"Barut kokar papatyam ,mehtabımız kanlıdır adsızların yurdunda.Yanlız vatan șanlıdır”
-Anonim-
Sonbahar ayıydı; hava nemli, gökyüzü hafif bulutlu ve serindi. Ağaçlar yavaş yavaş sararıyordu. Taburun camları yağmur damlalarıyla kaplıydı. Yeni bir görevden gelmiştim; üstüm başım toz toprak içindeydi, yüzüm gözüm çamur içindeydi. Aslında ilk iş olarak Erdem Yarbayı bulmam gerekiyordu ama karşısına bu hâlde çıkmak istemiyordum.
Taburdan içeri girdim. Ağır adımlarla yürüyerek kendi odama geçtim. Teğmen olduğum için odam tek kişilikti; erler, uzman çavuşlar ve astsubaylar genellikle aynı odada karışık bir şekilde kalırlardı. Odam çok büyük değildi. Kapıdan içeri girdiğinizde sizi hemen yatak karşılıyordu; camın yan tarafında dolabım, yatağın hemen önünde ise bir çalışma masam vardı. Dolabımın hemen dibinde bana ait bir banyo bulunuyordu.
Dolabımdan temiz çamaşırlarımı ve üniformamı çıkardım. Kirlenmiş üniformamın üzerindeki rütbemi, armalarımı, telsizimi ve palaskamı çıkarıp masanın üzerine koydum. Soyunup duşakabine girdim.
Suyu ılıklaştırdım. Vücudum bir asker için çevik ve yeterince kaslıydı; tabii bu kusursuzluğun bir bedeli olmalıydı. Sol göğsümden başlayıp mideme kadar uzanan derin bir yara izim vardı. Bu yarayı bir operasyonda almıştım; ne zaman o yarayla yüz yüze gelsem acısını hâlâ hissedebiliyordum. Su damlaları vücuduma ve künyemin üzerine düştükçe beni rahatlatıyordu.
Duştan çıktıktan sonra hafiflemiş hissettim. Hemen giyinip odadan çıktım. Ayaklarım beni yemekhaneye götürürken ağır ağır ilerliyordum. Tam içeri girecekken bir askerin bana doğru koşar adım geldiğini gördüm.
Yanıma yaklaşınca önce selam verdi, sonra tekmilini sundu:
— Mustafa Güngör! Komutanım, Erdem Yarbay sizi odasına bekliyor.
İçimden “hasiktir !" dedim; Erdem Yarbayın yanına gideceğimi tamamen unutmuştum. Askere dönüp "Tamam," dedim. Kısa ve nettim.
Çoğu asker beni severdi; sanki çocukken çizgi filmlerde hayran kaldıkları süper kahramanlar gibi bakarlardı bana. Saygısızlık etmezlerdi.
Benim bu kısa cevabıma asker tebessüm edip geldiği yolu geri gitti.
Ben de silkelenip Erdem Yarbayın odasına doğru yürümeye başladım. İçimde bir tedirginlik vardı; çünkü Yarbay Erdem Korkmaz ne kadar iyi bir adam olsa da her askerin içine o korkuyu salmıştır.
Erdem Korkmaz; 45 yaşlarında, esmer, 1.83 boylarında, sert mizaçlı ve soyadı gibi korkusuz, yiğit, babacan bir yarbaydı. Kapının önüne gelince üzerimi düzelttim ve kapıyı tıkladım. İçeriden "Gel!" sesi duyuldu. İçeri girip selam verdim ve tekmil getirdim:
— Yusuf Kuzgun Kurt! Emret komutanım!
Selamımı aldı ve şöyle dedi:
— Oooo Yusuf Bey, sizi buralara kadar yorduk, kusura bakmayın.
Ben tam ağzımı açacakken net bir şekilde "Kes!" dedi. Dediğini yaptım. "Neyse, şimdi konumuz bu değil," diyerek devam etti: "Sana yeni bir görev vereceğiz. Sınır dışı bir görev... Bunun için özel bir tim ve içinde yetenekli askerler olacak. Birazdan helikopter alanına iner zaten."
Heyecanlanmıştım; bu görev için beni tim komutanı seçtiği için ayrıca gururlanmıştım. Bir anda "Peki komutanım, görev yerimiz neresi?" dedim. Yine kısa ve net bir şekilde "Kazakistan," dedi.
Bir an kalbim tekler gibi oldu. Ne zamandan beri baba ocağımdan ayrı kalmıştım... O günden beri hayatım tamamen değişmişti. Evet, ben aslen Kazakistan Türk'üyüm. Tekrar Erdem Yarbayın sesini duyunca irkildim ve derin düşüncelerden sıyrıldım. Belki de o an daldığımı fark etti ki "Geç otur, şöyle operasyonun ayrıntılarını konuşalım," dedi. Kafamı sallayarak onayladım ve oturdum.
— Elebaşları kim komutanım? dedim ve cevabını bekledim.
Tek nefeste "Çolak!”dedi. Bıkkın bir ifadesi vardı. Ben hiç şaşırmamıştım; zaten o itin canını almaya yemin etmiştim.
— Amaçlarını biliyor muyuz peki komutanım?
Onaylayan bir ses çıkardı ve pürdikkat dinlemeye başladım. Madde satışını engellemek için Kazakistan sınırlarında Türk askerleri görev başındaydı. Bunu yapmalarının nedeni, o illeti satıp kazanç sağlıyor olmalarıydı. Ülkemin gencecik filizlerini öldürüyorlardı. Anlaşılan Çolak itinin paraya ihtiyacı vardı ve bu yüzden köy halkını esir almıştı. Eğer sınırları açmazsak o masum insanları havaya uçuracağını söylemişti. Yarbay Erdem ile ne yapılacağını ve plan hakkında konuştuk. Sonra bana "Tamamdır Yusuf, plan bu. Timin gelince tekrar konuşuruz, şimdi çıkabilirsin," dedi.
"Sağ olun komutanım," deyip bana uzattığı mavi dosyayı elime aldım. Ayağa kalktığımda tekrar selam verdim ve kapıdan çıktım. Elime aldığım dosyayı kıvırdım ve yemekhaneye doğru yürümeye başladım. Kapıdan içeri girip tepsi, çatal, kaşık ve tabak aldım. Yemeklere baktım; kuru fasulye, nohutlu pilav, kornişon turşu ve süt helvası aldım. Cam kenarında bir masaya oturdum. Kolumun altına sıkıştırdığım dosyayı açtım ve timimdeki askerleri incelemeye başladım.
İlk sırada Teğmen Zafer Yaman vardı; 1.83 boylarında, esmer, çevik, "Geveze" kod adlı bir askerdi. İkinci sırada Astsubay Başçavuş Ali Haydar Bozdağ; 1.78 boylarında, buğday tenli, Erzurumlu, "Hafız" kod adlı askeri sağlık personeli, yiğit bir askerdi. Üçüncü sırada iki tane keskin nişancı astsubay kıdemli üstçavuş vardı: Biri kadın, biri erkek. Kadın olanın adı Burçe Ilgın erkeğin adı ise Süleyman Karahan. Süleyman alanında iyi bir askerdi; kod adı "avcı" idi. Burçe ise üç dil bilen, buraya gelmeden önce yabancı bir ülkede istihbaratçılık yapmış, askeriyede çoğu erkeğe taş çıkartacak cinsten bir askerdi; kod adı ise "asi çiçek” di
Bunlardan sonra iki tane astsubay üstçavuş geliyordu: İsmail Göktürk, istihbaratçıydı ve iki dil biliyordu. Ana dili gibi Kürtçe ve Arapça konuşuyordu; kod adı "karabatak"di. Melankolik bir yapısı vardı ama sevilen bir askerdi. Diğeri ise Oruç Aslan; ağır silah uzmanı, astsubay üstçavuştu. Bakışları sertti, kod adı "Delifişek"ti. Şehit oğlu şehitti; gözü kara, kafadan hafif çatlaktı. Memleketinin Trabzon olduğunu öğrenince neden bu kadar deli dolu olduğunu anladım. Ve son olarak Uzman Çavuş Gökhan Dağhan; bomba imha askeri, kod adı "Çaylak"tı. Bu askeri, erler içinden seçmişlerdi; belli ki "baby face" bir çocuktu. Evin tek oğluymuş; umarım anasıyla çok uğraşmayız.
"Kuzgunlar Timi bu kadardı işte." Dosyayı kapattım ve yemeğime devam ettim.
🦅
Helikopterdeydik. Şırnak-Cizre'de ilk operasyon görevimi almıştım. Komutanlarımla beraber oturuyorduk. Yanımda Astsubay Başçavuş bir komutan vardı. "Komutanım," dedim. Onaylayan bir ses çıkardı ve bana baktı. "Nereye gidiyoruz?" dedim. Görev yerini öğrenmek için oda şöyle dedi: "Gidince görürsün."
"İçimden sağ olun komutanım, çok açıklayıcı oldu," dedim. Sesli olarak sadece "Tamam," diyebilmiştim. Aradan fazla geçmeden tekrar "Komutanım," dedim. "Efendim?" dedi. Bu sefer ben şöyle söyledim: "Ben hiç operasyona çıkmadım." O da bana "Çıkarsın, merak etme," dedi.
Ortamda bir gülüşme geçti, sonra tekrar sessizlik oldu. Bu sefer sessizliği bozan bir telefon ziliydi, hem de benim telefonumun zili! Aceleyle telefonumu çıkardım; arayan annemdi. Yanımda oturan Ali Haydar Komutan'ın çaktırmadan kimin aradığına baktığını fark etmiştim. "İzninizle komutanım," dedim ve kemerimi açıp ayağa kalktım. Telefonu kulağıma götürdüm.
"Oğluşummm..." diye bir tiz ses geldi. "Efendim anne?" dedim. "Oğlum, ben seni çok özledim. Boş ver, gitme Antalya'ya," dedi. İçinizden "Antalya ne alaka?" dediğinizi duyar gibi oldum. Anneme Cizre'ye gidiyorum desem kıyameti koparırdı; ben de tatlı bir yalan uydurmuştum. Antalya Ölüdeniz'de turist güvenliğini korumak için gittiğimi söylemiştim. Bakar mısınız; Antalya'ya gittiğim hâlde bu kadar tantana çıkarıyordu, ya Cizre'yi duysa? Ben de anneme şöyle söyledim: "Anne, ben koca adam oldum bak, komutanlarım bakıyor. Ellerinden öpüyorum, babama selam söyle, ben kapatıyorum."
Annem bir şeyler söylüyordu ama ben telefonu hızla kulağımdan çektim; dediklerini duymamıştım. Yerime otururken Oruç Komutanım bana seslendi: "Gökhan oğlum, ailen senin göreve gittiğini bilmiyor mu?" diye sordu. Ben ise "Hayır komutanım," dedim. Ali Haydar Komutan'ın kaşları çatıldı: "Sen neden ailene göreve gittiğini söylemedin?" dedi bence umutsuzca. Başımı öne eğdim: "Anneme göreve gittiğimi söyleseydim asla izin vermezdi. Askerliğimi yaparken bile her gün askeriyeye gelip beni görmek isterdi, nöbetçileri bu yüzden bezdirmişti."
Süleyman Komutan konuştu bu sefer: "Oğlum görevde şehit düşsen biz ne diyeceğiz ailene?" dedi. Ben de hemen "Merak etmeyin komutanım, babam gerçekleri biliyor; sadece annemden saklıyoruz," dedim. Ali Haydar Komutan umutsuzca başını salladı ve ekledi: "En yakın zamanda ailene doğruyu söyleyeceksin, yoksa geldiğin yere geri dönersin!" dedi. Ben de hemen başımı sallayıp "Emredersiniz komutanım!" dedim.
Sonra yine bir sessizlik oluştu. Sağıma baktım; Ali Haydar Komutan bir şey okuyormuş gibi ağzını kıpırdatıyordu. O yöne baktığımı gören Oruç Komutan, "Hafız dua okuyor," dedi. "Gerçekten mi?" dercesine kaşlarımı kaldırdım. Kafasını salladı Ali Haydar Komutan. Sonra Oruç Komutan tekrar "Kod adı da Hafız," dedi. Ben de "Sizinki neydi komutanım?" dedim. Süleyman Komutan hemen atladı: "Deli!" dedi. Oruç Komutan ters ters baktı ve düzeltti: "Delifişek!" dedi. Neden "Delifişek" dercesine bakmıştım anlamıştı ve .
O konuşmadan Süleyman komutanım atladı yine “Bu deli her göreve çıktığında şöyle dua ediyor da ondan ,Allahım geri dönmemeyi param pinçik bir şekilde şehit olmayı nasip eyle.diye dua ettikçe herkes ona deli demeye başladı “
Bende merakla Oruç komutanıma “neden bu kadar şehit olmak istiyorsunuzki komutanım “dedim. Oda bana
“Benim büyük dedem ve babam şehit banada şehit olmak yakışır sonra şehit oğlu şehit diyecekler hem ondan güzel rütbe makam varmıdır”? Dedi komutanıma üzülmüştüm Başınız “sağolsun komutanım” dedim.Hiç tereddüt etmeden “Vatan sağolsun” dedi…
Sonra birden oruç komutanım “avcı!” Dedi kim o diye baktım bende meğersem Süleyman komutanımınmış demekki onun da kod adı buydu sonra Süleyman komutanım onaylayan bir ses çıkardı “Hıı” dedi ardından oruç komutanım “sevgilin varmı len “ dedi. Süleyman komutanım da “var” dedi ardından oruç komutanım “resmi varmı “ dedi oda gözleriyle kucağındaki silahını işaretti oruç komutanım çidi çidi adı ne dedi süyleyman komutanımda “Nazlı” dedi ve gülüştük
Oruç komutanım “birde bana deli derler sende az deli değilsin “dedi Süleyman komutanım
Süleyman komutanım “ise ben senin kadar olamam” dedi ve yine gülüştük
Ortam sessizleşti aradan yarım saat geçti geçmedi bir an helikopter sarsılmaya başladı
Oruç komutanım “lan Süleyman ettiğin dua kabul oldu lan senin yüzünden operasyona çıkmadan şehit olucam lan” dedi
Süleyman komutanım ise “ben ne alaka “der gibi baktı
Sonra Süleyman Komutan, Ali Haydar Komutan'a seslenerek "Komutanım, paraşütü alın, siz atlayın; bir tane var, siz atlayın," dedi hiddetle. O da "Olmaz ya beraber ölürüz ya beraber yaşarız!" dedi. Yine didiştik ama nafile... Sonra sarsıntı birden kesildi ve helikopterin hoparlöründen bir ses duyuldu: "Ben Yarbay Erdem Korkmaz. Kuzgunlar Timi, aferin; sınavı başarıyla geçtiniz. Bu bir simülasyondu."
Rahatlamıştım. Helikopter iniş yaptı. Teker teker indik ve yan yana dizilip tekmil verdik. Tim komutanımız Yusuf Komutan, "Aferin askerler, şimdi odanıza geçip dinlenebilirsiniz, Yarın erkenden iştimaya kalkacaksınız ve işinizin başına geçeceksiniz” dedi. Ve yatakhaneye doğru ağır ağır yürüdük Ben, Oruç Komutan ile aynı odada kalıyordum. Ali Haydar, Süleyman ve İsmail Komutanım bir odada; Burçe Komutanım ise başka bir odada kalıyordu. İsmail Komutan zafer komutan ve Burçe komutanım ile daha tanışamamıştım çünkü üçü de farklı yerlerde görevdeydiler. Yatağa uzandım, gözlerimi yavaşça kapattım ve uykunun derin kollarına kendimi bıraktım...
Evettt canlarım 2.Bölümün sonuna geldik umarım beğenmişsinizdir güzel yorumlarınızı eksik etmeyin sizi çok öpüyorum bir sonraki bölüme kadar kendinize cici bakın 🌸💖😝🫶🏻🤭😽🙂↔️😁🍯🥰✨😚