İçeriğe geç

HİSSİZ

Bölüm 10 · 2 dk okuma

HİSSİZ

Bölüm 10

Bölüm 10

Günler takvimden birer birer düşerken hastanenin o kireç kokulu rutini herkesi farklı bir yere savurdu.

Pamir’in genç bedeni, göğsündeki kurşun yarasını hızla kapatmaya başlamıştı. Dikişleri alındı, her ne kadar derin nefes aldığında kaburgalarına saplanan o batma hissi tamamen geçmese de artık kendi ayakları üzerinde desteksiz durabiliyordu. Taburcu işlemleri tamamlanmıştı ama hastaneden ayrılmayı bir an olsun aklından geçirmedi. Günün neredeyse her saatini Tomris’in kaldığı odanın köşesindeki tekli koltukta geçiriyordu.

Tomris’in de bedeni iyileşiyordu; morlukları sararmış, alnındaki dikiş izi solmuştu. Fiziksel yaraları kapanıyordu kapanmasına ama ruhundaki o derin kuyu her geçen gün daha da kararıyordu.

En büyük kırılma, yatağın yanına o siyah metal gövdeli, soğuk tekerlekli sandalyenin getirildiği gün yaşandı.

İki hemşire Tomris’in koltuk altlarından tutarak onu yataktan sandalyeye aktarırken, Tomris’in cansız bacakları zemine kuru iki dal gibi sürüklendi. Ayakları ayaklıklara yerleştirildiğinde vücudunun alt yarısından tek bir sinyal bile gelmedi. Oturtulduğu o deri koltuğun soğukluğu sırtına vurduğunda dudakları titredi ama yine tek bir ses çıkarmadı.

Konuşmuyordu. Saatlerce, günlerce tek bir hece bile dökülmüyordu dudaklarından.

Teyzesi Handan Hanım her sabah odaya girip saçlarını taramaya çalışıyor, "Güzel kızım, bak hava çok güzel, biraz bahçeye çıkalım mı?" diye yalvarıyordu. Tomris’in cevabı ise hep aynıydı: Başını çevirmek ve bıkkın, acı dolu bir ifadeyle gözlerini devirmek. Bu hareket, onun artık dış dünyaya ördüğü en aşılmaz duvardı. Kendisine acınmasını, zavallı bir kurban gibi muamele görmesini asla kabul etmiyordu.

O gün öğleden sonra Uzay kapıda belirdi. Elinde kahve kartonlarıyla odaya girdiğinde bakışları önce koltuktaki Pamir’e, ardından sandalyede heykel gibi duran Tomris’e kaydı. Uzay içeri her girdiğinde aralarında görünmez bir gerilim dalgası yayılıyordu. Pamir’in sessiz, sadık korumacılığı ile Uzay’ın o kontrolsüz, patlamaya hazır öfkesi aynı odada sıkışıp kalmıştı.

Uzay sandalyenin tam önüne geçti, dizlerini kırıp Tomris’in göz hizasına indi.

"Daha ne kadar bu koltuğa bir biblo gibi çakılı kalacaksın Tomris?" dedi sert bir sesle. Pamir yerinden kıpırdandı, araya girmek istedi ama Uzay elini kaldırıp onu durdurdu. Gözlerini Tomris’ten ayırmıyordu. "Konuşmayacak mısın? Bize sövmeyecek misin? Çocukken odana izinsiz girdim diye ortalığı birbirine katan o dik başlı kız nerede? Gözlerini devirip durmaktan başka bir şey yapmayacak mısın artık?!"

Tomris’in parmakları sandalyenin metal kenarlıklarını sıktı. Çenesi kasıldı. Gözleri Uzay’ın gözlerine kilitlendiğinde içindeki yangın ilk kez bu kadar net parladı. Dudakları aralandı; sanki dünyanın en ağır küfrünü savuracak gibi oldu.

Ama yine konuşmadı. Sadece gözlerini derin, öldürücü bir nefretle devirip başını pencereye, dışarıdaki gri gökyüzüne çevirdi.

Pamir bir adım öne çıkıp sandalyenin arkasındaki tutacakları kavradı. "Üzerine gitme Uzay," dedi kısık ama net bir tonla. "Zamanı gelince konuşacak."

Uzay yavaşça ayağa kalktı. Sırtını Pamir’e dönerken iki genç adamın omuzları birbirine çarptı. O temasla havada yine o tarif edilemeyen, tekinsiz kıvılcım çaktı; biri Tomris’in geçmişini, diğeri ise onun bu yeni, sert gerçekliğini temsil ediyordu ve ikisi de birbirine teslim olmamaya kararlıydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.