Tomris yatakta sırtını yastıklara yaslamış, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Yüzündeki o sinsi, muzip tebessüm çocukluk yıllarının intikam defterini tek tek aralıyordu.
"Uzay!" dedi otoriter bir tonla, tek kaşını kaldırarak. "Şu soldaki dolabı aç."
Uzay homurdanarak dolabın kapağını açtı. "Açtım, emriniz olur kraliçem."
"Şimdi oradaki bej triko kazağı ve kumaş pantolonu askısıyla birlikte ver Uzay. Dikkat et, kırıştırma."
Uzay askıyı parmak uçlarıyla alıp yatağın kenarına bıraktı. "Başka bir arzunuz?"
"Evet," dedi Tomris, çenesini dikleştirip o meşhur, öldürücü göz devirmesini savurarak. "Şimdi dışarı çık Uzay. Kapıyı da dışarıdan kapat."
Uzay ellerini beline koydu, sahte bir isyanla dudak bükerek "Beni ayak işçisi yaptın resmen! Çocukken odanın anahtarını sakladım diye on yıl sonra intikam almak nedir ya?!" diye söylendi.
Pamir kapının pervazına yaslanmış, bir eliyle ağzını kapatmaya çalışıyordu. Tomris’in Uzay’ı nasıl parmağında oynattığını çok iyi bildiğinden bıyık altından kıkırdıyordu ama Uzay’ın o çaresiz, saç baş dağınık haline daha fazla dayanamadı. Boğazından önce boğuk bir ses çıktı, ardından odayı inleten koca bir kahkaha patlattı.
"Gülme be!" diye çıkıştı Uzay, Pamir’in omzuna hafifçe vurarak. "Satıcı! Hemen sattın beni iki dakikada!"
"Hak ettin oğlum," dedi Pamir kahkahalarının arasından nefes almaya çalışırken. "Kız haklı, yılların acısını çıkarıyor."
İki genç birbirini ite kaka, homurtular ve kahkahalar eşliğinde odadan çıktı. Kapı kapandıktan birkaç saniye sonra içeriye teyzesinin ayarladığı yardımcı kız girdi.
Banyodaki sıcak suyun ferahlığı, haftalardır hastane önlüklerine ve pijamalara hapsolmuş tenine ilaç gibi geldi. Yardımcı kızın desteğiyle yumuşak dokulu bej trikosunu giydi, dökümlü zarif pantolonu bacaklarına yerleştirildi. Ardından elektrikli sandalyesine geçip aynanın karşısına oturdu.
Tomris tarağı eline aldı. Haftalardır taranmaktan kaçtığı o kumral, dalgalı saçlarını özenle açtı, omuzlarına serbest bıraktı. Çekmeceden hafif bir nemlendirici, şeftali tonlarında bir allık ve dudak parlatıcısını çıkardı. Göz altlarındaki o mor halkaları hafifçe kapattı ama bakışlarındaki o derin, vakur ifadeyi silmedi. Makyajı abartıdan uzaktı; sade, duru ve asil duruyordu. Aynadaki yansımasına baktığında artık hastane koridorlarında sürüklenen bir kazazede değil, küllerinden doğan o dik başlı kız ona bakıyordu.
Derin bir nefes alıp joystick’i kavradı. Odanın kapısını araladı.
Kapının tam karşısındaki duvara yaslanmış, kendi aralarında sessizce fısıldaşan Uzay ve Pamir aynı anda başlarını çevirdiler.
İkisinin de dudaklarındaki kelimeler havada dondu. Çeneleri hafifçe düştü, gözleri Tomris’in üzerinde kilitlendi. Karşılarında haftalardır ağlayan, hissizleşen, hayata küsen o kız yoktu. Karşılarında; tüm zarafetiyle, başı dik, gözlerinin içi parlayan ve tekerlekli sandalyesinde bile bir kraliçe gibi oturan Tomris vardı.
Birbirlerine bakıp aynı salisede, aynı nefesle haykırdılar:
"İşte bizim kızımız!"
Uzay elini kalbine götürüp abartılı bir reverans yaptı: "Gözlerim kamaştı hanımefendi, intikamınız buysa ben her gün o dolapları açmaya razıyım."
Pamir ise gözlerindeki o gizleyemediği gurur ve şefkat dolu parıltıyla gülümsedi; bir adım öne çıkıp hafifçe Tomris’in omzuna dokundu. "Çok güzel olmuşsun Tomris. Gerçekten... Çok güzelsin."
Tomris hafifçe kızarsa da yine gözlerini devirip joystick’i ileri itti. "Yalakalığı bırakın da yolu açın. Açlıktan bayılmak üzereyim."
Asansörle zemin kata indiler. Yemek salonunun kapısı açıldığında Handan Hanım ve Cevdet Bey masadaydı. Tomris’in bu halini, saçlarını, yüzündeki o taze ışıltıyı gördükleri an Handan Hanım’ın gözleri doldu ama bu kez mutluluktandı. Cevdet Bey hızla ayağa kalkıp masadaki sandalyelerden birini çekerek tekerlekli sandalyeye yer açtı.
Dışarıdaki düşmanlar, alt katta yapılan gizli telefonlar, bahçenin kör noktalarına yerleştirilen o karanlık korumalar... Hepsi o an için camın ardında kaldı. Masada sıcacık demli çaylar dolduruldu, kızarmış ekmekler paylaşıldı. Uzay zeytinleri Pamir’in tabağına fırlatırken, Pamir Tomris’e taze sıkılmış portakal suyu dolduruyor, Handan Hanım ise gülümseyerek çocukları izliyordu.
Haftalar sonra yalıda, hayatın tüm acılarına inat, ilk kez mükemmel ve eksiksiz bir kahvaltı yapılıyordu.