İçeriğe geç

HİS

Bölüm 8 · 14 dk okuma

HİS

Bölüm 8

Yerdeki Yıldızlar

Mihri çoğu zaman yaşadığı tüm kötü anıları kalın bir romanın içerisine bırakır, romanı tozlu bir rafa kaldırırdı. Zamanın kurutup çürüttüğü o anısının bir daha canını yakmayacağını sanırdı. Sonra gerçekleri öğrendi. Küçükken yaptığı gibi bir tabure kaptı eline ve tozlu rafın altına yerleştirdi. Tabureden yükselip o romanı indirdi. Tüm sayfalarını yavaş yavaş açmaya başladı, sonra hızlandı, daha hızlı, daha hızlı, daha acı...

Omuzlarına yüklenmiş o acı onu öyle derinden kanatmıştı ki, yüzeysel tüm acılarının bu gerçekliği kapatabilceğini düşündü. Ağladı sayfalarca, belki nefret etti çoğu zaman. Etrafı darmadağın etti çünkü zihninde düzgün kalan hiçbir şey yoktu... Kana buladı bedenini, belki ruhu bir nebze kanamayı bırakır diye. Nafile..

Duvarın kenarında ağlayarak uyuyakalan küçük kız olmuştu tekrardan. Zihni artık somut gerçekliklerle değil, soyut ölümlere ev sahipliği yapıyordu. Her şeyi yavaş yavaş yitirdi. Önce ailesi öldü zihninde, sonra hayalleri, sonra etrafındaki çoğu kişi... Fakat onu yaşama döndüren arkadaşları vardı, onun 'Neden yaşıyorum?' sorusuna cevap verebildiği arkadaşları vardı.

Yollar ne kadar ürkütücü ve karanlık olsa da, o 4 arkadaşı ona hep bir mum ışığı olacaktı. Bunun bilincindeydi, bu hissi çok sevdi, bu hise bağladı hayatının geri kalanını.

Fakat sonra Asrın çıktı karşısına. Asrın... İsminde bile bir gizem saklıydı sanki.

Öyle amansız girmişti ki kızın hayatına, öyle aniden. Mihri oturup düşünmeye bile fırsat bulamamıştı. Bu genç adamın onunla derdi neydi? Neden onu tehdit ediyorken aynı anda sürekli kurtarıcısı oluyordu.

Zihninde sokakta karşılaştığı olay canlandı. Nasıl da korumuştu genç kızı. Değer veriyormuş gibi hisettirmişti. O his, güzeldi...

Ardından ormanda pes eden bedenini yerden kaldırıp sıkıca sarıldığı an canlandı, belki de zihninin en hassas noktasında. Kokusunu, sarılışını hisetti. Nasıl da güzel kokuyordu, nasıl da güvende hisettirmişti. Fakat tüm bu olanları bıçak gibi kesen bir gerçeklik vardı artık.

Gönderen: 0532XXXXXXX

O gün kaybolmanı sağlayan kişi Asrın'dı. Sen ormana girmeden önce, gölü gösteren tüm tabelaları ters yöne çevirdi.

-Sevim

Mihri inanmak istemiyordu. Elleri arasında sıkıca tuttuğu o galibiyet defterini, ateşe atası geliyordu. Telefonunu fırlatıp, en küçük parçalara ayrılışını izlemek istiyordu. Asrın'a vurup, tüm bunların nedenini sormak istiyordu.

Olmadı, yapamadı. Çünkü Asrın'ın elinde Mihri'nin hayatını mahvedecek bir koz vardı. Sanki yapacağı en ufak hatada, Asrın tüm gerçekleri arkadaşlarına anlatacaktı. Ardından Mihri yalnız kalacaktı. Acıyan bakışlar, hayal kırıklıklarıyla dolan bedenler, üzülen yürekler... Dayanamazdı.

Bir iç çekti ve kalktı. Bacakları ondan habersiz ilerliyordu sanki. Öyle sessizdi ki gidişi, öyle sessiz kırılmıştı ki kalbi, kimse duymadı. Göl kenarına ne ara vardığını bilmiyordu. Ayakları gölün tahta iskelesine varmış, gerisinde tok sesler bırakmıştı. Yürüdü, yürüdü... yüzüne tatlı bir esinti vuruyor, göz yaşları yüzünde kuruyordu. Gözleri gölün ışıkları ile parıldıyor, bedeni titriyordu.

O sırada bir el, bileğinden kavramış ve onu iskeleden çekmişti. O ana kadar, iskelenin sonuna ulaştığının farkında değildi.

Önce o tanıdık koku etrafını sarmış, ardından burnu sızlamıştı yine.

"Mihri."

Sadece bir kelime. Asrın'dan duyduğu anlam içeren ilk kelime. Mihri dikkatlice baktı genç adamın suratına. Alaylıca gülmüyor, gamzesini gözüne sokmuyordu. Gözlerinde her zamanki 'Ben muhteşemim' ifadesi yoktu. İfadelerini saklamak için kendisini sıkmıyordu da. İlk defa kendisiydi, Asrın'dı.

"Sen derin sulardan korkarsın. Ne işin var burada?" dedi genç adam Mihri'nin bileğinden tutup toprak yola yönlendirmeye çalışırken. Fakat Mihri bileğini sert bir hareketle Asrın'dan uzaklaştırdı.

"Git." Mihri ilk defa bu kadar sert konuşmuştu. Bu kadar anlamsız, ifadesiz... Neydi onu bu kadar hayal kırıklığına uğratan?

Asrın kızın tepkisine oldukça şaşırmıştı. Ardından kızın elinde, ekranı yanmakta olan telefonu gördü. Telefonu Mihri'nin elinden alıp ekranda ki yazıyı okudu. Mihri'nin bir an dalgınlığına gelmişti. Telefonu Asrın'dan geri almaya çalışıyordu ki, Asrın buna engel oldu. Sinirli bir ifadeyle Mihri'ye bakıyordu sadece.

"İnandın mı?" demişti yüzündeki alaylı ifadesiyle. Fakat bu alay daha çok, hayal kırıklıkları içeriyordu.

"İnanmamam için bir sebep mi var?" dedi Mihri telefonu almak için bir hamlede bulunurken.

"Var!"

Asrın'ın bağırmasıyla Mihri bir an olduğu yerde donup kaldı. Çok sinirliydi genç adam, kasılan çenesinden dişlerini sıktığı anlaşılabiliyordu. İrislerine yine bir karaltı çökmüştü.

"Sana zarar mı vermek istiyorum sence, ben? Seni korumama rağmen. Hatta sen bilmiyorsundur ama şimdiye kadar da çoğu zaman seni korudum ben Mihri. Sen bilmezken ben hep seni korudum. 3 ay önce; evden ağlayarak çıktığında, tüm o karanlık sokaklarda başına gelen tehlikelerden ben korudum seni. Evde tek başına kaldığında, evinin önünden geçen alkoliklerin seni korkutmasından ben korudum seni, yıllar önce arkadaşının yanına gitmek üzereyken, seni takip eden arabadan ben korudum seni. Kaçarken düşürdüğün o çok sevdiğin tokanı evinin bahçesine bırakan da bendim. Sence, bunca zaman sana zarar vermek istesem, çoktan yapmaz mıydım bunu?"

Mihri için zaman durmuştu sanki. Zihninde gezinen düşünceler ipini koparmış, alarma geçmişti. Kalbi bilerek gücünü arttırmış, değişik bir hisle göğüs kafesini delecek râddede atmaya başlamıştı. Sahi, nasıl nefes alınıyordu?

Bunca zaman Asrın, onu mu takip ediyordu? Yıllarca, onu mu korumuştu. Neden? Neden? Neden? Zihni her an iflas edecek gibiydi, soruların her biri elinde bir hançeriyle önünü kesiyor, hesap soruyordu.

"Neden?"

Dudaklarından çıkan bu kelimeyi, kulakları duyamamıştı sanki. Öyle güçlü bir uğultu hakimdi kulaklarında. Tek odağı, irislerine karanlık çökmüş ela gözlü adamın ağzından çıkacak bir çift laftaydı. Umutsuz bir bekleyiş, çaresiz bir andı.

"Öğreneceksin gece kız."

Genç adam telefonu Mihri'nin eline tutuşturup, arkasına bakmadan ilerlemeye başladı. Mihri ağaçların arasında kaybolan Asrın'ı izlemişti boş gözlerle. Nasıl hissedeceğini bilmiyordu. Sanki bu yüzden hislerini birine yöneltmişti.

Sevim'e... Sevim bu yaptıklarının bedelini ağır ödeyecekti.

***

Tuğba üşümüş, üzerine bir şeyler almak için çadıra dönmüştü. Kamp çantasını açıp bir süre üzerine uygun bir şey aradı. Ardından eline değen kırmızı hırka ile, olduğu yerde donup kalmıştı.

Ceyhun'un hırkası...

Hırkayı çantadan çıkardığında kalbinde amansız bir heyecan yine baş göstermişti. Sanki sol elinde tuttuğu o hırka, bir şekilde sol yanına baskı uyguluyordu. Hırkayı kollarından geçirip, fermuarını çekti. Bir sıcaklık yayılmıştı, önce bedenine sonra da ruhuna.

Çadırdan çıkıp ateş alanına doğru ilerliyordu ki bir anda birisiyle çarpıştı. Kimle çarpıştığını görebilmek adına başını kaldırdığında rastladığı kişi Ceyhun'du.

"Pardon." dedi genç adam gülümserken. "İyi misin?" Ardından Tuğba'nın üzerindeki hırkayı fark etmişti. Ceyhun gülümseyip başını yere eğdiğinde, Tuğba heyecanlanmaya başlamıştı bile. Giymese miydi? Çok mu meraklı gibi görünmüştü? Aklında buna benzer bir sürü soru vardı.

"Ee, şey. İyiyim. Sen?" dedi Tuğba bir an cevap vermediğini fark ederek. Ceyhun bir kez daha gülümsemiş, beyaz ve düzgün dişlerini ortaya çıkarmıştı. Kumral saçları dağınık bir şekilde taranmış, üzerine gözlerinin rengini ortaya çıkaran yeşil bir tişört giymişti.

"İyi. Ateş alanına mı gidiyordun?" diye sordu Ceyhun.

"Evet. Sen?"

"Ben de öyle. Birlikte gidelim o zaman." dedi Ceyhun sorar bir biçimde. Tuğba onayladığını belirtir biçimde başını sallayınca, birlikte yürümeye başladılar. Aralarında garip bir sessizlik vardı. İkisi de bir şey söyleyecek gibi oluyor, ardından vazgeçiyordu.

Ateş alanına vardıklarında Tuğba bir pufun üzerine, Ceyhun da Oğuzhan'ın yanına oturmuştu. Ardından Tuğba'nın duyamayacağı kısıklıkta bir ses tonuyla Oğuzhan'la konuştular. Oğuzhan konuşmanın ardından yerinden kalkıp, göl alanına ilerlerken Ceyhun ve Tuğba ateşin başında yalnız kalmıştı. Oğuzhan'ın birden bire kalkıp gidişi, Tuğba'ya garip gelmişti.

"Tuğba."

Ceyhun'un sesiyle zihnindeki düşüncelerden sıyrılan Tuğba, Ceyhun'un gözlerine baktı. Genç adam yine bir şeyler söylemek için hazırlanıyor, her ne söyleyecekse de bu Tuğba'yı daha duymadan heyecanlandırıyordu.

"Efendim?" dedi genç kız kesik bir sesle.

"Yürüyelim mi biraz?"

Tuğba şaşkınlıkla Ceyhun'un gözlerine bakakaldı. Gece yarısı olmasına az kalmıştı ve genç adam oldukça ilginç bir şey istemişti ondan.

"Bu saatte mi?" dedi Tuğba etrafa bakınırken. Kamp alanında tek tük insan kalmıştı ve hava da kararmıştı. Her ne kadar kamp alanının ışıklandırması iyiyse de, karanlık daha çok hâkimdi geceye.

"Evet." Dedi Ceyhun. "İlk geldiğimizde bir şey keşfetmiştim, sana da göstermek istiyorum."

"Bilmem ki." dedi Tuğba kararsız bir ses tonuyla. Fakat Ceyhun, gülümsemiş ve hızlıca kızın yanına gelip kolundan kavramıştı. Tuğba'yı oturduğu yerden kaldırıp, yürüyüş alanına doğru yönlendirirken genç kız oldukça şaşırmıştı.

"Ceyhun, dur. Nereye gidiyoruz?"

Ceyhun genç kıza cevap vermeyip, toprak yoldan saptı ve ağaçların dallarını elleriyle itip, Tuğba'nın geçebilmesi için yer açtı. Tuğba biraz zorlansa da küçük aralıktan geçebilmişti. Ceyhun da aradan geçip dalları bıraktı. Dallar Ceyhun'un bırakmasıyla hemen yerini geri almış, girişi büyük ölçüde kapatmıştı. Geldikleri yer iki tarafı sık ağaçlarla dizili bir toprak yoldu. Fakat uzun zamandır kullanılmadığı belliydi. Bir sürü yaprak, toprak yolun üzerini süslemişti. Ceyhun ve Tuğba adım attıkça ayaklarının altında ezilen yaprakların sesi duyuluyordu.

Tuğba geldikleri yerin sessizliği ile ürperdi. Kaybolmaları için çok elverişli bir ortamdı. Ceyhun gerisinden gelen Tuğba'yı fark edince geri döndü ve kızın bileğinden tuttu. Kızın şaşkınlıkla açılan gözleri onu güldürmüştü sadece.

Bir süre dar toprak yoldan ilerlemelerinin ardından Tuğba'nın kulağına güzel sesler geliyordu. Çekirge sesleri ve çok uzaktan gelen bir şelalenin sesi...

Toprak yolun bitimine sonunda ulaşmışlardı. Ardından Tuğba'nın görüş alanına tahta bir köprü girdi. Vardıkları yer gölün kenarıydı. Üzerinden tahta bir köprü geçiyordu ve görüntü çok hoştu. Tuğba hayranlıkla göle bakmaya devam ederken Ceyhun önüne geçti.

"Beğendin mi?"

"Çok."

Tuğba'nın ağzından dökülen kelime, oldukça hayranlık içeriyordu. Köprünün konumu, ışıklandırmalar... Her şey çok güzeldi.

"Sana göstermek istediğim şey daha farklı bir şeydi Tuğba. Benimle gelir misin?" Ceyhun elini Tuğba'ya uzatınca, Tuğba hiç duraksamadan elini tuttu. Bir an ikisi de şaşkınlıkla kalmıştı. Birbirlerinin ellerini tutuyorlardı ve bu his, çok güzeldi. İnsana güven veriyordu sanki. Ceyhun genç kızda, nasıl bu kadar güzel hislere sebep olabiliyordu?

Ceyhun kızın elini, sanki zarar vermekten korkuyormuşçasına nazikçe tutuyordu. Tahta köprünün üzerine doğru yürüyüp orta kısmında durdular. Tuğba; gölü, kamp alanını, ormanlık kısımları çok net görebiliyordu bulunduğu konumdan. Sanki tüm bu güzellikler ayaklarının altına serilmişti.

"Burası çok güzel." dedi gülen gözlerle Ceyhun'a dönerken. Ceyhun da gülümsemişti. Ellerini köprünün korkuluklarına yaslamış manzarayı izliyordu.

"Beğenmene sevindim." dedi Ceyhun buruk bir ifadeyle. Bunu anlayan Tuğba, Ceyhun'a döndü. Genç adamın bir derdi olduğu her hâlinden belliydi. Ceyhun'u hep gülerken görmüştü. Hiçbir zaman endişeli veya korku dolu değildi. Sinirlenmezdi, ağlamazdı, kızmazdı... Gülüyordu hep. Sanki bir maske gibiydi gülüşü. Gerçek duygularını saklayabileceği bir maske...

"Bana anlatmak istediğin bir şeyler mi var?" diye sordu Tuğba yumuşak bir ses tonuyla.

"Aslında bir şeyler değil. Çoğu şeyi sana anlatmak istiyorum Tuğba. Biliyorum, tanışalı çok olmadı. Ama bazen 5-6 günlük tanıştığın biri, 6 yıllık dostundan daha güvenilir olabiliyor. Ve... Nasıl desem? Sanki anlatacaklarım farklı bir dil ve sen bu dili bilen tek kişisin. Beni anlayabilecek tek kişi."

Ceyhun derin bir nefes verip, başını tekrardan göle çevirdi. Tuğba şaşkındı, Ceyhun'u böyle görmeye hiç alışık değildi. Ve nedensizce, yüreği burkulmuştu. Sanki onu üzen her şey, önce kendi gönlünden geçiyordu.

"Ben her zaman dinlerim seni." dedi Tuğba gülümseyerek. Ceyhun kızın gözlerine kısa bir anlığına bakmış fakat sonra gözlerini tekrardan göle çevirmişti yine. Biraz daha devam etse bakmaya, gözlerinin derinliğinde kaybolup her şeyini dökecekti ortaya sanki.

"Hayatımın çoğu zamanı, karanlık bir cümlede durmuşum gibiydi Tuğba. Dışarıya her ne kadar arkadaş canlısı, mutlu, sürekli gülümseyen bir insan gibi yansıtsam da kendimi, içten içe hep mutsuzdum sanki. Sanki söylediklerimi kimse duymuyordu, anlamıyordu. Bu yüzden ben de onların anlayacağı dilden, hoşlanmadığım dilden konuşmaya başlamışım..."

Tuğba'nın yüzü şaşkın bir ifadeye bürünmüştü. Ceyhun'un söylediklerini anlıyor ama bir türlü kendisine açıklayamıyordu. Kurduğu her cümlenin birçok anlamı vardı ve bu anlamlar, canını yakıyordu.

"Sonra seninle tanıştım. Her şey farklıydı seninleyken. İlk defa yalandan değil de gerçekten gülebildiğimi fark ettim."

Tuğba duraksadı. Göz pınarları dolmuş, yüreği burkulmaya devam etmişti. Ceyhun'un ses tonundaki o içtenlik, yüzündeki ilk ifade, söyledikleri... Her zerresine kadar anlamlılıkla doluydu.

"Ceyhun." dedi titreyen sesiyle. Fakat o sırada Ceyhun yine gülümsemişti.

"Sanırım zamanı geldi artık." dedi. Elini uzatıp tekrardan Tuğba'nın eliyle buluştururken. Tuğba bir an hazırlıksız yakalanmış, şok olmuştu.

"Ceyhun?" dedi tekrardan sorar bir biçimde. Köprünün diğer bitimine doğru ilerliyorlardı.

"Bir şey söylemene gerek yok." dedi Ceyhun güleç yüzüyle. "Sadece bak, kalbinle."

Tuğba neye bakması gerektiğini anlamamıştı. Köprünün bitimine geldiklerinde görebildiği tek şey Ceyhun'du. Ceyhun önünden çekildiğinde ise, Tuğba'nın gözleri şaşkınlıkla açıldı.

Yüzlerce, belki binlerce ateş böceği etrafını sarmalamıştı genç kızın. Gecenin karanlığını bölen turuncu ışıkları, düzenli hareketleri... Tuğba'yı büyülemişti.

Dolan gözleriyle Ceyhun'a döndü. Ceyhun sadece, Tuğba'nın etrafını sarmalayan ateş böceklerine ve genç kıza hayranlıkla bakıyordu.

"Beğendin mi?" dedi Ceyhun gülümseyerek.

"Hem de çok! Sanırım doğada çabalamadan da bulabilceğimiz güzellikler varmış. Çabaya hiç gerek yokmuş." dedi Tuğba gülümseyerek.

"Evet, bazı şeyler ansızın olur. Çaba gerektirmez." diye cevaplamıştı Ceyhun. Tuğba duyduğu cümlenin ardından şaşkın bakışlarını Ceyhun'a çevirdi. O sırada tüm sesler durmuş, sanki uzaktan sesleri gelen çekirgeler bile anlaşmış gibi seslerini kesmişti. Tuğba'nın duyabildiği tek şey, kalbinin atışlarıydı.

Yoksa? diye düşündü bir an. Yoksa, o da mı hissediyordu? Ansızın başlayan bir kalp çarpıntısını...

***

Nur, Mihri'yi bulabilmek için geldiği göl kenarında onu bulamamıştı. Ardından Mihri'yi aradığında Mihri'nin kamp alanına döndüğünü öğrenip, tek başına zaman geçirmeye karar vermişti. İskelenin sonuna kadar yürüyüp yine ayaklarını göle doğru sarkıtarak uzattı. Ellerini, avuç içleri iskelenin tahta yüzeyine değecek şekilde yerleştirmiş, arkasına yaslanmıştı. Gökyüzü bu gece oldukça karanlıktı...

Yanında yine bir hareketlilik hissettiğinde, gelen kişinin kim olduğunu tahmin edebilmişti.

Oğuzhan...

Buraya gelirken, aynı zamanda onun da gelmek üzere olduğunu görmüştü. Belki de bu yüzden göl kenarında vakit geçirmek istemişti, onunla karşılaşabilmek adına... Bilmiyordu.

"Neyi izliyorsun?"

Nur, duyduğu sesle başını yana çevirdi. Oğuzhan onun gibi oturmuş, genç kıza bakıyordu. Kahverengi gözleri, yanlarındaki lamba sayesinde oldukça parıldıyor, uzun kirpikleri elmacık kemiklerine gölge yapıyordu. Kumral saçları dağınık bir şekilde arkaya taranmıştı.

"Yıldızları." dedi Nur, gökyüzüne bakmaya devam ederken.

"Bu gece gökyüzünde yıldız yok, Nur." dedi Oğuzhan, bilmiş bir tavırla.

"Biliyorum." dedi Nur asi bir tavırla. Ardından bakışlarını yine gökyüzüne çevirdi. "Yıldızları hayal ediyorum."

"Bu senin hayalin mi?" diye sordu Oğuzhan şaşkınlıkla. Nur anlamadığını belirtir bir ifadeyle ona döndü. "Evet, neden?"

"Eğer hayalse, gerçekleşmesi lazım." dedi Oğuzhan kızın gözlerinin içine bakarak gülümserken. Nur da gülümsedi.

"Nasıl gerçekleşebilir ki? Bu gece hava bulutlu." dedi hayal kırıklığıyla gökyüzüne bakarken. Hiç yıldız yoktu. Oysa Nur, kampa en çok yıldızları daha iyi seyredebilmek için gelmek istemişti. Küçüklüğünden beri hep balkona çıkar, yıldızları izlerdi. Onun için terapi gibi bir şeydi. Sanki tüm hayallerini, tüm kaybettiklerini yıldızlar saklıyordu onun için.

"Bekle burada." dedi Oğuzhan hızlıca iskeleden kalkarken. Nur çattığı kaşlarıyla ona döndü. "Neden bekleyeyim?" diye sordu uzaklaşan Oğuzhan'ın ardından. Fakat Oğuzhan onu duymamış, ağaçların arasında gözden kaybolmuştu.

Nur yüzündeki gülümsemeye engel olamamıştı. Belki de Oğuzhan'ı ilk defa böyle görmüştü. Tanıdığı günden beri, hatta o kavga olayından sonra oldukça kaba biri olduğunu düşünmüştü. Fakat şimdi, Nur'un hayali için koşuşturuyordu.

Nur gözlerini kapatıp, gölün sesini dinlemeye devam etti. Aradan 5-10 dakika kadar bir zaman geçmişti ki, iskeleden yaklaşan adım sesleri duydu. Arkasını dönmek üzereydi ki, bir el gözlerinin üstüne kapandı. Görüş alanı tamamen kapanmıştı. Bir an korkuya kapılsa da ardından duyduğu ses ile rahatlamıştı genç kız.

"Korkma, benim. Gözlerini ben aç diyene kadar açma tamam mı?"

Oğuzhan'ın sesinde bir heyecan mı saklıydı, yoksa Nur mu yanlış anlamıştı, bilmiyordu genç kız. "Neden?" diye sordu fakat gözlerini açmamıştı. Oğuzhan ellerini kızın gözlerinden çekti.

"Yıldızları bu gece yere dökeceğim, senin için." dedi Oğuzhan.

Nur şaşkınlıkla kaşlarını çattı. Yıldızları yere mi dökecekti? Oğuzhan onunla oyun mu oynuyordu yoksa?

Konuşmak üzereydi ki başından aşağıya dökülen küçük cisimleri hissetti. Omuzlarına çarpıyor, ardından iskeleye düşüyordu. Bazıları suya düşüyor, tok bir ses bırakıyordu.

"Aç gözlerini." dedi Oğuzhan.

Nur, gözlerini açtığında ağzı açık kalmıştı. Bir sürü küçük yıldız, etrafını doldurmuştu. Beyaz ışıkları yanıp sönüyor, etrafa hoş bir ışıltı sunuyordu. Bazıları göle dökülmüş, yakamozu andırır bir biçimde parıldıyordu. Kucağına düşen bir yıldızı eline aldığında, bir oyuncak olduğunu görmüştü. Fakat, bir oyuncağın, onu bu kadar mutlu edeceği hiç aklına gelmezdi. Yıldızları teker teker toplayıp, hepsine hayranlıkla bakıyordu.

"Artık yıldızlara sadece bakmayacaksın Nur. Dokunabileceksin." dedi Oğuzhan kızın yanına otururken. Bir yıldızı eline almış, bakışlarını göle çevirmişti. Nur o kadar mutlu olmuştu ki, ağlamamak için kendini zor tutuyordu sanki.

"Teşekkür ederim, benim için gerçekten anlamı büyük bu yaptıklarının." dedi Nur gülümseyen gözlerle. Oğuzhan kıza dönmüştü fakat gülümsemiyordu. Yaptığı tek şey, kızın yüzünü izlemekti. Nur, Oğuzhan'ın ona başını hiç çevirmeden baktığını görünce şaşırmıştı.

"Ne oldu, yüzümde bir şey mi var?" dedi elini yüzüne götürürken. Görünürde bir şey yoktu.

"Neye bakıyorsun?" dedi ardından çattığı kaşlarıyla.

"Yıldızlara." diye yanıt vermişti Oğuzhan.

"Gözlerimde hiç yıldız yok." dedi Nur, konuşmanın aslında neye vardığını anlamanın heyecanıyla.

"Ben görebiliyorum ama. Gözlerinde milyonlarca yıldız var."

Nur, şaşkınlıkla kalakaldı. Oğuzhan'ın söylediği şey, neden bu kadar hoşuna gitmişti? Veya birkaç kelime, nasıl kalbine dokunabilmişti? Karşısındaki adam, yıldızları onun için gökten indirmişti. Onun için yakamoz oluşturmuş ve şimdi de kelimeleriyle kalbine dokunmuştu.

Bu his, çok güzeldi...

***

Mihri, ateşin karşısında yalnız bir şekilde oturuyordu. Birden herkes gözden kaybolmuştu. Hatta Murat bile ortalarda görünmüyordu. O sırada Akın'ın geldiğini görünce gülümsedi. Fakat Akın'ın yüzündeki ifade ile gülümsemesi de yüzünde donup kalmıştı.

Akın, Mihri'nin yanına hızlıca ulaşıp karşısına oturdu.

"Mihri, güzelim bir Feride'ye baksana sen." dedi Akın ricada bulunarak. Mihri şaşırmıştı.

"Ne oldu?" diye sordu. Feride'nin başına kötü bir şey mi gelmişti acaba?

"Kötü görünüyor. Biriyle tartışıyor gibiydi. Kızların arasına girmek istemedim. Sen bir baksan diyorum?" dedi Akın, yüzündeki dehşet ifadeyle.

"Olur, nerede?" dedi Mihri hemen. Korkmaya başlıyordu. Yoksa Sevim Feride'ye mi bulaşmıştı?

"Çadırların arkasında." dedi Akın eliyle bulunduğu konumu işaret ederken. Mihri hiç beklemeden olduğu yerden kalkıp koşar adımlarla çadırların arkasına doğru ilerledi. Geçtiği her çadırın önünde duruyor, etrafına bakınıyordu. Koşmaktan yorulmuş, dizleri ağrımıştı. En arkadaki çadırlara doğru koşup her birinin önüne ve arkasına dikkatlice baktı.

Hiçbir yerde Feride'yi görememişti. Adımlarını hızlandırıp, erkekler çadırının alanına girecekti ki, duyduğu ses ile duraksadı. Feride'nin bağırış sesleri geliyordu. Sol tarafa hızlıca dönüp çadırın arkasına baktı. Feride'yi bir ağacın gövdesine yaslı bulmuştu. Fakat yanında kimse yoktu, telefonda biriyle konuşuyor ve ara ara bağırıyordu. Mihri, Feride'nin yanına gidecekti ki duyduğu şeyler ile adımları olduğu yerde çakılı kaldı.

"Eğer bu intikamı yapacaksak, hemen yapalım! Daha fazla bunlara katlanamıyorum!"

İntikam... Feride...

Feride kimden intikam almak isteyebilirdi ki? Ardından aklına parkta yaşananlar geldi. Asrın'ın, Feride'nin telefonu ile onu tehdit edişi... Taşlar yerine yavaş yavaş oturmaya başlamıştı. Telefon elinden kayıp yere düşerken, zihninde milyonlarca düşünce geziniyordu. Feride, çocukluk arkadaşı, aile dostu... Ona ihanet etmişti.

Telefonun yere düşüşünün ardından Feride hızlıca arkasını dönmüş ve Mihri'yi görmüştü. Gözleri korkuyla açılırken, Mihri'ye doğru adım attı.

"Mihri?"

BÖLÜM SONU

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.