Pervane sesleri karargah pistinde yavaşça kesilirken, sağlık ekipleri helikopterin kapısına yanaşmıştı bile. Mert, sedyeye yatmayı reddedip Hakan ve Görkem’in omuzlarına tutunarak yürümeyi tercih etti. Yüzü acıdan ve kan kaybından sapsarıydı ama çenesini sıkıp dik durmaktan ödün vermiyordu.
Defne, helikopterden inip doğrudan pistte bekleyen Albay Veysel’e tekmil verdi.
"142 rakımlı tepe emniyete alındı, konvoy karargaha intikal ettirildi komutanım. Timde can kaybı yok. Uzman Çavuş Mert Korkmaz el bombası patlamasında hafif şarapnel yarası aldı."
Albay Veysel, Defne’nin çamur ve barut isi içindeki yüzüne, ardından revire doğru yürüyen Mert’e baktı. Başını takdirle salladı.
"Güzel iş çıkardınız Üsteğmen. Timi revire çekin, gerekli tıbbi müdahaleler yapılsın. Yarın sabah detaylı raporu masamda istiyorum. Dinlenin."
"Emredersiniz komutanım!"
Gece yarısı saat 02:00’ydi. Karargah hastanesinin o keskin antiseptik kokulu koridorları sessizliğe gömülmüştü. Pars Timi’nin diğer üyeleri revirde pansumanlarını yaptırıp koğuşlarına çekilmişti.
Mert, müsabaka odasındaki tek kişilik yatakta, üst bedenindeki kamuflajı çıkarılmış, omzu ve böğrü sıkıca sarılmış halde yatıyordu. Lokal anestezinin etkisi yavaş yavaş geçerken, şarapnelin sızısı kemiklerine kadar işliyordu. Yine de gözlerini tavana dikmiş, uyumamıştı.
Kapı sessizce aralandı.
İçeri giren, üzerindeki çamurlu kıyafetleri değiştirip siyah bir tişört ve askeri pantolon giymiş olan Defne’ydi. Saçlarını nemli bir şekilde serbest bırakmıştı. Elinde iki küçük kağıt bardakta dumanı tüten çay vardı.
Mert başını yavaşça kapıya doğru çevirdi. Defne’yi gördüğü an gözlerindeki yorgun ifade kayboldu, yerini o bildik, derin ışıltıya bıraktı.
"Uyudun sanıyordum Korkmaz," dedi Defne, kapıyı arkasından hafifçe kapatarak. Adımlarını yatağın yanındaki komidine doğru attı ve çay bardaklarından birini masaya bıraktı.
Mert hafifçe doğrulmaya çalıştı ama omzundaki saplanmayla yüzünü buruşturdu. Defne anında öne atılıp elini Mert’in sağlam olan omzuna koydu, onu yavaşça geriye itti.
"Kımıldama " dedi Defne, sesi emir verir gibi çıksa da ellerinin dokunuşu son derece narindi. "Söz dinlememekte ısrarcısın."
"Siz buradayken uyumak vakit kaybı olurdu komutanım," dedi Mert, boğuk bir sesle gülümseyerek. Bakışları Defne’nin elindeki çay bardağına kaydı. "Söz verilen çay geldi demek?"
Defne sandalyeyi yatağın tam dibine çekti ve oturdu. Bardağı Mert’e uzattı. "Dağda verdiğim sözleri tutarım biliyorsun. Hem... Sıhhiyeci Görkem’den duydum. Şarapnel parçası iki santim daha sağa gelseydi omuz kapsülünü parçalayacakmış."
Mert çaydan bir yudum aldı. Gözlerini Defne’den ayırmadan bardağı komidine bıraktı. Yüzündeki o muzip ifade tamamen silindi.
"O bomba oraya düştüğünde iki seçeneğim vardı Defne," dedi Mert, sesi ilk kez bu kadar net ve rütbesizdi. "Ya kendimi koruyacaktım ya da seni. Bir an bile düşünmedim. Yine olsa yine aynısını yaparım."
Defne’nin nefesi boğazında düğümlendi. Oturduğu sandalyede Mert’e doğru biraz daha eğildi. Yüzü Mert’in yüzüne birkaç santim uzaktaydı. O odadaki, o dağdaki yarım kalan her şey bu küçük hastane odasında yeniden birikmişti.
"Bir daha asla kendini benim için öne atmayacaksın Mert," dedi Defne. Sesi bir fısıltıydı ama gözlerindeki yaşlar bu kez saklanmıyordu. "Ben senin komutanınım. Seni korumak benim görevim."
Mert yavaşça elini kaldırdı. Yaralı olmasına rağmen pes etmeyen parmaklarıyla Defne’nin elini kavradı. Sımsıkı kenetledi.
"Benim görevim de seni yaşatmak," dedi Mert. "Sadece komutanım olduğun için değil..."
Mert başını hafifçe kaldırıp Defne’nin dudaklarına doğru uzandı. Bu kez ne kapı çaldı, ne de bir siren çaldı. Gece, sadece ikisinin nefesine şahitlik etmek için durmuş gibiydi.