Mert’in dudakları Defne’ninkilerle buluştuğu an, karargah hastanesinin o soğuk ve antiseptik kokulu odası bir anda yok oldu. Ne omzunda zonklayan o keskin **şarapnel** acısı kalmıştı Mert’in zihninde ne de Defne’nin omuzlarındaki o ağır komutanlık yükü.
Aylardır sahadaki mermilerin, karargahtaki rütbe duvarlarının ve o dondurucu dağ soğuğunun arkasına sakladıkları her şey, bu tutkulu ve derin temasla bir bir döküldü. Defne, Mert’in elini sımsıkı tutarken diğer elini yavaşça adamın yanağına koydu. Parmakları Mert’in kirli sakallarında gezindi. Birkaç saniye boyunca zaman ikisi için tamamen durmuştu.
Defne, nefessiz kalarak geri çekildiğinde ikisi de soluk soluğaydı. Defne’nin gözleri nemli ama parıl parıldı; yanaklarına hafif bir kızıllık oturmuştu. Mert ise yüzündeki o sarsılmaz, gururlu gülümsemeyle doğrudan onun gözlerinin içine bakıyordu.
"Bu..." dedi Defne. Sesi neredeyse duyulmayacak bir fısıltıdan ibaretti. "Bu yaptığımız... Mayın tarlasının tam ortasına koşarak atlamaktı Korkmaz."
Mert, elini Defne’nin yanağından kaydırıp parmaklarını kadının parmaklarına kenetledi.
"O tarlada seninle patlamaya dünden razıyım ben," dedi Mert. Sesi pürüzsüz ve derin çıkıyordu. "Üsteğmenim deseler de komutanım deseler de fark etmez. Ben o kayalıkta gözlerimi açtığımda sadece seni gördüm Defne. Başka hiçbir şeyin önemi yok."
Defne derin bir nefes alıp başını hafifçe iki yana salladı ama gülümsedi. Sandalyesinde biraz daha öne kayıp başını Mert’in yaralı olmayan, sağlam omzuna yavaşça koydu. Üniformasının sertliği yoktu üzerinde; sadece iki insanın birbirine sığınışı vardı. Mert başını Defne’nin nemli saçlarına doğru eğdi, kokusunu içine çekti.
"Kışlaya dönünce bu işleri nasıl gizleyeceğimizi hiç bilmiyorum," dedi Defne, Mert’in göğsündeki ritmik kalp atışlarını dinleyerek.
Mert alçak sesle güldü. Göğsü hafifçe sarsılınca omzundaki yara sızladı ama çaktırmadı.
"Sahada düşmandan gizlenmeyi iyi biliriz komutanım," dedi Mert muzip bir tonla. "Karargah çocuk oyuncağı kalır. Hem... Sinan’a kapıyı çalmayı öğretirsek sorun kalmaz sanırım."
Defne başını kaldırıp Mert’e baktı. Hafifçe adamın göğsüne vurur gibi yaptı ama hemen ardından elini omzuna koydu. "Sinan’ı ilk eğitimde duman edeceğim zaten, orası kesin."
İkisi de sessizce kıkırdadı. Odadaki o ağır, fırtınalı havanın yerini huzurlu bir dinginlik almıştı. Dışarıda yağmur yavaş yavaş dinerken pencereye vuran damlaların sesi odanın tek fon müziğiydi.
Defne ayağa kalkıp Mert’in üzerindeki ince battaniyeyi göğsüne kadar örttü. Mert’in gözleri yavaş yavaş ağırlaşıyordu; kan kaybı ve verilen ağrı kesiciler nihayet etkisini gösteriyordu.
"Şimdi uyu," dedi Defne, adamın alnına hafif, yumuşak bir öpücük kondurarak. "Sabah ilk ışıklarla rapora başlayacağım. Yanında bir komutan değil, nöbetçi bir göz olacak."
Mert gözlerini kapatırken Defne’nin elini son bir kez sıktı. "İyi uykular... Defne."
Defne sandalyeye geri oturdu. Mert’in düzenli nefes alıp verişlerini izlerken elindeki çay bardağından bir yudum daha aldı.