Odanın içindeki o çocuksu uğultu, Tomris’in kıkırtıları ve Uzay’ın yatakta tepinirken çıkardığı kahkahalar bir anda havada asılı kaldı.
Komodinin kenarında, şarj kablosuna bağlı duran telefonun ekranı beyaz bir şimşek gibi parladı. Ardından masanın ahşap zeminini sarsan, kuru ve mekanik iki kısa titreşim duyuldu.
Bzzzt. Bzzzt.
Normal bir günde, sıradan bir mesaj sesi böylesi neşeli bir odayı asla etkilemezdi. Fakat kazadan bu yana Tomris’in dünyayla bütün bağları kopmuştu; eski hattı kapalıydı, rehberindeki neredeyse hiç kimse onun bu özel, yeni numarasını bilmiyordu.
Uzay’ın yüzündeki sırıtış yavaşça söndü. Pamir yaslandığı duvardan bir adım öne çıktı; gözleri refleks olarak komodindeki ekrana kilitlendi.
Tomris, tavşan tulumunun kapüşonunu hafifçe geriye itti. Odayı ısıtan bütün o neşe, tek bir saniyede çekilip gitmiş, yerini boğazı kurutan bir ayaza bırakmıştı. Sandalyesinin joystick’ini milimetrik bir hareketle ileri itti, komodine doğru uzandı. Titreyen parmaklarıyla telefonu eline aldı.
Ekranda kayıtlı olmayan, gizli bir sunucu üzerinden yönlendirildiği belli olan tanımsız bir numara vardı. Bildirim çubuğunda ise sadece dört kelime parlıyordu:
"Yaşadığını biliyorum."
O iki kelime, odadaki bütün kahkahayı keskin bir kılıç gibi ortadan ikiye yardı.
Tomris’in göz bebekleri dehşetle büyüdü. Ekrandaki harfler sanki zihninde yankılanan bir silah sesine, o kaza gecesi camların patlama anına dönüştü. Nefesi gırtlağına tıkandı; göğsü hızla inip kalkmaya başlarken parmaklarının bağı çözüldü ve telefon kucağına, pembe peluş tulumun üzerine düştü.
"Tomris?" dedi Pamir, sesi bıçak gibi keskinleşerek. İki adımda sandalyesinin yanına vardı, Tomris’in kucağındaki telefonu kaptığı gibi ekrana baktı.
Pamir’in çenesi kilitlendi, boynundaki damarlar bir anda dışarı fırladı. Ekrandaki o dört kelimeyi okuduğu an, gözlerindeki o şefkatli ifade yerini öldürücü bir karanlığa bıraktı. Göğsündeki dikişlerin sızısı bile bir anda buharlaştı.
Uzay yataktan fırladı, Pamir’in omzunun üzerinden ekrana baktı. "Ne bu? Kim bu şerefsiz?!" diye haykırdı, öfkeden sesi titreyerek.
Tomris’in dudaklarındaki o canlı pembelik tamamen çekilmiş, teni kireç gibi bembeyaz olmuştu. Bacaklarındaki hissizliği unutturan o sıcak yuva, bir saniye içinde etrafı sarılmış bir kapana dönüşmüştü. O kaza tesadüf değildi; arkasındaki gölgeler sadece holdingin peşinde değil, doğrudan onun canının peşindeydi.
Tam o sırada, bahçeden demir kapıların açılma gıcırtısı ve yalıya yanaşan siyah zırhlı araçların tekerlek sesleri yukarı kadar ulaştı. Dışarıda yeni bir ordu mevzilenirken, içerideki üç gencin dünyası o tek mesajla geri dönülmez bir savaşın ortasına fırlatılmıştı.