"Huzur ancak gökyüzündedir. Biz ise yeryüzündeyiz”
_William Shakespear
-Huzurlu bir akşamdı. Evimiz sıcaktı, dışarıda rüzgar hafif hafif eserken, içeride yumuşak bir huzur vardı. Sobanın çıtırtısı duvarlara vuruyor, loş ışık odayı sarıyordu. Ben ince halının üzerinde oturup odanın köşesindeki beşiğe gözlerimi sabitlemiştim. Annem küçük kardeşim Hazar'ın beşiğinin yanında oturmuş onu sallıyordu. Kolları yavaşça sallanıyor, annemin sesi nerdeyse bir fısıltı gibi yükseliyordu. Annemi izlerken yüzümde hafif bir tebessüm oluştu. Bu anı seviyordum, dünya sanki sadece buradan ibaretti. O anda annemin sesi odaya yayıldı.
"Habu feleğin guşi
Demirdendur pençesi
Kuş yolarım kanadini
Uç da getir annesi..."
Beşik hafifçe sallanıyordu. Hazar'ın küçük nefesi düzenliydi. Annem gözlerini kapatmadan devam etti.
"Nenni uşağım nenni
Oy nenni nenni..."
Kuzgun'un adı henüz evimizde duyulmamıştı. Sadece yan komşumuzun oğlu, annem ve babam için sadece oyun arkadaşımdı ama benim için öyle değildi işte. Henüz hiçbir şey bozulmamıştı. Henüz hiçbir şey eksik değildi.Başıma yana doğru eğdim. Annemin yüzüne baktım. O kadar huzurluydu ki içimde tarif edemediğim bir sıcaklık yayıldı. Annemin sesi tekrar yükseldi.
"Sabah sesinle olur
Yayla sesinle meşhur
Bekle sevduğu bekle
uşağım seni bulur"
Bu sözleri tamamıyla anlamıyordum ama hissediyordum. Sanki biri gerçekten birini bulacaktı. Koltukta uzanan babam hafifçe doğruldu, gözleri yarı kapalıydı. "Uyudu mu bizim küçük?" diye sordu yumuşak sesle. Annem gülümseyerek başını salladı "uyudu" dedi. Sonra babam bana doğru baktı "Sen de gel bakalım buraya" dedi. Yerden kalktım ve küçük adımlarla babamın kucağına oturdum. Babam kıvırcık saçlarımı önce öpüp kokladı, sonra yavaşça saçlarımı okşadı. Bu hareketi yaparken o kadar dikkatli ve hassas davranıyordu ki sanki saçlarım kırılgan bir şeymiş gibi. Sonra kulağıma şu sözleri geldi: "Sen büyüdün ama artık" hafifçe gülerek "Artık seni de böyle uyutamayacağım yakında." Ben ise dudak büktüm, sonra şöyle söyledim: "Olsun, ben yine de dinlerim." Babam gülümsedi. Annem bize dönüp baktı. Gözlerinde öyle bir sevgi vardı ki sanki bu an hiç bitmeyecekmiş gibi. Ama bazı geceler son olur
ve o gece herşey bir anda değişmişti…
kulakları yırtan bir patlama duyuldu. Duvarlar sarsıldı, camlar paramparça oldu. Nare'nin çığlığı odada yankılandı. Nare ne olduğunu anlayamadı. Kulakları sağır eden bir gürültüyle yere savruldu etrafında...Yükselen alevler, yıkılan duvarlar... Çığlıklar..."Anne!" sesi kaosun içinde kayboldu. Gözleri korkuyla etrafı aradı ama gördüğü tek şey yıkıntılardı. Küçük bedeni titriyordu. Nefesi kesik kesikti. Tam o sırada bir el kolundan sertçe tuttu. Nare çığlık attı. Karşısında duran adamın yüzü karanlıkta seçilmiyordu ama eksik olan bacağı onu daha da korkutucu yapıyordu. "Çolak! Bırak beni!" diye haykırdı Nare, çırpınarak. Ama adamın tutuşu demir gibiydi. Diğer eliyle yerdeki kundakta yatan bebeği Hazar'ı kavradı. Nare'nin gözleri büyüdü "Hayır! O benim kardeşim!" Çolak hiçbir şey söylemedi sadece sırıttı. Aynı anda biraz ileride yıkıntıların arasında başka bir çocuk ayağa kalkmaya çalışıyordu. Kuzgun. Gözleri boşluğa bakıyordu. Sessizlik... Ama bu sessizlik normal değildi. Annesi yoktu, babası yoktu, kardeşleri yoktu, hiç kimse yoktu. Kuzgun'un dizleri titredi. Nefesi kesildi. Dünya başına yıkılmıştı sanki. Tam o anda bir çığlık duyuldu "Nare!". Kuzgun'un başı o yöne döndü. Bir anlığına dondu sonra... Koşmaya başladı. "Bırak onu!" Kuzgun tüm gücüyle Çolak'ın üzerine atladı ama bu bir çocuğun gücüydü. Çolak tek hamlede onu geri itti. Kuzgun sertçe yere düştü ama vazgeçmedi. Eline geçen bir taşı kaptı, gözlerini kararttı ve var gücüyle fırlattı. Taş Çolak'ın kaşına isabet etti, kan akmaya başladı ama durmadı, hiç durmadı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti. Arabanın arkasını açtı, Nare ve Hazar'ı içine attı. Kapıyı sertçe kapattı."Kuzgun bizi bırakma!" Nare'nin sesi geceyi yırttı. Yavuz ayağa fırladı, yalın ayak koşmaya başladı. Arabanın peşinden tüm gücüyle... Tüm kalbiyle... Ama mesafe açılıyordu. Nefesi kesildi. Bacakları titremeye başladı. Ama durmadı. Duramazdı. Son bir adım daha attı... Sonra... Yere yığıldı. Araba gözden kayboldu. Sessizlik geri döndü. Kuzgun olduğu yerde kaldı. Gözlerinden yaşlar akıyordu ama sesi çıkmıyordu artık. Yavaşça ayağa kalktı. Koştuğu yola baktı. Sonra başını eğdi, omuzları düşmüştü ve geri yürümeye başladı. Tam o sırada... Yerde bir şey parladı. Kuzgun durdu, eğildi. Toprağın içinden küçük bir kolye çıkardı kalp şeklinde. Titreyen elleriyle açtı. Bir tarafında Nare'nin ailesiyle olan resmi... Diğer tarafında kendi fotoğrafı vardı. Kuzgun'un dudakları titredi. Gözyaşları kolyenin üzerine düştü. Tam o an bir el omuzuna dokundu. Kuzgun irkilerek başını kaldırdı. Karşısında yüzü maskeli, omzunda Türk bayrağı olan bir asker duruyordu. Asker diz çöktü. Cebinden bir gafret (çikolata) çıkardı, Yavuz'a uzattı: "Korkma" dedi yumuşak bir sesle. "Biz Türk askeriyiz" dedi. Kuzgun hiçbir şey söylemedi, sadece baktı. "Ailenden hayatta kalan biri var mı?" diye sordu asker. Kuzgun'un gözleri doldu, cevap vermedi ama gerek yoktu. Asker anlamıştı. Yavaşça onu kendine çekti, sıkıca sarıldı ve kulağına fısıldadı: "Artık yeni ailen benim" dedi asker. Kuzgun'un gözlerinden yaşlar sessizce akarken asker onu kucağına aldı. Kendi timine doğru yürümeye başladı. O geceden geriye küller... Kayıplar ve yarım kalan bir çocukluk kaldı...