Tomris, kollarını ve gövdesini o pofuduk pembe kumaşın içine geçirip fermuarını çenesine kadar çekti. Bacakları yine cansızca kumaşın içinde kaybolmuştu ama tulumun o tanıdık, yumuşacık sıcaklığı göğsündeki sızıyı hafifletmeye yetmişti. Başlığını da kafasına geçirip devasa tavşan kulaklarını iki yana düşürdü, kollarını göğsünde kavuşturup çenesini yukarı kaldırdı.
"Dönebilirsiniz şapşallar," dedi, sesine yapmacık bir ciddiyet katarak.
Uzay ve Pamir aynı anda arkalarını döndüler.
Uzay’ın gözleri Tomris’in üzerindeki o devasa pembe tavşana, kafasından sarkan uzun kulaklara ve Tomris’in o kraliçe edasıyla diktiği çenesine takıldığı an, odadaki hava bir anda patladı. Uzay iki büklüm oldu, dizlerine vura vura öyle bir kahkaha tufanına tutuldu ki neredeyse nefesi tıkandı.
"İnanamıyorum!" diye haykırdı Uzay, kahkahalarının arasından zorlukla konuşarak. "Koskoca holding veliahdı, Demir Bey'in biricik kızı... Karşımda dev bir Nesquik tavşanı gibi duruyor! Ponpon nerede ponpon? Arkana bakayım çabuk!"
"Gülme be!" diye çıkıştı Tomris. Yanakları utançtan ve öfkeden al al olmuştu. Sandalyesinin joystick’ini sertçe ileri itip Uzay’ın ayak ucuna kadar sürdü. "Gülmesene geri zekâlı! Bir daha tek bir kelime edersen o kulakları tek tek ağzına tıkarım senin!"
"Tamam tamam, vurma pamuk prenses tavşan!" diyen Uzay, kendini yatağın üzerine atıp kahkahalarla debelenmeye devam etti. "Havuç ister misin canım? Bahçeden koparayım mı iki tane?"
Tomris yastıklardan birini kaptığı gibi var gücüyle Uzay’ın suratına fırlattı. "Uzay, yemin ederim seni bu sandalyeyle ezerim!"
Pamir ise kapının yanındaki duvara yaslanmış, kollarını göğsünde bağlamış halde sadece onları izliyordu. Günlerdir bu odada soludukları o hastane kokusunu, mezarlıktaki o çamurlu kabusu ve bahçedeki gerilimi hatırladı. Şimdi ise karşısında biri yatakta kahkahadan kıvranan, diğeri tavşan tulumuyla ona yastık fırlatıp tehditler savuran iki insan vardı. Pamir’in dudakları sıcacık bir tebessümle aralandı; başını iki yana sallayarak kısık, huzurlu bir kahkaha koyuverdi. Uzun zamandır göğsünün bu kadar hafiflediğini hissetmemişti.
O sırada, odanın yarı aralık duran kapısının eşiğinde sessiz bir gölge belirdi.
Gelen Handan Hanım’dı. Bahçedeki o fırtınanın, korumaların arasına ördüğü o kanlı sırların ardından çocukların ne yaptığını kontrol etmek, içindeki vicdan azabını biraz olsun bastırmak için yukarı çıkmıştı.
Kapı aralığından içeriye baktığında adımları durdu.
Yatakta kahkahalarla gülen oğlunu, duvara yaslanıp gözlerinin içi parlayan Pamir’i ve o pembe tulumun içinde hayat dolu gözleriyle didişen yeğenini gördü. Tomris’in yüzündeki o canlılık, kardeşinin hatırasını bir anlığına canlandırır gibiydi.
Handan Hanım elini kalbine bastırdı. Göz pınarlarından sessizce süzülen tek bir damla yaşı yanağından silerken, dudaklarında kırılgan ama minnet dolu bir gülümseme belirdi. Çocukların bu masum neşesi, alt katta verdikleri o karanlık savaşın tek ve en büyük sebebiydi; ne pahasına olursa olsun o kapıyı korumaya yemin etti. İçerideki kahkaha seslerini bölmemek için ayaklarının ucuna basarak, geldiği gibi sessizce koridorda geri çekildi.