Gece yarısını çoktan geçmişti. Hastane odasındaki loş sarı abajur, Tomris’in sakinleştirici etkisiyle düzenli inip kalkan göğsüne hafif gölgeler düşürüyordu. Yatağın iki yanındaki tekli deri koltuklar birbirine yaklaştırılmış, odayı dolduran boğucu keder saatler ilerledikçe yerini kırılgan bir sükûnete bırakmıştı.
Uzay koridordaki otomatlardan aldığı iki karton bardak kahveyle içeri süzüldü. Adımlarını parmak ucunda atıyor, zemindeki parkelerin gıcırdamaması için olağanüstü bir çaba sarf ediyordu. Koltuğunda dirseklerini dizlerine dayamış, başını ellerinin arasına almış olan Pamir’in yanına kadar yaklaştı.
"Al bakalım," dedi Uzay fısıltıyla. Bardaklardan birini Pamir’in önüne doğru uzattı. "Zehir gibi ama en azından göz kapaklarının birbirine yapışmasını engeller."
Pamir başını yavaşça kaldırdı. Gözleri yorgunluktan kan çanağına dönmüştü. Sıcak bardağı alırken parmakları Uzay’ın parmaklarına değdi; o temasla ikisinin de bakışları bir saniyeliğine birbirine kilitlendi. İkisinin teninden de geçen o hafif elektrik dalgası, bu kez kaçmak istedikleri bir gerilim değil, gecenin karanlığında sığındıkları gizli bir sıcaklıktı.
"Sağ ol," dedi Pamir, sesi çatallı ve kısıktı. Bardağı iki eliyle kavrayıp avuçlarını ısıttı. "Sen de hiç uyumadın."
Uzay omuz silkti, yanındaki koltuğa yavaşça oturdu. Üzerindeki hırkayı gevşetmişti, yüzündeki o bildik alaycı zırh tamamen eriyip gitmişti. Başını koltuğun arkalığına yaslayıp yandan Pamir’in profiline baktı. Pamir’in darmadağın olmuş saçları, yorgun çenesi ve gömleğinin açık yakasından hafifçe taşan beyaz sargı bezi... Uzay istemsizce gözlerini oraya dikti.
"Göğsün nasıl?" diye sordu Uzay, sesindeki şefkati saklama gereği duymadan. "Mezarlıkta Tomris’i öyle tutarken delirdin sandım. Dikişlerin patlayabilirdi."
Pamir burukça gülümsedi; bu, haftalardır yüzünde beliren ilk tebessümdü. Başını çevirip Uzay’ın gözlerinin içine baktı. "O an kendimi düşünecek durumda değildim. Ama... merak etme, dikişler yerinde duruyor. Sağlam dikmişler."
"Görüyorum," dedi Uzay, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılarak. Bir anlık duraksamadan sonra elini uzattı, Pamir’in omzuna dökülen küçük bir iplik parçasını parmak uçlarıyla yavaşça aldı. Dokunuşu fazlasıyla özenli, neredeyse çekingendi. Pamir bu temastan kaçmadı; aksine nefesini tutup Uzay’ın ne yapacağını izledi.
Aralarındaki mesafe o kadar azalmıştı ki, aldıkları nefeslerin serin havada birbirine karıştığını hissedebiliyorlardı. Çocukluklarından beri süregelen o görünmez statü duvarı, birbirine karşı duydukları o eski öfke ve yabancılık hissi, yavaşça yerini aralarında tarifini henüz koyamadıkları, iç gıcıklayıcı tatlı bir çekime bırakmıştı.
"Biliyor musun..." dedi Uzay kısık bir sesle, gözlerini Pamir’in dudaklarından gözlerine kaydırırken. "Onunla uğraşmayı çok severdim. Beni sinir etsin, gözlerini devirsin diye yapmadığım şaklabanlık kalmazdı. Ama sen hep oradaydın; bir adım arkasında, onu benden korumak için nöbette."
Pamir hafifçe kıkırdadı, başını öne eğip kahvesinden bir yudum aldı. "Çünkü onu delirtiyordun Uzay. Çocuktun, katlanılmazdın."
"Şimdi de katlanılmaz mıyım?"
Uzay’ın sorusu havada asılı kaldı. Bakışlarındaki o yarı alaycı, yarı fazlasıyla samimi pırıltı Pamir’in kalbini tekletti.
Pamir başını kaldırıp Uzay’ın doğrudan gözlerinin içine baktı. Dudaklarındaki o hafif, mahcup gülümsemeyle fısıldadı:
"Şu an... o kadar da değil."
İkisi de yavaşça güldü. Gece, Tomris’in yatağının hemen yanı başında, geçmişin bütün enkazını geride bırakıp aralarında sessizce filizlenen bu tuhaf ve sıcacık bağın ilk tohumlarına şahitlik ediyordu.