kusur bulamaz zaten. Canımızı çıkardın bu üç haftada."
Mert hafifçe gülümsedi ama gözlerindeki o dalgın ve yorgun ifade kaybolmadı.
"Kusursuz olmak zorundayız Sinan," dedi Mert, sesi rüzgarda neredeyse kaybolarak. "O geldiğinde time bakacak. Tek bir gevşeme, tek bir eksik görürse hesabını bize sorar. Ben ona söz verdim."
Sinan bacaklarını kendine doğru çekip iç geçirdi. "Üç hafta oldu abi... Hiç mi bir telsiz kestirmesi, bir istihbarat kırıntısı düşmez sistemlere?"
"Sızma görevi bu," dedi Mert, kendi içindeki şüpheleri bastırmak istercesine kendinden emin bir tonla. "Temas kurduğu an deşifre olur. Ses çıkarmıyorsa, hâlâ işini yapıyor demektir."
Mert bardağındaki çaydan bir yudum aldı. Çay soğumuştu. Tıpkı Defne’nin gittiği gün revir odasında yarım kalan o çay gibi...
Gözlerini kapatıp derin bir nefes çekti ciğerlerine. Üç hafta geçmişti ama Defne’nin kokusu, sesi, o son gece elini tutuşu dün gibi taze hissettiriyordu. Mert, cebinde artık kenarları tiftiklenmiş olan o küçük kağıt parçasına parmak ucuyla dokundu.
Zaman geçiyordu ama bu karargahta hiç kimse için hayat Defne dönmeden tam anlamıyla başlamayacaktı.