Yalının koridorlarını saran kesif barut kokusu ve dökülen alçı tozları havada asılı duruyordu. Sadık’ın adamları alt katta kırılan camları tahta plakalarla kapatırken, bahçede can veren iki saldırganın cesedi çoktan arka kapıdan uzaklaştırılmıştı.
Yukarıda, gardırobun kenarında tir tir titreyen Tomris’i yerden Pamir kaldırdı; kucağına alıp usulca yatağa bıraktı. Tomris’in yüzü kireç gibiydi, gözlerini duvardaki mermi deliğinden ayıramıyordu.
"Geçti... Püskürttüler," dedi Pamir, Tomris’in buz kesmiş ellerini ovuşturarak. Ama kendi kalbi de göğüs kafesini parçalayacak gibi atıyordu.
Uzay ise yanağındaki sızlayan sıyrığı elinin tersiyle sildi. Yüzündeki kanı umursamadan odadan fırladı. Merdivenlerden inerken basamaklardaki boş kovanlar ayakkabısının altında ezilip metalik sesler çıkarıyordu.
Salona girdiğinde annesini elinde yarım kalmış bir bardak suyla, Sadık’tan tekmil alırken buldu. Fakat Uzay’ın gözü annesinde değil, salonun en karanlık köşesinde, kütüphanenin kapısına yaslanmış duran babasındaydı.
Cevdet Bey’in telefonu kulağındaydı; fısıltıyla konuşuyor, etrafı kolaçan ediyordu. Yüzünde çatışmanın getirdiği bir şoktan ziyade, yakalanmış bir suçlunun soğuk terleri vardı.
Uzay parmak ucunda kütüphaneye yaklaştı. Ahşap kapının aralığından babasının titreyen fısıltısını duydu:
"Size Tomris’in odasının nerede olduğunu söyledim... Neden kış bahçesinden girdiniz?! Sadık’ın adamları burada, delirdiniz mi siz? Handan beni öldürür... Anlaşmamız bu değildi!"
Uzay’ın başından aşağı kaynar sular döküldü. Kulaklarındaki zonklama bir anda bütün salonun gürültüsünü bastırdı. Kapıyı var gücüyle tekmeleyerek içeri daldı.
"Sen ne dedin?!"
Cevdet Bey telefonu elinden düşürdü. Cihaz halının üzerine çarpıp sessizliğe gömülürken, Uzay iki adımda babasının yakasına yapıştı. Gözleri kan çanağına dönmüştü, öfkesi boğazını yırtıyordu:
"Tomris’in odasını mı verdin onlara?! Kendi aileni mi sattın sen?!"
"Uzay, dur... Dinle, öyle değil!" diye kekeledi Cevdet Bey, oğlunun ellerinden kurtulmaya çalışarak. "Sizi korumak için... Tomris’i alıp götürselerdi bize dokunmayacaklardı! Hepimizi öldürecekler oğlum, anlamıyorsun!"
"Kapa çeneni!" diye kükredi Uzay. Babasını kitaplığa doğru sertçe savurdu. O sırada kapıda beliren Handan Hanım, oğlunun feryadıyla donakaldı.
Uzay yerdeki telefonu tekmesiyle ezdi, ardından arkasını dönüp annesine baktı. Sesi nefretle ve kırgınlıkla titriyordu: "Korumak istediğin koca bu mu anne? İçerideki köstebek babam!"
Fakat yalıdaki bu iç hesaplaşma, dışarıdaki karanlığın en büyük fırsatıydı. Bahçedeki kargaşadan ve dikkatlerin salona toplanmasından faydalanan bir gölge, yalının arka balkonundaki yangın merdiveninden üst kata, Tomris’in odasının açık balkon kapısına doğru sessizce tırmanıyordu.