Mezarlık avlusunu saran o buz gibi nem, insanın sadece tenine değil, doğrudan ciğerlerine işliyordu. Siyah elbiselerin, koyu renkli şemsiyelerin ve fısıltılı taziyelerin ortasında hava kurşun kadar ağırdı. İki tabutun üzerindeki yeşil çuhalar rüzgârda hafifçe havalandıkça, Demir Bey ve Leyla Hanım’ın isimlerinin yazılı olduğu o beyaz levhalar gerçeğin en çıplak, en acımasız tokatı gibi parlıyordu.
Dualar bittiğinde avludaki uğultu derin bir iç çekişe dönüştü. Omuzlara alınan ilk tabut babasınınkiydi; hemen ardından annesinin tabutu kalabalığın elleri üzerinde yavaşça yükseldi.
O an Tomris’in içinde günlerdir taşlaşan, o sessizlikle ördüğü çelik kalkan ortadan ikiye yarıldı.
Önce boğazından yırtıcı, boğuk bir hıçkırık koptu. Göz pınarlarından dökülen yaşlar yanaklarını yakıp geçerken göğsü öyle bir hızla inip kalkmaya başladı ki aldığı hava ciğerlerine yetmez oldu. Çevresindekilerin sahte bakışları, protokol fısıltıları, teyzesinin uzaktan gelen ağlamaklı sesi... Hepsi silindi. Dünyada sadece o iki tabut ve giderek ondan uzaklaşan anne babasının kokusu kaldı.
Acı, saniyeler içinde zihnini ve bedenini esir alan devasa bir sinir krizine dönüştü.
Tabutların mezara doğru adım adım ilerlediğini gördüğü o dehşet anında, Tomris son haftalarda yaşadığı her şeyi; o kazayı, ameliyatları, tekerlekli sandalyeyi, hissizleşen bacaklarını tamamen unuttu. Zihni hâlâ o eski, hayat dolu, her yere koşan Tomris’ti. Arkalarından koşmak, tabutların tahtalarına sarılmak, "Beni burada tek başıma bırakamazsınız!" diye haykırmak istedi.
Bütün gücüyle ayaklanmaya çalıştı. Can havliyle, bir adım atabilmek için öne doğru fırladı.
Fakat bacakları ona ait değildi. İki cansız dal parçası gibi boşluğa savrulan bedeni, yerçekiminin acımasız ağırlığıyla ıslak, çamurlu taş zemine çakıldı.
"Anne! Gitmeyin... Baba, yalvarırım durun!"
Yerde, dizlerinin üzerine bile kalkamadan, çamurun ve çürümüş yaprakların ortasında çığlıklar atarak kıvranıyordu. Tırnaklarını taşların arasına geçiriyor, hissetmediği bacaklarını arkasından sürükleyerek mezara doğru sürünmeye çalışıyordu. Günlerdir tek bir harf bile çıkarmayan o dudaklar, şimdi göğüs kafesini parçalarcasına feryat ediyordu. Üzerindeki siyah kaban çamura bulanmış, saçları yüzüne yapışmıştı; sesinde öfke değil, evrendeki en yapayalnız insanın o saf, çıplak kimsesizliği yankılanıyordu.
Uzay, bir adım ötede olduğu yere çakılı kaldı. Boğazına koca bir taş oturmuştu; tek bir nefes bile alamadı. Tomris’i hayatı boyunca hep dik başlı, herkese meydan okuyan, en ufak hatasında bile gözlerini devirip arkasını dönen o ulaşılamaz kız olarak tanımıştı. Şimdi ise yerde, çamurun içinde parçalanışını izliyordu.
O an, çocukluklarından beri Tomris’le girdiği anlamsız inatlaşmalar, onu sinir etmek için yaptığı arsız şakalar, "nasıl olsa yıkılmaz" diyerek umursamadığı her an birer kırık cam gibi Uzay’ın kalbine battı. İçini öyle yakıcı, öyle derin bir pişmanlık ve suçluluk sardı ki dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Bir şey yapmak, onu yerden kaldırmak istedi ama elini uzatmaya bile hakkı yokmuş gibi hissetti; sadece gözleri dolarak öylece donakaldı.
Pamir ise tek bir saniye bile düşünmedi.
Göğsündeki taze kurşun yarasının zonklayan sızısına, patlama tehlikesi olan dikişlerine aldırmadan kendini yere, Tomris’in yanındaki çamura bıraktı.
Kollarını Tomris’in çırpınan, titreyen gövdesine doladı. Onu göğsüne çekip soğuk taştan ayırmaya çalışırken, "Tomris... Buradayım, kurban olayım dur, buradayım!" diye haykırdı. Sesi çatallanmış, gözyaşları Tomris’in çamurlu saçlarına damlamaya başlamıştı.
Tomris onu duymuyordu. Kollarından sıyrılmak için delicesine debeleniyor, Pamir’in göğsünü, omzunu yumrukluyordu. "Bırak beni Pamir! Onlar gidiyor, beni de gömün, bırak!" diye bağırırken tırnakları Pamir’in boynuna battı. Pamir canı yandığı halde bir milim bile geri çekilmedi; aksine, aralarındaki o çocukluk bağının, paylaştıkları bütün acıların gücüyle Tomris’e daha da sıkı sarıldı, başını kendi omzuna bastırdı.
Kalabalık panikle açılırken alanda bekletilen özel sağlık ekipleri hızla yere diz çöktü.
Bir hemşire titreyen ellerle acil sakinleştirici enjektörünü hazırlarken, iki görevli Tomris’in kollarını zapt etmeye çalışıyordu. İğnenin soğuk ucu Tomris’in tenine battığında bile gözlerindeki o parçalayıcı yangın sönmemişti. Dudakları titreyerek "Bırakmayın beni..." diye sayıklarken, ilacın ağır kimyasal karanlığı bilincini yavaşça çekip aldı.
Bedeni gevşedi, başı Pamir’in omzuna düştü.
Pamir, çamurun içinde, kollarında baygın yatan Tomris’in alnına kendi titreyen alnını dayadı; yağmur damlaları ve ikisinin gözyaşları birbirine karışırken, arkada toprağa verilen tabutların üzerine ilk kürek sesleri vurmaya başladı.