"Ona vurmaya nasıl cesaret edersin lan!?"
Mihri duyduğu ses ile başını hızlıca çevirdi. Asrın, ona vuran adamın yüzüne sert bir yumruk atmış yere yığılmasını sağlamıştı.
Asrın. Buradaydı. Onu korumuştu. Bu 3 cümle yan yana o kadar saçmaydı ki.
Asrın, başını duvarın dibine sinmiş olan genç kıza çevirdi. Burnundan akan kanı görünce daha çok sinirlenmişti sanki. Yerde kıvranan genç adamın yanına gidip yakasından tuttuğu gibi doğrulttu. Ardından bir kere daha okkalı bir yumruğu suratının ortasına atıp yere düşmesini sağlamıştı. Adam inleyerek ellerini kanayan burnuna götürdü. Büyük ihtimal burnu kırılmıştı.
Mihri olanları sadece şaşkın bir ifadeyle izliyordu. Her şey o kadar saçma geliyordu ki, sağlıklı bir şekilde düşünemiyordu bile. Hatta bir an, tüm bu olanlar Asrın'ın bir planı zannetti. Fakat saldıran kişi Akın'ın düşmanıydı. Yine de Asrın'ın burada ne işi vardı?
Asrın yerde kıvranan adamın karnına ardı ardına tekmeler savuruyordu. Gözü dönmüş gibiydi. Ardından adamı ceketinden kavrayıp Mihri'nin önüne getirdi ve adamı genç kızın ayaklarının dibine fırlattı.
"Özür dile! ÖZÜR DİLE LAN!"
Mihri Asrın'ın bağırışıyla korkudan titremişti. Neden bu kadar sinirlenmişti anlamıyordu. Yüzü gözü kanlar içerisinde olan adam, kekeme bir şekilde Mihri'den özür dilemişti. Asrın gözünü epey korkutmuş olmalıydı ki Asrın adama tekrardan vurmaya yeltendiğinde, adam korkuyla kaçmıştı. Asrın adamın peşine takılacaktı ki Mihri, Asrın'ı kolundan tutarak engelledi.
Bu gidişle Asrın başına onun yüzünden bir iş açacaktı. Sonuçta kim olursa olsun Mihri'yi kurtarmıştı.
Asrın onu tutan el ile duraksamıştı. Mihri ile bakışları kesiştiğinde Mihri artık emindi. Bu kişi gizli numaranın sahibiydi.
"O sensin." dedi Mihri sadece. Asrın'ın ela gözleri kısılmıştı. Elini dağılan siyah saçlarına götürüp arkaya doğru yatırdı. Adamı döverken yorulmuş olmalıydı ki, nefes nefese kalmıştı.
"Burnun kanıyor, çantanı ver."
Asrın hareketsiz duran Mihri'yi görünce kolundan düşmek üzere olan çantayı aldı. Ön kısmını açınca bir paket peçete bulmuştu. Peçeteyi almak için elini çantaya soktuğunda eline ilaç kutuları çarpmıştı. Birini çıkartıp paketini incelediğinde Mihri ile göz göze geldiler. Asrın ilaç kutusunu geri bırakıp peçeteyi kavradı. Eğilip Mihri ile aynı hizaya geldi. Genç kız olayın şokundan ayağa bile kalkamamıştı. Asrın elindeki peçeteyi alarak Mihri'nin yüzündeki kanı silmeye başladı. Mihri tam bir şey söyleyecekti ki, Asrın engel olmuştu.
"Soru sorma Mihri. Her şeyin cevabını yakında alacaksın."
"Bana neden yardım ettin?" dedi Mihri ikazını görmezlikten gelerek. "En son tehdit ediyordun?"
"Yardıma ihtiyacı olan bir kızdın." dedi Asrın peçetenin temiz kısmıyla kızın dudaklarına bulaşan kanı temizlerken. Bir an gözleri kesişmiş, ardından ikisi de aynı anda gözlerini kaçırmıştı.
"Ben hallederim, bırak." dedi Mihri Asrın'ın elindeki peçeteyi sert bir şekilde alıp ayağa kalkarken.
Asrın şaşkın bir şekilde eğildiği yerden doğrulmuştu. Ela gözlerini kıza dikip gamzesini belli eder biçimde gülümsedi. "En azından teşekkür edecek kadar nazik olduğunu düşünüyordum, yanılmışım gece kız."
Mihri, Asrın'a ters bir ifadeyle bakıp yerde duran çantasını eline aldı. Arkasını dönüp gitmek üzereydi ki Asrın'ın söyledikleri ile olduğu yere çakılıp kaldı sanki.
"Kamp... Her şeyi arkadaşlarına açıklamak için güzel bir yer olacak."
Mihri olduğu yerde geri dönüş yapıp Asrın'a baktı. Asrın ise tehditkâr bakışlarını Mihri'ye dikmiş, vereceği tepkiyi bekliyordu. Mihri hızlı adımlarla Asrın'ın yanına ulaşıp elini ona vurmak için kaldırdı. Fakat Asrın, kızın bileğini havada yakalamıştı.
"Bana vuracaksan, elinle değil başka bir şeyle vur. Senin elin, canımı yakmaz." dedi Asrın ciddi bir ifade ile.
"Belki de canını yakmak istemiyorumdur." dedi Mihri de dolan gözleriyle. Bu sefer ki şaşkın bakışlar Asrın'a aitti.
"Çünkü ben insanların acı çekmesinden hoşlanmam. Aksine, insanları üzmemek için çoğu zaman kendimi üzerim. Çünkü ben senin gibi iğrenç bir kişiliğe sahip değilim!" Mihri içindeki nefreti durduramamış son cümlelerini bağırarak telafuz etmişti. Fakat Asrın'ın ela gözleri ifadesizliğini koruyor, düz bir surat ile Mihri'ye bakıyordu.
Asrın'ın bu tepkisizliği Mihri'yi daha çok kızdırmıştı.
Asrın, Mihri'nin beklemediği bir hareket yapmıştı. Mihri'yi kolundan çekip sıkıca sarılmıştı. Mihri şok olmanın etkisiyle bir an dımdızlak kalmıştı. Ardından Asrın'ı hızla itip yanağına sert bir tokat indirmişti.
Asrın Mihri'nin tokat atmasından etkilenmişe benzemiyordu. Daha çok Mihri'nin bunu yapacağını bilmişe benziyordu. Mihri hızlı adımlarla okula doğru ilerlerken içindeki öfke hâlâ dinmemişti. Asrın'ın davranışlarını bir türlü anlayamıyordu. Bir gün tehdit ediyor, bir gün onu kurtarıyor, ardından sarılıyordu. Ne yapmaya çalıştığını Mihri bir türlü anlamıyordu.
Telefonu çalmaya başladığında arayan kişinin Akın olduğunu görmüştü. Eğer telefonu açmazsa Akın ısrarla aramaya devam ederdi. Bunu biliyordu. Bu yüzden gözyaşlarını hızlıca silip burnunu çekti. Telefonu yanıtlayıp kulağına yaklaştırdı.
"Efendim koruyucu meleğim?" dedi sesine yapmacık bir neşe katıp. Akın'ın bu yapmacıklığı anlamamasını umuyordu.
"Bırak yalakalığı Mihri. Murat bile senden önce vardı okula, neredesin sen?"
"Geliyorum, 5 dakikaya ordayım. Evde işlerim uzun sürdü de."
"Tamam, acele et servis gelmek üzere."
***
Mihri okula vardığında herkesle selamlaşmıştı. Kızlarla son görüşmeleri birkaç saat olsa bile sıkıca sarılmışlardı.
Kamp alanına götürmek için 2 tane büyükçe otobüs gelmişti. Kampa gelenler toplamda 60 kişiydi. 30'ar kişilik iki gruba bölünmüşlerdi. Neyse ki tüm tayfa aynı gruptaydı. Gruplar, Alfa ve Beta takımı olarak adlandırılmıştı. Tayfa Alfa grubundaydı. Otobüse yerleştiklerinde Murat, Tuğba ile oturuyordu. Mihri de Akın ile oturuyordu. Nur tekli koltuklardan birine geçmiş, kulaklıklarını takmıştı. Son zamanlarda Nur da Tuğba gibi oldukça durgundu, tüm tayfa bunu fark etmişti. Ceyhun'un otobüse binmesi ile Murat yerinden fırlamıştı. Tuğba şaşkın bakışlarla yanından kalkan Murat'a bakıyordu. Ceyhun kalan tek boş yere ilerlerken Murat ondan önce davranıp tekli koltuğa oturmuştu.
"Kardeşim bu koltuk benim, sen Tuğba'yla otur." demişti suratındaki sırıtış ile.
Tuğba gözlerini devirip arkasına yaslandı. Murat'ın bu son zamanlarda ki garip davranışları sinirlerini bozmuştu. Mihri ise olanları gülerek izlemişti. Murat'ın bazı hareketleri tam takdire şayandı. Akın da dayanamamış gülümsemişti. Ceyhun Tuğba'nın yanına oturduğunda günaydınlaşmışlardı, tayfanın geri kalanını da selamladığında otobüs yavaştan yol almaya başlamıştı. Yolculuk yaklaşık 1 saat kadar sürecekti.
Mihri başını cama yaslamış gözlerini yummuşken Akın elindeki şiir kitabını inceliyordu. Murat çantasından gizlice bir şeyler atıştırıyor telefonundan izlediği videoya kıkırdayarak etrafındakileri rahatsız ediyordu. Nur şarkı dinleyerek yolu izliyordu. Tuğba elindeki romanı büyük bir dikkatle okuyordu. Ceyhun ise başını arkaya yaslamış, ara sıra yanındaki kıza kaçamak bakışlar atıyordu. Bir yandan aradaki sessizliği bozmak istiyor bir yandan da onu rahatsız etmek istemiyordu.
Ardından cesaretini toplayıp kızın okuduğu kitabın kapağını çevirdi. Oğuz Atay'ın "Tutunamayanlar" adlı romanıydı. Genç adam bu romanı defalarca okumuştu. Hatta en sevdiği roman bile olabilirdi. Aynı kitabı Tuğba'nın da okuyuşu onu mutlu etmişti.
"Ben de okumuştum bu romanı, oldukça güzeldi." dedi ona bakan genç kıza gülümseyerek. Tuğba, ilgisini çekmiş bir vaziyette Ceyhun'a döndü.
"Evet, bence de çok güzel. O kadar çok okudum ki bazı replikleri ezberledim resmen." dedi heyecanla. Ortak bir noktalarının oluşu Tuğba'da da değişik bir his barındırmıştı.
"Mesela hangi replik? Merak ettim." dedi Ceyhun bakışlarını önüne çevirip gülümseyerek. Tuğba bir süre düşündü. Ardından kitabın arasına parmaklarını ayraç niteliğinde bıraktı. Bakışları tamamiyle Ceyhun'a odaklanmıştı.
En sevdiği repliği söylemeye başladı.
"Çok şey vardı anlatılacak,
Bu yüzden sustum."
Ceyhun repliğin geri kalan kısmını kendi tamamladı.
"Birini söylesem diğeri yalnız kalacaktı.
Sen duydun mu sustuklarımı?"
İki gencin bakışları garip bir şekilde birbirlerinde çakılı kaldı. Aynı repliği ikisinin de ezbere bilmesi, birinin söylediğini diğerinin tamamlaması... Tuğba'nın kalbi garip bir ritimle atmaya başlamıştı. Ceyhun'un yeşil gözlerine bakmaya devam ettikçe, kalbine tonlarca kuş uçuyordu sanki. Ceyhun, karşısındaki kıza biraz şaşkınlık, çokça hayranlıkla bakıyordu. Sanki ruh eşi karşısındaydı. Tuğba'yla saatlerce bir sahil kenarında oturup konuşmak istiyordu. Sanki şimdiye kadar sustuklarını genç kıza anlatmak için biriktirmişti.
Aralarındaki bu garip bakışma Murat'ın koltuğundan gelen gürültüyle son bulmuştu. Sesin geldiği tarafa baktıklarında Murat'ın tepe taklak koltuktan düştüğünü görmüşlerdi. Çantasındaki cipslerin çoğu üstüne dökülmüştü ve otobüsün içindekiler garip bir ifadeyle Murat'a bakıyordu. Murat sanki bilerek o şekilde durmuş hiç düşmemiş gibi zarif bir şekilde düştüğü yerden kalktı. Üzerindeki cipsleri elinin tersiyle temizleyip koltuğuna geri yerleştiğinde otobüstekiler gülüşmeye başlamıştı. Ceyhun bir kahkaha attığında, otobüsün çoğunluğu da katıla katıla gülmüştü. Murat çattığı kaşlarıyla arkadaşlarına döndü.
"Hadi şunun gülmesini anlarım." dedi Akın'ı göstererek. "Ya siz? Yaz siz balpıtırcıklarım... Beni hayal kırıklığına uğrattınız. Hepinizi kınıyorum ayrıca da görüşmeye kapatıldım. Aradığınız kişiye artık ulaşılmıyor çünkü kalbi kırıldı. Mesaj bırakmayın okumayacağım."
Murat büzdüğü dudakları ile kıvırcık saçlarında bulunan göz bandını gözlerine indirdi. Sırtını arkadaşlarına dönüp yüzünü cama çevirmişti.
"Bunu neyle besledik biz dün akşam. Hadi biraz çatlaktı, hepten kafayı sıyırmış." dedi Akın sitemle.
"Gazoz kafa yapıyor olmasın?" dedi Mihri güleç bİr suratla Murat'a bakarken. Bu söylediklerine arka koltuklarında olan Ceyhun ve Tuğba da katılmıştı. Ve geriye kalan yol boyunca Murat'ı tekrardan barıştırmak için uğraşmışlardı.
Kamp alanına vardıklarında alfa ve beta takımı ters istikamete doğru ilerlemeye başlamıştı. Alfa takımının başında Matematik hocaları ve kamptan sorumlu bir görevli bulunuyordu. Beta takımının başında da bir öğretmen ve görevli bulunuyordu. Ağaçlık alanlardan ilerleyerek kamp için ayrılmış alana ilerleyeceklerdi. Nur'un duyduğuna göre kamp alanı, göle yakın bir alandaydı. Nur ve diğerleri göl kenarında eğlenceli vakitler geçirebilirdi.
Murat kafasına kırmızı bir saç bandı sarmış saçlarının gözünün önüne düşmesine engel olmuştu. Hatta kendini fazla kaptırarak yanaklarına bulduğu bir kömürle iki çizgi çekmişti. Kendini bir aksiyon filminde hissediyor gibiydi.
"Murti! Efsane olmuşsun."
"Düşenin dostu olmazmış Mihri." dedi Murat yan gözle Mihri'ye kötü bir bakış atarak. Düştüğü zaman Mihri de ona gülmüştü. Bu yüzden 'Murti kuralları' gereği Mihri trip yemeyi hakediyordu.
"Ovv, ağır oldu bu." dedi Akın.
"Sizin yaptıklarınız kadar değil." dedi Murat da. Nur daha fazla dayanamamış Murat'ın omzuna kolunu atmıştı.
"Benim kıvırcığım neye üzülmüş böyle?"
"Sorma be balpıtırcığım, hayat üzüyor." dedi Murat uzaklara dalar gibi yaparak. O sırada önlerine çıkan bir daldan atlamak zorunda kalmışlardı. Murat sitemine uzunca bir süre devam etti.
"Yine saçmalamaya başladı. Kulaklarınızı kapatın." dedi Akın. Tuğba, Akın'ın söylediğini komik bulmuş, gülmüştü. Dalın üzerinden atlayacaktı ki Ceyhun ondan önce davranmış hızlı bir şekilde karşıya geçip kızın elinden tutup karşıya geçmesine yardım etmişti. Tuğba gülümseyerek teşekkür etti.
Kamp alanına vardıklarında numaralandırılmış çadırları görmüşlerdi. Etrafta tabelalar, puflar, ufak bir çardak ve banklar vardı. Göl buradan bile görünüyordu. Herkes kartlarında yazan çadırlarına doğru ilerledi. Erkeklerin ve kızların çadırları karşı karşıyaydı. Arada ise büyük bir boşluk vardı. Her çadır maximum 3-4 kişilikti. Mihri, Nur, Feride ve Tuğba aynı çadıra isimlerini yazdırmışlardı. Murat, Akın ve Ceyhun da aynı çadırda kalacaklardı. Eşyaları yerleştirmek için herkes çadırlarına girmişti.
"Burası efsane." dedi Nur çadırın içine bakarken. Bir çadıra göre oldukça ferah ve büyüktü. Uyku tulumlarını yan yana dizip, çantalarını çadırın bir köşesine yığın hâlinde bıraktılar. Feride eşyalarını bırakır bırakmaz diğer arkadaşlarıyla buluşmak için çadırdan çıkmıştı. Feride genelde tayfadan uzak takılırdı ve oldukça sosyal bir kızdı. Hatta bir keresinde Sevim'in grubu ile samimiyet kurmuşluğy bile vardı. Tayfa bunu saygıyla karşılıyordu. Fakat Nur, Mihri ve Tuğba sürekli yan yanaydılar. Bu yüzden kendilerini sürekli ayrılmaz üçlü, üç kafadarlar gibi sözlerle adlandırılırlardı. Bunu seviyorlardı. Birbirlerine oldukça da yetiyorlardı zaten.
"Ben göle bakmaya gidiyorum. Gecikirsem mesaj atarsınız." dedi Nur çantasından bir gazoz kapıp çadırdan ayrılırken. Mihri ve Tuğba da Akınların yanına gitmişlerdi.
Nur göle giden yoldan ilerlemeye başlamıştı. Toprak yol oldukça rahatlatıcıydı. Ayaklarını kirletmek istemese spor ayakkabılarını çıkarıp öyle yürürdü. Gölün bulunduğu alana geldiğinde iskeleye doğru yürüdü. Bitimine oturup ayaklarını suya sarkıtmıştı. Açtığı gazozu yanına bırakırken avuç içi tahta zemine değecek şekilde ellerini arkaya yaslamış, manzarıyı huzurla izliyordu.
İtiraf etmesi gerekseydi tüm bu zamanlarda ki durgunluklarının aslında kavga olayı yüzünden olduğunu söyleyebilirdi. Fakat böyle bir konu yüzünden huzursuz hissetmesi çok saçmaydı. Çoğu zaman böyle olayları kafaya takmaz ve düşünmezdi. Fakat o an her ne kadar umursamaz görünse de içten içe kırılmıştı. Sonuçta Oğuzhan'ın haklı olan kişinin yanında olmasını beklemişti. Onun öyle biri olduğunu sanmıştı. Her ne kadar kısa bir zaman tanımış olsa da karakterinin sağlam olduğunu düşünmüştü.
Yanında bir hareketlik hisettiğinde başını o tarafa çevirdi. Fakat gördüğü kişi, beklediği kişi değildi.
Oğuzhan ellerini cebine sokmuş ve göle bakıyordu. Tam yanında durması ve hiç konuşmadan göle bakıyor olması oldukça garipti. Acaba beni görmedi mi? diye düşündü genç kız. Fakat onu görmemesi imkânsızdı.
Genç adamın üzerinde, siyah bir kot ve üstünde de bordo salaş bir tişört vardı. Siyah saçları dağılmıştı. Spor yapıyor olmalı, diye düşündü Nur. Çünkü bu yaşlarda bu kadar yapılı bir vücudu olması garipti, garip olduğu kadar da çekici. Oturduğu yerden bile görünen kahverengi gözleri güneşin vurmasıyla daha da açılmış, yeşilimsi bir tona bürünmüştü. Çenesi biçimliydi ve yüzüne sert bir ifade katıyordu.
Nur, Oğuzhan'ı bu kadar incelemesinin garip göründüğünü farkedip hemen önüne döndü. Ardından ellerinden destek alarak kalkmış ve arkasını dönerek gitmek üzere adımlamıştı. Fakat o sırada bir el, onu kolundan tutarak durdurmuştu.
Nur'un böyle bir şeyi beklemediği aşikârdı. Önce onu tutan ele, ardından elin sahibine düz bir ifadeyle baktı.
Genç adam, ona öldürücü bakışlarını atan Nur'un kolunu hemen bırakmıştı. Ellerini tekrardan cebine sokup omuzlarını dikleştirdi. Bunu söylemek neden bu kadar zor geliyordu ona? Anlamıyordu...
"Konuşmamız gerekiyor." dedi sonunda. Bakışlarını çevrede gezdirmeyi bırakıp, beklentiyle genç kızın yüzüne bakarak.
"Bence gerekmiyor." demişti kız. Genç adam, kızın gözlerinde bir ifade aramış ama bulamamıştı.
Bu olay, Nur'un hiç hoşuna gitmemişti. Geçen gün üzerine yürüyen çocuk karşısına geçmiş konuşmak için izin istiyordu.
"Tamam, anlıyorum. O gün biraz sert davrandım. Fakat yanlış anlamanı hiç iste-"
"Geçen ki tavrın da, şimdiki bu özür dileme çabaların da hiç umrumda değil." Nur sözünü bitirir bitirmez hızlı adımlarla iskeleden toprak yola ilerlemişti. Arkasında şaşkın bir şekilde kalan genç adam sinirlenmişti. Bu işin bu kadar zor olacağını hiç düşünmemişti. Kendini kısa süre içerisinde toparlayıp genç kıza yetişti.
"Nur. Bekle! Biraz konuşalım."
Nur arkasından gelen Oğuzhan'ı kâle almayarak yoluna devam ediyordu. Gözleri kamp alanını gösteren tabelayı arıyordu fakat bir türlü bulamamıştı. Rastgele bir yola girip ağaçların arasından ilerlemeye devam etti.
"Böyle mi yapacaksın gerçekten de? Konuşarak halledelim. Normalde öyle bir insan değilim ben Nur, beni yanlış tanımanı istemiyorum."
"Ben seni tanımak da istemiyorum ki." dedi Nur sonunda arkasını dönüp kontrol edemediği sesiyle. Oğuzhan olduğu yerde kalakalmıştı. Nur'un kolay kolay onu affetmeyeceğini biliyordu fakat bu kadar acımasız olacağını da düşünmemişti.
"Tamam." dedi düz bir ses tonuyla. "Sen bilirsin. Ben sadece özür dilemek istemiştim, demesem de olurmuş."
Nur konuşmak için ağzını açmıştı ki genç adam hızlı bir şekilde arkasını dönüp gitmişti. Nur arkasında bulunan ağaca yaslanıp bir süre duraksadı. Çok mu sert davranmıştı?
Hayır, diye geçirdi içinden hemen. O gün Nur'un üzerine yürümüş, Nur haklı olmasına rağmen Sevim'i korumuştu. Nur iyi yaptığını düşünüyordu fakat içinde bir burukluk vardı. Evet, doğru olanı yapmıştı ama bu doğru ona iyi hisettirmiyordu. Öyleyse, doğru olmasında ne fayda vardı?
Tüm bu düşüncelerden kurtulmak istercesine başını salladı. Ve ardından da genç adamın ilerlediği yoldan ilerleyip kamp alanına ilerledi.
***
Akşam olduğunda Akın kızları arayarak ateşin etrafına gelmelerini söylemişti. Kızlar alana vardıklarında puflara ve yere bırakılan minderlerde yerlerini almışlardı. Onların dışında bir grup daha vardı. Birkaç kağıt oyunu oynanmıştı ve yeni kişilerle de tanışılmıştı.
Murat bitirdiği gazoz şişesini havaya kaldırıp salladı. Bakışlar ona dönmüştü.
"Var mısınız doğruluk cesaretlik oynamaya."
"Yokuuzz." demişti kızlar hep bir ağızdan. Murat'la yapılmayacak tek şey, doğruluk cesaretlik oynanmasıydı. Aklı olan bir insan Murat ile bu oyunu oynamaya kalkışmazdı.
"Murat film mi çeviriyoruz oğlum? Ne o yaz dizileri klişesi gibi, onu mu oynayacağız?"
"Bence eğlenceli olur!" demişti çocukların yanına varan Feride. Yanında da kuzeni vardı. Asrın...
"Heh, diğer delimiz de teşrif etti." dedi Akın. Nur ve Tuğba gülmüştü ama Mihri, donuk bir ifadeyle ateşe bakıyordu. Asrın'ın varlığını hissetmiş fakat onu görmeye cesaret edememişti. Kampa geleceğini bilmiyordu, otobüste de görmemişlerdi onu.
Murat, Feride'ye bir öpücük attı. Feride de Murat'ın elindeki şişeyi kendi eline aldı.
"Hadi! Biz de zaten oyuncu arıyorduk. Diğerlerinin yanına gidelim." Feride biraz ilerilerinde oturan birkaç kişiyi göstermişti. Arkaları dönük ve karanlık olduğundan kim olduklarını anlamamışlardı.
"Hadi! Gidelim." dedi Murat da ayağa fırlayıp kızların elinden çekiştirerek. Tuğba ve Nur istemeye istemeye ayağa kalkmıştı. Akın ve Ceyhun da Murat'ın peşinden gitmişti. Ateşin başında kalan tek kişi Mihri ve ayakta duran Feride'yle kuzeniydi.
"Mihri sen gelmiyor musun?"
Mihri bakışlarını Feride'ye çevirmiş ve o anda kısa bir süreliğine bakışları Asrın'la kesişmişti.
"İstemiyorum." dedi düz bir ses tonuyla. Feride'nin yüzü düşmüştü.
"Ya sensiz olmaz ki! Hadi kalk." Mihri'nin dalgın hâlinden yararlanıp kolundan tutup ayağa kalkması için hâmlede bulundu. Mihri başını olumsuz anlamda sallarken Akın ve diğerlerinin uzaktan garip bakışlarına maruz kalmıştı.
"Bence oyuna sen de katılmalısın Mihri. Birileri 'doğruluk' dediğinde, doğruları söylemek zorunda kalabilirim."
Mihri şaşkın bir ifadeyle Asrın'a döndü. Genç adamın, ela gözlerindeki tehditkâr ifade kanını dondurmuştu. İşte, yine yapıyordu! Mihri'yi açık açık tehdit ediyordu. Ardından sabah söyledikleri geldi aklına.
Kamp... Her şeyi arkadaşlarına açıklamak için güzel bir yer olacak.
Sanki bu sözleri, kulağında tekrardan yankılanmıştı. Korkuyla titredi genç kız. Asrın'ın o tehditkâr bakışları altında eziliyordu sanki. Ayarlanmış bir robot gibi diğerlerinin yanına gidip onun için ayrılan yere oturmuştu. Etraftakilere kısa bir bakış attığında gördüğü kişiler ile şok olmuştu.
Oluşturdukları çemberde, Mihri ve Nur yan yana. Nur'un yanında Akın, Akın'ın yanında Ceyhun. Ceyhun'un yanında Murat. Murat'ın yanında Sevim. Sevim'in yanında Oğuzhan. Oğuzhan'ın yanında Asrın'ın yanında Feride oturuyordu. Mihri'nin diğer yanında da Tuğba vardı.
Oluşan bu gruptan Feride ve Murat hariç herkes huzursuzdu. Sanki 2 düşman grup oyun oynayacaktı. Baya ironik bir durumdu kızlara göre.
"Şişenin uç tarafı kime gelirse soruyu soran taraf o olacak. Şişenin alt kısmına denk gelen kişi ise cesaretlik veya doğruluğu seçecek. Doğruluğu seçerse sorulan soruyu dürüstlükle cevaplamak zorunda. Eğer cesaretliği seçerse de söylenileni yapmak zorunda." diye kısaca açıkladı Feride.
"E hadi, başlayın." dedi Akın da umursamaz bir tavırla Murat'a doğru. Murat elindeki şişeyi düzleştirdikleri toprağın üzerinde çevirdi. Şişe uzun bir süre dönüşünün ardından yavaşlamaya başlamıştı.
Ve sonunda uç tarafı Sevim de, alt kısmı da Oğuzhan da durmuştu.
"Doğruluk mu, Cesaretlik mi?" diye sormuştu Sevim yüzündeki kocaman sırıtış ile. Onun aksine Oğuzhan'ın yüzünde bir ifade yoktu. "Doğruluk." demişti kısaca.
Sevim elini çenesine yaslayıp bir süre düşünüyormuş gibi yaptı. O kadar çok düşünmüştü ki herkes güzel bir soru soracağını düşünmüştü.
"Beni güzel buluyor musun?"
Murat hayal kırıklığına uğramış gibi bir ses çıkardı. Hemen şişeyi geri çevirmek istiyordu. Nur ise gözünü devirip olayla ilgilenmiyormuş gibi başka yerlere baktı. Diğerleri de Sevim'in bu sorusunu saçma bulmuştu.
"Evet." dedi Oğuzhan kısaca. Fakat öyle uzun süre duraksamıştı ki bir an 'hayır' diyeceğini zannetmişti herkes. Fakat 'hayır' demesi de uygun olmazdı. Böyle bir soruda zaten tek seçenek 'evet' olurdu. Fakat Sevim abartılı bir şekilde sevinmiş, bir çocuk gibi ellerini çırpmıştı. Murat bile ağzı beş karış açık bir ifade ile Sevim'e bakmıştı.
Murat heycanla elini şişeye götürmüştü ki Sevim ondan önce davranıp şişeyi kaptı.
"Soruyu soran çevirir canım." dedi yapmacık gülümsemesiyle. Murat ise yüzünü buruşturup kötü kötü Sevim'e baktı. Ardından yanında oturan Ceyhun'a dönüp, "Bunu hiç sevmedim." demişti. Murat'ın kısık sesle söylediklerini neredeyse herkes duymuştu. Sevim gözünü devirip şişeyi tekrardan çevirdi.
Şişe yavaşlamaya başladığında Mihri'nin kalbinin atışları da hızlanıyordu. Şişe Asrın ile Mihri'nin hizasında durdukça strese giriyordu. Sonunda şişenin uç tarafı Murat'da alt kısmı da Ceyhun'da durdu.
Murat heyecanla gülümsemişti. Sorduğu soruya Ceyhun "Doğruluk." diyerek yanıt verdi.
Murat yine hayal kırıklığına uğramıştı. Ceyhun'un ona 'cesaretlik' demesini bekliyordu. Fakat Ceyhun çocukluk arkadaşını tanıyordu ve böyle bir hataya düşemezdi.
Gözler Murat'a dönmüş, soracağı soruyu beklemişti. Sonunda Murat sinsi bir şekilde sırıtarak konuştu.
"Tuğba hakkında ne düşünüyorsun?"
Mihri ve Nur şaşkınlıkla Tuğba'ya döndü. Ceyhun da duyduğu soruyla küçük çaplı bir şok geçirmişti. Tuğba ise çattığı kaşlarıyla Murat'a bakmıştı.
Ceyhun bir an duraksayıp Tuğba'ya döndü. Bakışları kesişmişti. Genç adam basit bir şey söylemek istemiyordu. Anlamlı, güzel sözler söylemek istiyordu. Fakat herkesin içinde değil.
"Ehvenişer." dedi sadece.
Kimse bir şey anlamamıştı. Bu kelimenin anlamını sadece Tuğba biliyordu. Ve o anlamın derinliğinde kayboldu bir süre. Murat'ın kafası karışmıştı. Bu kelimenin anlamı neydi, bilmiyordu.
"Ehvenişer derken?" dedi Ceyhun'a doğru. Ceyhun bakışlarını Tuğba'dan çevirip Murat'a döndü.
"Sadece bir soru hakkın vardı." dedi Ceyhun kurnazca gülümserken. Yeşil gözleri karanlıkta parıldıyordu.
Murat omzunu silkip şişeyi tekrardan toprağın üzerine koydu ve hızlıca çevirdi. Şişe dönüşünün ardından yavaşlayıp en sonunda durmuştu. Uç kısmı Nur'da, alt kısmı da Oğuzhan'da durmuştu. Sevim sinirlenmiş öldürücü bakışlarını Nur'a çevirmişti. Ufacık bir olaydan bile nem kapan bir insandı.
Oğuzhan ve Nur'un bakışları kesiştiğinde ortamdaki hava değişmişti. Sabah yaşananlardan sonra Nur ne sorabilirdi ki ona?
Klasik sorulardan sormaya karar verdiğinde aklına gelen ilk ve sorulabilecek en klasik soruyu sormuştu Nur.
"Hiç aşık oldun mu?"
Nur sorduğu sorunun absürtlüğünü sonradan farke tmişti. Sonuçta Oğuzhan'ın bir sevgilisi vardı ve bu soru çok saçma olmuştu, cevap zaten belliydi.
Oğuzhan kahverengi gözlerini Nur'a dikmişti. Fakat ifadelerini öyle ustaca saklıyordu ki, yüzünden sadece ifadesizliği okunuyordu.
"Hayır."
Tüm şaşkın bakışlar Oğuzhan'a dönmüştü. Sevim dolan gözleri ve dehşete düşen surat ifadesiyle Oğuzhan'a bakıyordu. Oğuzhan ise ifadesizliğini koruyarak Nur'a bakmaya devam ediyordu.
Nur aldığı cevaba oldukça şaşırmıştı. Bu demek oluyordu ki Oğuzhan, Sevim'i sevmiyordu. Fakat öyleyse neden sevgili olmuşlardı ki? Oldukça saçmaydı. O sırada Sevim yerinden hışımla kalkmış hiçbir şey söylemeden çadırlara doğru ilerlemişti. Feride'nin ona birkaç kez seslenmesinin dışında kimse bir tepki vermemişti.
"Hadi Nur. Bekliyoruz." dedi Murat Nur'a şişeyi çevirmesi için söylenirken. Nur bakışları şişeye indirdi ve şişeyi direkt çevirdi. Kalbi amansız bir duyguyla çarpıyordu.
Şişe tekrardan dönmüş, dönmüş ve sonunda yavaşlayarak durmuştu. Bu sefer durduğu kişiler Mihri'yi dehşete düşürmüştü.
Şişenin alt kısmı Mihri'nin önünde duruyordu. Mihri yutkunarak diğer kısmının durduğu kişiye çevirdi bakışlarını. Ve o sırada bakışları Asrın ile kesişmişti.
Asrın. Ona. Soru soracaktı.
Kalbi korkuyla atmaya başladı. Zihninde hâlâ sabah Asrın'ın söyledikleri yankılanıyordu.
"Doğruluk mu? Cesaretlik mi?" diye sordu Asrın. Ses tonunda sadece Mihri'nin anlayabileceği bir imâ vardı. Ve bu imâ Mihri'yi endişelendiriyordu.
"Doğruluk." dedi gözlerini Asrın'dan ayırmayarak. Genç adamın siyah saçları düzgün bir şekilde taranmıştı. Sol elmacık kemiğinde Mihri'nin yeni fark ettiği küçük bir morluk vardı. Sabah ki kavgada olmuş olmalı, diye geçirdi içinden. Ela gözleri karanlıkta dahi rengini belli ediyor, bir bilye misali parıldıyordu. Gözleri çok güzel, diye düşündü ne kadar istemesede böyle düşünüyordu Mihri.
"Eğer 3 ay kadar bir ömrün kalmış olsaydı.." diye başladı Asrın söze.
Mihri beyninden vurulmuşa dönmüştü. Asrın'ın dudaklarının arasından çıkan sözcükler, kalbine bir ok misali saplanmıştı çünkü. Başka türlü hiçbir somut etkisi olmayan bu sözler, nasıl yarayabilirdi onu bu kadar?
"...yapmak istediğin ilk şeyi bize söyler misin?"diye bitirdi Asrın sözlerini. Herkes merakla Mihri'ye dönmüştü. Asrın'ın sorduğu soru oldukça güzel gelmişti hepsine.
Mihri ona bakan gözlerden kaçabilmek adına gözlerini ortada durmuş olan şişeye çevirdi.
Düşündü, düşündü, düşündü... Ardından başını kaldırıp Asrın'a döndü. Genç adamın yüzünden eğlendiği oldukça bariz belli oluyordu. Mihri kendinden emin bir sesle Asrın'ın sorusunu yanıtladı.
"Eğer 3 aylık ömrüm kalmış olsaydı, ilk olarak ailemle daha çok vakit geçirmeye başlardım."
Bu söylediği şey yaptığı şeyin tam tersiydi. Mihri bu gerçeği öğrendiği günden beri ailesinden kaçıyordu. Böyle bir cevabı sadece geçiştirmek amaçlı kurmuştu.
Asrın eğdiği başıyla, gamzesini gözler önüne sererek gülümsedi. "Güzel yanıt."
Ardından şişeyi çevirmek için uzanmıştı ki çalan telefonu ile duraksadı. Telefonu siyah kotundan çıkarıp ekrana baktıktan sonra ayağa kalkıp oradan uzaklaşmıştı.
"Bu ne ya! Gittikçe azalıyoruz." dedi Feride üzgün bir ses tonuyla.
"Neyse! Devam edelim." dedi Murat da. Ardından şişeyi kendi eline alıp çevirdi. Şişe'nin uç kısmı Akın'da durmuştu. Alt kısmı ise dalgın bir şekilde yere bakan Mihri'nin önünde durmuştu yine.
Mihri şişenin yine onun önünde durduğunu görünce sinirle gözünü yumdu. Evrenin ona bir kastı mı vardı? Bilmiyordu...
Fakat soruyu soracak kişinin Akın olması içini rahatlatmıştı. Tekrardan bir soruya yanıt vermek istemediğinden Akın'ın sorusunu başka bir şekilde yanıtladı.
"Cesaretlik." dedi gülümseyerek. Akın tek kaşını kaldırmış 'Emin misin?' dercesine Mihri'ye bakmıştı. Ama Mihri kendinden oldukça emindi.
"Ee.." diyerek düşündü biraz Akın. Ardından aklına gelen fikirle gülümsemişti.
"Tek başına gölün bulunduğu alana git. 20 dakika dur ve ardından geri dön."
Murat "Uuvv" dediğinde Mihri sadece gülmüştü. Ne vardı bunda? Kolaydı.
Diğerleride Akın'ın söylediği şeyi oldukça sevmişlerdi.
"Bundan kolay ne var?" dedi Mihri ayağa kalkıp üzerini silkelerken. Kızlar onu alkışlayıp gülüşmüşlerdi. Akın ise kıstığı gözleriyle sahte bir sinirle kıza bakıyordu.
Mihri gölün bulunduğu yere doğru ilerliyordu ki Murat'ın sesi ile duraksadı.
"Balpıtırcığım! Telefonunu alayım."
"Ne gerek var buna?" dedi Tuğba Murat'a baygın bir ifadeyle bakarken.
"Ya telefonun ışığını açarsa. Olmaz öyle." dedi Murat Mihri'nin yanına gidip elini ona uzatırken. Mihri itiraz etmeyerek hırkasının cebindeki telefonu Murat'ın eline bıraktı. Ardından ormanlık alanın içine girmiş ağaçların içinde gözden kaybolmuştu.
Akın gözden kaybolan kızın ardından gülümseyerek bakmıştı. Birkaç dakikaya kalmaz Mihri'nin korkarak yanlarına koşacağını biliyordu.
"Kahve isteyen?"
Herkes elini kaldırdığında Feride görevlinin yanına gerekli malzemeleri temin etmek için gitmişti. O sırada Ceyhun ve Oğuzhan tanışmıştı ve oldukça derin bir sohbete dalmışlardı. Onlara ara sıra Akın da katılıyordu. Nur ve Tuğba tekrardan ateşin karşısına geçmiş ve Murat'ı sorduğu soru için azarlamaya başlamışlardı.
Tüm grup konuşmalara o kadar çok dalmıştı ki Mihri'nin gidişinin ardından geçen süre zarfını fark etmemişlerdi. Akın bunu ilk fark eden olarak diğer çocukların yanından ayrılıp kızların yanına gitti.
"Mihri hâlâ gelmedi mi? Kaç dakika geçmiş." dedi ormanlık alanın içine kuşkuyla bakarken. Nur ve Tuğba hızlıca telefonlarını açıp saatte baktıklarında, sorusunu Murat cevaplamıştı.
"Gideli neredeyse yarım saat olmuş."
Oğuzhan ve Ceyhun bir şeylerin yolunda gitmediğini farkedip soluğu diğerlerinin yanında aldı.
"Ne oldu?" diye sormuştu Ceyhun Akın'a.
"Mihri yarım saattir yok. Yolu kaybetti herhalde." dedi Akın sıkıntılı bir şekilde. Nur göle giden yola gidiyordu ki Oğuzhan onu durdurdu.
"Biz gider bakarız, siz durun." demişti.
Akın da onu onaylamıştı. "Evet kızlar siz burada kalın hava karanlık. Biz Mihri'ye bakarız."
"Görevliye haber versek? Mihri'nin başına bir şey gelmiş olabilir."
"Gerek yok. Boşuna onları endişelendirmeyelim, biz bakarız."
"Olmaz, biz de gelelim."
"Nur!" dedi Akın uyaran bir sesle.
"Akın! Engel olma işte. Sabah göl alanına gitmiştim yolu biliyorum."
"Tamam kardeşim, Nur benimle gelsin." dedi Oğuzhan.
"İyi!" dedi Akın sinirle. Ardından önden ormanlık alana girmişti. Oğuzhan ve Nur da arkalarından ormana girmişti. Ceyhun da gitmek üzereydi ki Tuğba'nın endişeli hâlini görünce duraksadı.
"Tuğba, benimle gelebilirsin."
Tuğba bunu bekliyormuş gibi soluğu hemen Ceyhun'un yanında almış minnet dolu bakışlarıyla teşekkür etmişti. Hepsi birlikte ormana girdiklerinde Murat da Mihri geri dönerse diğerlerine haber vermek için kamp alanında bekliyordu. Mihri'nin telefonunu aldığı için kendini kötü hissediyordu.
Oğuzhan oldukça endişeli olan Nur'u görünce kendini kötü hissetmişti. Nur dikkatsizce dalların üzerinden atlıyor, etrafa bakınıyordu. Bir yandan da Mihri'ye sesleniyordu.
Oğuzhan ormanın içine çok ilerlediklerini fark ettiğinde Nur'un kolundan tuttu.
"Geri dönelim. Burada değil, daha fazla ilerlememiz tehlikeli olur."
Nur onu tutan elden sert bir şekilde kolunu kurtardı ve ilerlemeye devam etti. Büyükçe bir yaprak ve dal yığını karşısına çıkmıştı.
Oğuzhan sıkıntıyla nefes verdi. Bu gidişle ikisi de kaybolacaktı.
"Geri dönelim Nur!" diye bağırdı sesini duyurmak için.
"Sen dönebilirsin." demişti Nur da sert bir ifadeyle. Böyle konularda çok çabuk endişeleniyordu ve gözü hiçbir şey görmüyordu.
"Seni burada yalnız bırakarak mı? Asla."
Nur duyduğu cümle ile duraksamıştı. Oğuzhan Nur'un şaşkınlığından yararlanıp ona yetişti ve tekrardan gitmesini engellemek amacıyla kolundan kavradı.
"Hadi gidelim. Belki diğerleri bulmuştur."
"Hayır!" dedi Nur dolan gözleriyle. Kolunu kurtarmak için yerinde debelenmişti fakat Oğuzhan elinden kaçırmamak için oldukça sıkı tutuyordu. Nur kendini hızlı bir şekilde geriye çektiğinde ayağı arkasındaki dala takılmış ve dengesini kaybetmişti. Düşmek üzereydi ki Oğuzhan diğer koluyla Nur'u belinden yakalayıp kendine çekmişti. O an ki refklesle Nur'u çok hızlı çekmişti ve Nur'un yüzü Oğuzhan'ın göğsüne çarpmıştı.
İkiside şaşkınlıkla kalakalmışlardı. Nur başını kaldırıp Oğuzhan'a şaşkınlıkla baktı. İkisinden birinin kalbi çok hızlı atıyordu. Ama kimdi, ikisi de bilmiyordu. Aralarında olan garip etkileşim duydukları dal çıtırdaması sesiyle bölünmüş birbirlerinden hızlıca ayrılmışlardı.
Diğer yandan göle varmış olan Ceyhun ve Tuğba etrafa bakınıyorlardı. Mihri'yi görememişlerdi.
"Endişelenme." dedi Ceyhun stresten elleriyle oynayan Tuğba'ya. Tuğba ellerini indirip Ceyhun'a döndü.
"Diğerleri bulmuş mudur?"
"Büyük ihtimalle bulmuşlardır." dedi Ceyhun, genç kızı rahatlatmak adına.
Göl alanından çıkmak için ilerliyorlardı ki Ceyhun, Tuğba'yı durdurdu.
"Sırası değil biliyorum ama sana bir şey sormam lazım."
Tuğba, Ceyhun'un yüzüne sorar bir ifadeyle baktı. Ceyhun, Tuğba'nın tepkisiz kaldığını görünce derin bir nefes aldı.
"Murat'ın sorusuna verdiğim yanıt. Anlamını biliyordun değil mi?"
Tuğba şaşkın bir ifadeyle Ceyhun'un yeşil gözlerine baktı. Evet, biliyordu...
"Ehvenişer, birkaç kötüden en az kötü olanı. Yani kötülerin içerisinde en az kötü olanı." dedi Tuğba. Ceyhun ise başını olumsuz anlamda salladı.
"Hayır, Tuğba. Evet kelimenin sözlük anlamı bu ama anlatmak istediğim o değildi."
"Peki, neydi?" dedi Tuğba gözlerini Ceyhun'un gözlerinden ayırmayarak.
"Ehvenişer, kötü olanların içinde iyisi demek. Şöyle düşün, etrafımızda hep kötülük var. Kötü olan şeyler, kötü anılar, kötü insanlar... İşte sen tüm bu kötü soyutlukların içerisinde, iyi birisin benim için. Şehrin gürültüsünden kurtulmak için gidilmiş deniz kenarı gibi..."
Tuğba şaşkınlıkla Ceyhun'u dinlemişti. Ne düşüneceğini, ne söyleyeceğini bilmiyordu. Ceyhun'un söyledikleri o kadar güzel ve anlamlıydı ki Tuğba'nın kalbine işlemişti ilmek ilmek. Fakat bir o kadar da özeldi söyledikleri ve Tuğba'yı ikilemde bırakmıştı.
"Ceyhun," dedi. Şaşkınlığı ses tonuna bile yansımıştı.
"Bir şey söylemene gerek yok Tuğba. Hadi gidelim." demişti Ceyhun arkasını dönüp toprak yola giriş yaparken. Tuğba bir süre olduğu yerde kalakalmış, ardından kendini toparlayıp Ceyhun'un arkasından ilerlemeye başlamıştı.
***
Mihri geldiği yerde kalakalmış, etrafına korkuyla bakınmıştı. Tabelaları takip ettiğine emindi ama geldiği yer sık ağaçlarla doluydu ve göl görünmüyordu. Çekirgelerin sesleri gitgide zihninde baskıya sebep oluyordu. Kaybolmuştu ve oldukça da korkmaya başlamıştı. Durduğu büyükçe ağacın arkasından dolanıp ilerlemeye devam etti. Ayağı dallara takılıyor, sendeleyip duruyordu. Adımlarını hızlandırıp yürümeye devam etti. Fakat yaprakların altına gizlenmiş bir taşa takılarak yüz üstü yere kapaklanmıştı. Acı bir çığlık atıp yüzünü topraktan kaldırdı. Elleri soyulmuş açılan ince yaralar yakmaya başlamıştı. Gözlerinden yaşlar akmaya başladığında bedenini çevirip sırtüstü yere yattı. Görebildiği tek şey yıldızlarla dolu gökyüzü ve göğe uzanan dallardı.
Ne kadar çabalasa da ormandan çıkış yolunu bulamamıştı. Düştüğü için canı yanıyordu ve kendini yalnız hissediyordu. Gözlerini kapatıp bir göz yaşının düşmesine izin verdi. Yaşayacağı sayılı günlerde bile aksilikler peşini bırakmıyordu. Akın bulur beni, diye geçirdi içinden. Sonuçta onu gönderen Akın'dı ve arkadaşını burada yalnız bırakmazdı değil mi?
O sırada beklenmedik bir şey olmuş biri Mihri'yi omuzlarından tutarak kendine çekmişti.
"Sonunda buldum seni."
Mihri gözlerini şaşkınlıkla açmış ama ona sarılan kişiyi görememişti. "Akın?" diye seslendi güçsüz bir ses tonuyla.
Sadece güzel bir parfüm kokusu geliyordu burnuna. Ve bu parfüm, Akın'ın parfümü değildi.
"Ne zaman başın derde girse onu bekliyorsun Mihri. Ama her seferinde seni kurtaran kişi ben oluyorum."
"Asrın?"
BÖLÜM SONU