Kafedeki o yoğun, elektrikli sessizlik aralarında asılı kalırken Defne boş kahve bardağını tabağına bıraktı. Mert’in gözlerindeki o keskin, tavizsiz bakışlar tam karşısındaydı. "Mayın tarlasında yürümeyi en iyi biz biliriz," derken sesindeki kendinden emin tonda en ufak bir tereddüt yoktu.
Defne hafifçe geriye yaslandı, derin bir nefes verip gülümsedi. "Sıradan bir adam olsan, bu özgüvenine küstahlık derdim Korkmaz."
Mert bıyık altından güldü. "Sıradan bir adam olsaydım, şu an bu masada oturuyor olmazdım komutanım."
"Orası kesin," dedi Defne. Deri ceketinin fermuarını hafifçe yukarı çekip masadaki telefonunu aldı. Saat öğleden sonrayı geçiyordu. Güneş şehir merkezindeki binaların arkasına doğru süzülürken, caddenin ışıkları tek tek yanmaya başlamıştı.
"Bizim çocukların devreleri yanmadan toparlasak iyi olacak," dedi Defne, masaya bir miktar para bırakarak. "Sinan ikinci porsiyon döneri gömdüyse çarşının ortasında sızıp kalabilir."
Mert de ayağa kalktı, ceketini giyerken Defne’nin masaya bıraktığı parayı hafifçe geri itti. "İzin verin, bu sefer benden olsun. Çay borcumun yanına kahveyi de eklemiş olalım."
Defne tam itiraz edecekken Mert’in gözlerindeki o kararlı ifadeyi gördü ve üstelemeyip başıyla onayladı. İkisi birlikte kafeden çıkıp caddenin serin havasına adım attılar.
Akşam rüzgarı Defne’nin saçlarını hafifçe uçururken, ikisi yan yana yürümeye başladı. Sivil kıyafetler içinde, omuz omuza caddede adımlarken dışarıdan bakıldığında son derece uyumlu, dikkat çekici bir çift gibi duruyorlardı. Yoldan geçen birkaç kişinin bakışları üzerlerinde toplansa da ikisi de bunu umursamadı.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordu Mert, ellerini montunun ceplerine sokarak.
"Görkem’e konum attım. Meydandaki büyük çeşmenin orada buluşacağız," dedi Defne.
Birkaç dakika sonra meydandaki kalabalığın arasında Pars Timi’nin geri kalanı göründü. Sinan elinde koca bir kağıt helvayla sırıtıyor, Hakan ise aldığı yeni spor ayakkabı kutusunu taşıyordu.
Sinan onları yan yana görünce gözleri büyüdü. "Ooo komutanım! Mert Abi’yle karşılaştınız demek?"
Defne anında o profesyonel duruşuna büründü, yüzündeki ifadenin bir milim bile kaymasına izin vermedi. "Kafede rastlaştık Sinan. Bakıyorum da çarşının altını üstüne getirmişsiniz. Yüzünüzdeki bu neşeyi yarın sabahki 10 kilometre parkur koşusunda da görmek isterim."
Sinan’ın elindeki kağıt helva adeta boğazına dizildi. Hakan ise hemen toparlanıp dikleşti. "Emredersiniz komutanım! Parkurun canına okuruz!"
Mert, çocukların bu hallerine içten içe gülerken Defne’ye çaktırmadan bir bakış attı. Kadın yine tek bir cümleyle komutan moduna geçmeyi başarmıştı ama Mert, o sert kabuğun altındaki sıcaklığı bir kez tatmıştı artık.
"Bölüğe dönüş saati 19:00," dedi Defne, kolundaki saate bakarak. "Servis aracı 15 dakika sonra kalkıyor. Herkes toparlansın."
"Baş üstüne komutanım!"
Askerler servise doğru ilerlerken Mert bir an için geride kaldı, Defne’nin hemen yanında durdu. Sesi sadece Defne’nin duyabileceği kadar alçaktı:
"Mayın tarlasındaki ilk adımı kazasız atlattık sayılır."
Defne başını çevirip Mert’in gözlerine baktı. Dudaklarının kenarında, dünkü o çamurlu sahadan ve bugünkü kafeden izler taşıyan çok hafif bir gülümseme belirdi.
"Daha yolun başındayız Korkmaz," dedi Defne fısıltıyla. "Dikkat et, bastığın yere çok güvenme."
Mert’in gözleri parıldadı. Topuklarını birbirine vurup hafifçe başıyla selam verdi. "Ben bastığım yere değil, yanımda yürüyene güvenirim komutanım."
Defne arkasını dönüp servise doğru adımlarken, içindeki o garip, tatlı sıcaklık dondurucu akşam rüzgarını bile unutturmaya yetiyordu.