Aylardır dondurucu dağ havasına, üniforma kokusuna ve askeri disipline hapsolmuş Pars Timi için şehir merkezinin cıvıl cıvıl kalabalığı adeta bir rüya gibiydi. Sabah içtimasının ardından sivilleri çeken ekip, kendilerini merkezin caddelerine atmıştı.
Sinan ve Hakan, izin gününün hakkını vermek için gözlerine kestirdikleri bir restoranda dönerleri sipariş etmiş, yan masadaki üniversiteli kızlarla göz teması kurma yarışına girmişlerdi bile. Sinan, askeri hikayelerini hafiften abartarak anlatıyor, kızların kıkırdamaları arasında Hakan ise çaktırmadan saçını başını düzeltip karizma yapmaya çalışıyordu. Görkem ve Burak ise çarşının altını üstüne getirip alışverişin tadını çıkarıyordu.
Aynı saatlerde, caddenin biraz ilerisindeki daha sakin ve şık bir kafede ise zaman farklı akıyordu.
Defne, üzerindeki siyah deri ceket, boğazlı kazak ve kot pantolonuyla askeriye dışındaki o zarif ama yine de kendinden emin duruşunu sergiliyordu. Cam kenarındaki masada oturmuş, önündeki filtre kahveden küçük yudumlar alarak dışarıdaki kalabalığı izliyordu. Telefonuna gelen e-postaları kontrol ederken, haftalar sonra ilk kez omuzlarındaki o ağır yükün hafiflediğini hissediyordu.
"Yalnız oturmak için fazla güzel bir gün değil mi komutanım?"
Tanıdık, derin ve hafif muzip ses tonu tam tepesinden geldiğinde Defne başını kaldırdı.
Mert, koyu renk deri montu, siyah tişörtü ve rahat kotuyla tam karşısında dikiliyordu. Askeri üniformanın gizlediği o geniş omuzları ve yapılı fiziği, sivil kıyafetler içinde çok daha dikkat çekici duruyordu. Dağdaki o barut karası yüzü gitmiş, yerine sinekkaydı tıraşıyla son derece karizmatik bir adam gelmişti.
Defne bir an için adamın bu sivil haline bakakaldı ama çabuk toparlandı. Kahve bardağını masaya bırakıp tek kaşını kaldırdı.
"Korkmaz?" dedi Defne, dudaklarının kenarındaki gizli tebessümle. "Seninkiler aşağıda kızlara laf atıp döner gömüyordu, senin ne işin var burada?"
Mert hafifçe gülümsedi. Sandalyeyi çekip izin istemeden Defne’nin tam karşısına oturdu. "Bizim çocukların lise talebesi gibi kız peşinde koşma seanslarına katlanamadım diyelim. Şehirde turlarken camdan birini gördüm... Baktım bizim sert Üsteğmen, yalnız başına kahve yudumluyor. Dedim bir selam vereyim."
Garson yaklaşıp Mert’in siparişini sorduğunda, Mert gözlerini Defne’den ayırmadan yanıtladı: "Bana da bir sade Türk kahvesi, teşekkürler."
Garson uzaklaştığında ortamda birkaç saniyelik tatlı bir sessizlik oldu. Sahadaki o hiyerarşik bağ, sivil kıyafetlerin ve bir kafenin sıcaklığı içinde yerini iki yetişkin insan arasındaki o çekime bırakmıştı.
"Nasıl hissettiriyor?" diye sordu Mert, kollarını masaya dayayıp Defne’ye doğru biraz eğilerek.
"Ne nasıl hissettiriyor?"
"Üniformasız olmak. Rütbeleri, omuzundaki yıldızları bir günlüğüne de olsa kışlada bırakmak..."
Defne bakışlarını kahvesine düşürdü. "Garip," dedi samimiyetle. "Bazen kendimi o kadar kaptırıyorum ki sivil hayatta da insanlara emir verecekmişim gibi geliyor. Ama güzel... Kafamı dinlemek iyi geldi."
Mert’in kahvesi geldiğinde, fincanı eline alıp Defne’ye doğru hafifçe kaldırdı. "Sivil hayatın Defne’sine o zaman."
Defne de bardağını kaldırdı. "Sivil hayatın Mert’ine."
Mert kahvesinden bir yudum alıp arkasına yaslandı. Gözleri Defne’nin yüzünde gezindi; saçlarının rüzgarda dalgalanışına, yüzündeki o dingin ifadeye baktı. "Biliyor musun," dedi sesi fısıltı gibi düşerken. "Üniforma sana çok yakışıyor ama... sivil halin tehlikeli derecede güzelmiş Üsteğmenim."
Defne bir an bocaladı. Yanaklarına hafif bir sıcaklık yayıldı ama o komutan özgüvenini çabuk topladı. Kahvesinden bir yudum alıp gözlerini Mert’in gözlerine dikti.
"Sınırları zorluyorsun Uzman Çavuş," dedi Defne, alaycı ama kışkırtıcı bir tonla. "Kışlaya dönünce bu iltifatın hesabını içtima alanında sorarım."
Mert derin bir kahkaha attı. "Ceza sürünmekse, ben dünden razıyım komutanım."
Mert’in kahkahası kafenin gürültüsü arasında kaybolurken, Defne gözlerini devirip gülümsedi. Aralarındaki o rütbe duvarı sivil hayatta tamamen saydamlaşmış, yerini flörtöz ama bir o kadar da olgun bir çekime bırakmıştı.
Mert kahvesinden bir yudum daha alıp fincanı masaya bıraktı. Bakışlarını Defne’nin gözlerinden bir an olsun ayırmıyordu.
"Eee," dedi Mert, sandalyesine biraz daha kurulurken. "Kışladaki o çelik komutanı bir kenara bıraktığımıza göre... Defne Yalçın yalnız kalınca ne yapar? Şehirde bir günü nasıl geçer mesela?"
Defne kahve bardağını iki eliyle kavradı. Deri ceketinin yakasını hafifçe düzeltirken gözleri sokağa kaydı.
"Çok sıra dışı şeyler bekleme Korkmaz," dedi Defne, hafif bir tebessümle. "Genelde sakin yerleri severim. Kitapçılara uğrarım, sahafları gezerim. Bir de yalnız yürümeyi severim. Bazen saatlerce kulaklığımı takıp şehri adımlarım. Sen ne yaparsın? Çocuklarla takılmadığın zamanlarda?"
Mert dürüstçe gülümsedi. "Ben pek duramam öyle bir yerde. Motorum var, fırsat buldukça atlar dağ bayır gezerim. Ya da bir tamirhaneye girer, akşama kadar ellerimi yağa pasa bulayarak kafa boşaltırım. Mekanik işler iyi gelir bana. Bir şeyi tamir etmek, çalışır hale getirmek... İnsana kontrolün kendisinde olduğunu hissettiriyor."
Defne tek kaşını kaldırıp Mert’in ellerine baktı. Parmak boğumlarındaki o küçük çizikler ve çatışmanın izleri hala belliydi.
"Tamirci bir uzman çavuş..." dedi Defne, sesine tatlı bir alay katarak. "Motorun olduğunu bilmiyordum ama şaşırtmadı. Tam senden beklenecek bir tutku."
"Bir gün arkama atarsam şaşırmazsın o zaman," dedi Mert hiç istifini bozmadan, gözlerinin içi gülerek. "Kaskı takarız, rüzgara süreriz. Ceza niyetine kabul edersen tabii."
Defne hafifçe kıkırdadı. "Rüyanda görürsün Korkmaz. Bir üsteğmeni motora bindirmek o kadar kolay değil."
"Zor olan şeyleri severim komutanım, biliyorsun," dedi Mert, sesi biraz daha derinleşip fısıltıya dönerken. Masanın üzerindeki elini hafifçe Defne’nin kahve bardağını tutan eline doğru yaklaştırdı. Dokunmadı ama aralarındaki mesafe santimlere indi. "Sahada da zor olanı başarmıyor muyuz zaten?"
Defne, Mert’in elinin sıcaklığını hissettiği an nefesini tuttu. Kalbi askeri bir operasyondakinden daha hızlı atmaya başlamıştı. Bakışları Mert’in güçlü eline, ardından o çelik gibi keskin gözlerine kaydı.
"Sahayla burayı karıştırma Mert," dedi Defne. İlk kez adıyla hitap etmişti. Sesi fısıltı gibi ama yakıcıydı. "Sahada kurallar net. Burası ise... Mayın tarlası gibi."
Mert, adını onun dudaklarından duyduğu an gözlerindeki ifade derinleşti. Yüzündeki o alaycı tebessüm yerini tamamen ciddi, koruyucu ve arzulu bir bakışa bıraktı.
"Mayın tarlasında yürümeyi en iyi biz biliriz Defne," dedi Mert, geri adım atmadan. "Yeter ki adımlarımızı nereye atacağımızı bilelim."
Defne başını hafifçe salladı, bakışlarını kaçırmadan kahvesinden son yudumu aldı. Aralarındaki bu sessiz anlaşma, yaklaşan fırtınanın habercisi gibi kafenin ortasında asılı kaldı.