Salondaki barların arasında atılan o iki adım, Tomris’in zihnindeki en büyük barajı yıkmıştı. Ancak güvenli bir parkenin üzerinde, aynaların karşısında durmakla dışarıdaki hayatın engebelerine basmak aynı şey değildi.
Ertesi gün öğleden sonra, bahçenin mermer verandasında hummalı bir hazırlık vardı.
Tomris, tekerlekli sandalyesinde oturuyordu ama bu kez ayaklarında spor ayakkabıları, kollarında ise ergonomik, siyah metal kanedyenler takılıydı. Parmakları tutacakları öyle bir hırsla sıkıyordu ki boğumları bembeyaz kesilmişti.
Hemen önünde, verandadan çimlere inen tek basamaklı mermer eşik duruyordu.
"Acele etmek yok," dedi Pamir. Verandanın hemen altındaki çakıl taşlı yolda, Tomris’in tam karşısında duruyordu. Kolları iki yana hafifçe açık, gözleri Tomris’in diz kapaklarındaydı. Bir korumanın tetikteki dikkatiyle değil, hayatını adadığı insanın her nefesini ezbere bilen bir adamın sükunetiyle bekliyordu.
Uzay ise sandalyenin hemen arkasında, ellerini Tomris’in omuzlarına koymuştu. Eğilip kulağına fısıldadı: "Aşağıda düşersen çimlere yuvarlanırsın en fazla. Hem baksana, çimler yeni biçilmiş, mis gibi kokuyor. Beraber yuvarlanırız, dert etme."
Tomris hafifçe güldü ama gözlerini o tek basamaktan ayıramadı. "Bir yıl önce bu bahçede koşarak arabaya biniyordunuz. Bense arkamdan gelen kurşunların sesini bile duyamayacak kadar hissizdim."
"O bir yıl önceydi Tomris," dedi Pamir, sesi Boğaz’ın rüzgârı gibi yumuşak ama derindi. "Şimdi buradasın. Ve o toprak seni bekliyor."
Tomris derin bir soluk aldı. Kanedyenleri mermere sağlamca bastırdı. Ağırlığını kollarına vererek kalçasını sandalyeden kaldırdı. Bacakları bir anlığına titredi; omuriliğindeki o eski ameliyat yerinde hafif, sızlatan bir gerilme hissetti ama geri adım atmadı.
Doğruldu.
Boyu, aylardır ilk kez Uzay’ın göğüs hizasına, Pamir’in omuz boyuna ulaştı. Dünyaya yeniden yukarıdan bakmanın yarattığı hafif bir baş dönmesi dalgası geçti zihninden.
"Çok iyisin," dedi Uzay geri çekilerek. "Şimdi basamağı geç."
Tomris sağ kanedyeni bir adım ileri, basamağın altındaki çakıllı toprağa sapladı. Ardından sağ ayağını boşluğa bıraktı. Tabanı küçük çakıl taşlarına bastığında, taşların sertliğini, altındaki toprağın nemini tabanındaki sinirlerin ucunda hissetti.
O an gözleri doldu. Gerçek bir temas, gerçek bir duyu.
Sol ayağını da yanına indirdi. Artık tekerlekli sandalyenin menzilinden tamamen çıkmış, yalı bahçesinin ortasında, kendi bacaklarının taşıdığı gövdesiyle duruyordu. Rüzgâr saçlarını savururken dengesi hafifçe arkaya kayar gibi oldu.
Pamir tek bir saniye bile gecikmeden bir adım öne çıktı; Tomris’i düşürmedi ama taşımadı da. Sadece belinin arkasına elini bir kalkan gibi koyarak dengesini bulmasını sağladı.
"Tuttum seni," dedi Pamir fısıltıyla.
Tomris başını kaldırıp gökyüzüne, ardından Boğaz’ın pırıl pırıl sularına baktı. Dudaklarında bir yıldır ilk kez böylesine eksiksiz, böylesine hür bir gülümseme belirdi.
"Yürüyorum Pamir..." dedi, gözyaşları yanaklarından çenesine akarken. "Gerçekten yürüyorum."
Uzay arkalarından gelip ikisinin de omzuna kollarını doladı; Boğaz’ın serin esintisi, yalıyı saran bütün o geçmiş acıları alıp uzaklara taşırken bahçede sadece üçünün birbirine karışan nefesleri kaldı.