Yukarıdaki odada gençler haftalardır ilk defa deliksiz, rüyasız bir uykuya sığınmışken; alt kattaki kütüphanede sabaha kadar tek bir göz bile kırpılmadı. Handan Hanım, ailesinin eski dostları ve dayısının güvendiği isimlerle fısıltılı, kesin talimatlar içeren telefon görüşmeleri yaptı. Yalıyı çevreleyen kameraların kör noktaları, bahçe kapısındaki özel güvenlik kadrosu ve sokağın iki başına yerleştirilecek gizli nöbetçiler tek tek organize edildi.
Cevdet Bey ise masanın üzerindeki liman evraklarını ve konsorsiyumla ilgili dosyaları karısıyla birlikte yeniden elden geçirdi. Omuzlarındaki o ezici çaresizlik, Handan’ın sarsılmaz kararlılığıyla birleşince yerini temkinli bir savunma planına bırakmıştı.
Fakat ikisinin de en büyük ortak yemini şuydu: Yukarıdaki o yaralı üç çocuğa tek bir şüphe, tek bir korku kırıntısı dahi hissettirilmeyecekti. O ev, en azından onlar için güvenli bir kale gibi görünmeye devam etmeliydi.
Güneş Boğaz’ın sularını altın sarısına boyayarak yükseldiğinde, Handan Hanım üzerindeki yorgunluğu soğuk bir duşla atıp mutfağa indi. Günlerdir yas evi hüznüyle sessizliğe gömülen o devasa ada tezgâh, haftalar sonra ilk kez taze demlenmiş çay, fırından yeni çıkan sıcak çörekler, kızarmış ekmekler ve Tomris’in çocukluğundan beri bayıldığı vişne reçeliyle donatıldı. Bahçeye bakan camlı yemek salonuna eksiksiz, sıcacık bir sofra kuruldu.
O sırada üst kattaki geniş yatakta günün ilk ışıkları tüllerin arasından süzülüyordu.
Tomris, haftalardır göğsüne oturan o taşlaşmış kâbusların ardından ilk defa bedenini saran derin bir dinlenmişlikle gözlerini araladı. İlk saniyede nerede olduğunu hatırladı; ardından iki yanındaki yatakta hafifçe kıpırdanan silüetlere baktı.
Sağında Pamir... Yüzündeki o her zamanki nöbetçi ciddiyeti uykuda tamamen silinmiş, bir kolunu göğsüne çekmiş, hafif aralık dudaklarıyla masum bir çocuk gibi uyuyordu. Solunda ise Uzay... Yastığı yarım yamalak kafasının altına almış, bacağının birini yorganın dışına fırlatmış, saçları darmadağın halde derin nefesler alıyordu.
Tomris başını yastıktan kaldırmadan birkaç dakika sadece onları izledi. Dün gecenin o saçma sapan konfeti savaşını, yerdeki debelenişlerini, ardından gelen o büyük gözyaşı tufanını ve bu iki çocuğun ona nasıl birer çelik kalkan gibi sarıldığını düşündü.
Boğazı düğümlendi. Dudakları titredi ama bu kez gözyaşı dökmek yerine, kalbinin en derininden gelen o fısıltı dudaklarından döküldü:
"İyi ki varsınız..."
Bu iki kelime, haftalarca süren o sağır edici hissizliğin üzerine çekilen en sıcak örtüydü.
Fakat Tomris içindeki o derin, karanlık kuyuya teslim olmayacaktı. Ne kadar gülümserse gülümsesin, kalbinin tam ortasında anne ve babasının yokluğunun açtığı o devasa boşluğun, o dinmeyen sızının çok iyi farkındaydı. Bacaklarının hissetmediğini, hayatının bir daha asla eskisi gibi olmayacağını biliyordu. Ama dün gece anlamıştı; ağlamakla, kendini odalara kilitlemekle o iki tabut geri dönmüyordu. Kendini yok etmek, sadece bu iki şapşalın ve teyzesinin canını daha çok yakacaktı.
Derin bir nefes aldı. Göğsünü hava ile doldurdu, yüzüne o bildik, arsız gülümsemesini yerleştirdi ve yatakta doğrulmaya çalışarak avazı çıktığı kadar bağırdı:
"Uyanın şapşallar!"
Uzay yataktan sanki altına dinamit koyulmuş gibi bir sıçramayla fırladı; dengesini kaybedip halıya düşmemek için yorgana yapıştı. Pamir ise panikle elini göğsüne götürüp yatakta dimdik oturdu, etrafına bakındı.
"Ne oluyor?! Yangın mı var?!" diye bağırdı Uzay gözlerini ovuştururken, sesi uykudan çatallanmıştı.
Pamir gözlerini kırpıştırıp Tomris’in yatağın ortasında kahkahalarla sarsılan neşeli yüzünü görünce derin bir nefes verdi, eli alnına gitti. "Tomris... Ömrümüzden on yıl aldın şu an, yemin ederim."
"Hemen kalkın!" dedi Tomris, gözlerini keyifle devirerek. "Aşağıdan öyle bir kızarmış ekmek kokusu geliyor ki, eğer beni o sofraya hemen taşımazsanız ikinizi de bu odada süs niyetine tavana asarım!"
Uzay saçlarını karıştırıp sırıttı, Pamir ise kafasını iki yana sallayarak güldü. Tomris’in içindeki o dinmeyen yas orada, göğsünün en gizli köşesinde duruyordu; ama bu sabah, o acının üzerine inşa ettikleri kahkahalar hepsinden daha güçlüydü.