Saat henüz 05:30’du. Şafak sökmeden hemen önce, karargahın eğitim sahasını kaplayan buz gibi sis henüz dağılmamıştı. Ancak eğitim alanında yükselen o gür, tavizsiz ses çoktan karargahı uyandırmıştı.
"Daha hızlı! Dün çarşıda yediğiniz dönerleri kusana kadar koşacaksınız!"
Defne, üzerinde siyah termal askeri tişörtü, elinde kronometreyle parkurun kenarında dikiliyordu. Saçları sıkı bir at kuyruğu yapılmış, gözleri ise adeta bir şahin gibi parkurdaki her bir askerin adımı üzerindeydi.
Sinan, engelli duvardan atlarken dengesini kaybetti ama son anda toparlandı. Hakan soluk soluğa, çamurun içinde sürünerek tünelden çıkmaya çalışıyordu. Defne adımlarını fırlayarak tünelden çıkan Sinan’ın tepesine attı.
"Sinan! Engeli aşarken gövdeni açıkta bıraktın! Düşman seni bekler mi sanıyorsun? Şınav pozisyonu al, düş yirmi!"
"Sağ ol komutanım!" diye bağırdı Sinan, hiç ikiletmeden çamurun üzerine kapaklanıp şınav çekmeye başladı.
Defne parkurun diğer ucunda, tam teçhizat şekilde engelleri tereyağından kıl çeker gibi aşan Mert’e baktı. Mert, tüm ağırlığa rağmen akılalmaz bir hızla duvarı tırmanmış, tüfeğini emniyette tutarak kusursuz bir iniş yapmıştı. İki gün önceki çarşıda, o kafede oturan sivil adam gitmiş; yerine yine o çelik gibi asker gelmişti.
Mert bitiş çizgisine ulaşıp kronometreyi durduran Defne’nin karşısında durdu. Göğsü körük gibi kalkıp iniyor, şakaklarından terler süzülüyordu.
"Süre nasıl komutanım?" dedi Mert, nefes nefese ama hafif gururlu bir tonla.
Defne kronometreye baktı. Rekor dereceydi. Kafasını kaldırıp Mert’in gözlerine baktı, dudaklarının kenarı hafifçe seyridi. "Kabul edilebilir Uzman. Şimdi git timin başında dur, parkuru bitiremeyenlere rehberlik et."
"Emredersiniz komutanım." Mert topuklarını vurup ayrılırken, aralarındaki o gizli bakışma sadece bir saniye sürdü.
Saatler sonra, akşamın ilk karanlığı karargahın üzerine çöktüğünde eğitim tamamlanmış, tüm tim koğuşlara çekilmişti.
Defne, Bölük Komutanlığı odasındaki masasında oturmuş, eğitim raporlarını inceliyordu. Masanın üzerindeki lambanın loş ışığı odayı aydınlatıyordu. Dışarıda hafif bir yağmur başlamıştı; damlalar cama ritmik bir şekilde vuruyordu.
Kapı iki kez vuruldu.
"Gel," dedi Defne, gözlerini dosyadan kaldırmadan.
Kapı açıldı ve içeri Mert girdi. Üzerindeki çamurlu kamuflajı değiştirmiş, temiz üniformasını giymişti. Saçları hafif nemliydi. Elinde günün eğitim değerlendirme raporu vardı.
"Komutanım, timin parkur derecelerini ve mühimmat durumunu getirdim," dedi Mert. Kapıyı arkasından kapattı ama bu sefer kilide eli gitmedi, sadece tam kapattı.
"Masanın üzerine bırak Korkmaz," dedi Defne. Sesi yorgundu.
Mert masaya yaklaştı. Raporu bıraktı ama geri çekilmedi. Defne’nin şakaklarını ovduğunu, yorgunluktan gözlerini hafifçe kapattığını fark etti. Aralarındaki o resmiyet, gecenin ve yağmurun sesiyle birlikte yine buharlaşmaya başlamıştı.
Mert, masanın etrafından dolanarak Defne’nin tam yanına geldi. Defne başını kaldırıp şaşkınlıkla ona baktı.
"Sana gelebilirsin demedim Uzman," dedi Defne, sesine resmiyet katmaya çalışarak. Ama sesi titremişti.
"Çok yoruluyorsun Defne," dedi Mert alçak, derin bir sesle. İlk kez bu kadar yakınındaydı.
Mert yavaşça eğildi. Elini uzatarak Defne’nin masanın üzerinde duran elinin üzerine koydu. Sıcaklığı, Defne’nin buz gibi olmuş tenini anında yaktı. Defne nefesini tuttu. Eli kaçmak istedi ama Mert’in parmakları kenetlendi.
"Mert... Yapma," dedi Defne, fısıltıyla. Ama ne elini çekti ne de gözlerini adamın gözlerinden ayırabildi.
Mert diğer elini yavaşça uzatıp Defne’nin yanağına koydu. Başparmağı, Defne’nin elmacık kemiğinin üzerinde pürüzsüzce kaydı. Defne’nin gözleri bir anlığına kendiliğinden kapandı, bu dokunuşun sıcaklığına teslim oldu.
"Seni böyle görmeye dayanamıyorum," dedi Mert. Sesi bir itiraf gibi döküldü. Yüzünü Defne’nin yüzüne doğru yaklaştırdı.
Aralarındaki mesafe milimlere inmişti. İkisinin de nefesi birbirinin dudaklarına çarpıyordu. Yağmurun sesi dışarıda silinmiş, odadaki tek ses kalplerinin güm güm atışı olmuştu. Defne başını hafifçe kaldırdı, Mert gözlerini Defne’nin dudaklarına düşürdü. Mert, aralarındaki o son mesafeyi de kapatıp dudaklarını onunkiyle buluşturmak üzereyken...
TAK! TAK! TAK
Kapı aniden, hiç beklemedikleri bir sertlikle vuruldu.
"Komutanım! Sinan ben, acil bir durum var!"
O odadaki o büyülü, yakıcı atmosfer bir anda paramparça oldu.
Defne adeta elektrik çarpmış gibi geri çekildi, sandalyesini geriye iterek hızla ayağa kalktı. Yüzü anında al al olmuş, nefes nefese kalmıştı. Mert ise gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. İçindeki o hüsranı ve öfkeyi bastırmak için yumruklarını sıktı, başını yana sallayarak sabır diledi.
Defne elleriyle üniformasını ve saçlarını hızla düzeltti. Sesini toparlamaya çalışarak boğazını temizledi.
"G-gel Sinan!" dedi, sesi hafifçe çatlayarak.
Kapı biter bitmez açıldı. Sinan içeri daldı, elinde bir telsiz tutuyordu. İçerideki o yoğun, elektrikli havayı ve Mert’in kendisine attığı 'seni öldüreceğim' bakışını fark edemeyecek kadar heyecanlıydı.
"Komutanım kusura bakmayın böldüm ama!" dedi Sinan soluk soluğa. "Nizamiyeden aradılar. Albay Veysel karargaha giriş yapmış, beş dakikaya acil toplantı için odanızda olacakmış!"
Defne derin bir nefes alıp masanın arkasında dikleşti. Komutan kimliği anında geri gelmişti ama kalbinin atışı hala geçmemişti.
"Anlaşıldı Sinan. Hemen evrakları toparla, time de haber ver hazırda beklesinler."
"Emredersiniz komutanım!" Sinan selam verip hızla dışarı çıktı.
Odada yine yalnız kaldıklarında, Mert kapının yanında durup Defne’ye baktı. Yüzünde yarım kalmışlığın ve o kaçan anın getirdiği tatlı bir kabulleniş vardı.
"Ucuz yırttık komutanım," dedi Mert, sesi alaycı ama gözleri hala az önceki sıcaklığı taşıyordu.
Defne masanın üzerindeki dosyaları toplarken başını kaldırıp Mert’e baktı. Yanaklarındaki kırmızılık henüz geçmemişti ama dudaklarında gizli bir tebessüm vardı.
"Çık dışarı Korkmaz," dedi Defne, fısıltı gibi bir sesle. "Ve Albay gelmeden önce yüzündeki o ifadeyi düzelt."
Mert başıyla selam verip kapıdan çıkarken, ikisi de o büyünün bozulduğunu ama ateşin çoktan yakıldığını biliyordu.