Güneş yerini gecenin koyu mavisine bırakırken yalıda boğucu bir sessizlik hüküm sürüyordu. Aşağıdaki yemek masasında porselen tabakların ve çatal bıçakların birbirine çarpma sesi bile yapmacık bir ciddiyetle kısılmıştı. Ancak Tomris o masaya adım dahi atmamıştı.
Kapı iki kez tıklatılmış, Handan Hanım’ın hazırlattığı hafif akşam yemeği tepsisi odaya uzatılmıştı. Hizmetli kız içeri girmeye cesaret edemeden kapı eşiğinde beklemişti ama Tomris başını bile çevirmemişti tepsiye doğru. Sadece kolunu kaldırıp eliyle dışarıyı işaret etmiş, ardından bıkkınlıkla gözlerini devirmişti. Ne bir lokma yemek girmişti boğazından ne de bir yudum su. Tepsi geldiği gibi dokunulmadan geri gitmişti.
Odanın ışıklarını açmamıştı. İçerideki tek aydınlık, devasa camdan içeri süzülen solgun sokak lambalarının ve uzaktaki köprünün titrek ışıklarıydı.
Tomris sandalyesinde hafifçe dikleşti. Belindeki ve sırtındaki baskı canını yakıyordu; bir anlığına ayaklarının üzerine basıp pencereye doğru iki adım atmak, parmak uçlarında yükselip gökyüzüne daha yakından bakmak istedi. Beyni komutu verdi, kasları zorladı. Fakat bacaklarında en ufak bir sarsıntı bile olmadı. Cansız bir et külçesi gibi duran dizlerine baktığında göğsüne buz gibi bir öfke saplandı.
Elleriyle sandalyenin joystick’ini kavradı. Motorun cılız vızıltısıyla birlikte sandalyeyi yavaşça camın kenarına kadar sürdü. Tekerlekler zemindeki parkeyi hafifçe gıcırdatarak tam boy pencerenin hemen önünde durdu.
Alnını soğuk cama yasladı. Aşağıda rüzgârla salınan çam ağaçları, bahçedeki havuzun kıpırtısız suyu ve karanlık vardı. Birkaç hafta öncesine kadar hayatı ajandalarla, hedeflerle ve ailecek kurulan planlarla dolu olan o kız, şimdi bu camın ardında kendi bedenine kilitlenmişti.
Gözlerini kapatmadı; gözlerini manzaraya dikip bomboş baktı. Gözbebeklerinde ne bir yaş vardı ne de bir panik; sadece o geceki silah seslerinin, parçalanan camların ve o sonsuz hissizliğin bıraktığı taşlaşmış bir karanlık yankılanıyordu.
Koridorda ayak sesleri duyuldu. Biri Tomris’in kapısının önünde durdu. Eşik altından sızan gölge bir süre hiç kıpırdamadı. Kapıyı çalmaya yeltenen bir elin duraksayışı, ardından vazgeçişi hissedildi. Tomris o gölgenin kime ait olduğunu çok iyi biliyordu; içeri girmeye cesaret edemeyen Uzay mıydı, yoksa sabırla onun sesini bekleyen Pamir mi, ayırt etmek istemedi. Başını camdan ayırmadı, sadece karanlığın içinde kendi solgun siluetini izlemeye devam etti.