Uçurumun dibindeki çam ağaçlarının arasına gömülmüş hurda yığınından ince bir duman yükseliyordu. Radyatörden sızan suyun sıcak metale değdikçe çıkardığı o cılız "cıs" sesi, ormanın derin sessizliğinde duyulan tek şeydi.
Zaman kavramı yitip gitmişti. Dakikalar mı geçmişti yoksa saatler mi, belli değildi.
Uzaklardan, çok uzaklardan önce bir uğultu belirdi. Ardından dağ yolunun virajlarında yankılanan, kırmızı ve mavi ışıkların sisin içinden süzüldüğü o kulak tırmalayıcı sesler: Ambulanslar, itfaiye ve polis sirenleri... Geceyi yırtan o tiz çığlıklar hızla yaklaşıyordu. Kurtarma ekiplerinin telaşlı anonsları, telsiz cızırtıları, uçurumun kenarında duran araçların fren sesleri...
Ama arabanın içinde artık hiç kimse o sesleri duymuyordu.
Ön koltukta, cam kırıklarının ve açılmamış hava yastıklarının arasında başı cansızca duran Demir Bey için sirenler çok geç kalmıştı. Yanında, göğsüne dökülen cam taneleriyle bir daha asla uyanmayacak olan Leyla Hanım da artık o gürültüyü işitmiyordu. Parmakları arasına sıkışmış güneş gözlüğü, biraz önce konuştukları o neşeli tatil hayalinin buz gibi bir kanıtı olarak duruyordu sadece.
Yukarıdan fener ışıkları sarkıtıldı. Yamaçtan aşağı inen botların kayalara çarparak çıkardığı sesler yaklaştı.
"Buradalar! Aracı bulduk!" diye bağırdı bir kurtarma görevlisi. "Aşağıya sedye indirin, çabuk!"
Işık demetleri hurdaya dönmüş arka koltuğa vurduğunda, Tomris’in açık ama bir noktaya kilitlenmiş gözleri aydınlandı. Gözbebekleri fenerin ışığına tepki vermiyordu. Kulaklarındaki o sonsuz uğultu, dışarıdaki tüm gürültüyü yutmuştu. Ne babasının adını haykıran görevlileri duyabiliyordu ne de kesici aletlerin kaportayı parçalayan korkunç sesini.
Bir sağlık görevlisi eğilip Tomris’in boynuna iki parmağını bastırdı.
"Nabız çok zayıf! Kız yaşıyor! Hemen hidrolik makası getirin, bacakları sıkışmış!"
Görevlinin eli Tomris’in dizine, ardından baldırına sertçe dokundu. "Beni duyuyor musun? Ayaklarını hissediyor musun?"
Tomris’in göz kapakları hafifçe titredi ama tek bir tepki bile vermedi. Hissetmiyordu. Bacaklarını değil; ne görevlinin telaşla bağıran sesini, ne yanındaki anne babasının cansız bedenlerinin çıkarılışını ne de göğsüne dolan dondurucu dağ havasını...
Dünya onun için sesini tamamen kısmıştı.
Sedye yukarı çekilirken, ambulansın mavi ışığı Tomris’in yüzüne son bir kez vurdu. Artık geride ne duyulacak bir ses ne de hissedilecek bir hayat kalmıştı; sadece zihnine kazınan o kurşun sesleri ve başlayan derin, dilsiz bir karanlık.