"Kuğu'nun son şarkısı nüksediyor bir yerlerden,
Gökyüzü susuyor, hava, toprak, denizler bile lâl kesiliyor birden bire.
Gülüşün geliyor aklıma, çocukluğumun şen baharlarına iniyor ruhum.
Yıldızlar kayıyor, ay gülümsüyor bu gece bize.
Okyanusları aşıyor da sevgim bir kalbinin yörüngesine giremiyor.
Gökyüzü ışıl-"
Akın'ın sesi önce titremişti, ardından bir hıçkırıkla kayboldu söyleyeceği kelimeler. Sanki bir dejavu yaşıyordu. Mihri içeride ölüm kalım savaşı verirken, onun yapabileceği hiçbir şey yoktu. Duygularıyla, ruhuyla, bedeniyle bir yıkımın göstergesiydi.
"Gökyüzü ışıldıyor senin her gülüşünde, bir ağaç filizleniyor evrenin en kurak köşelerinde."
Dudaklarının arasından çıkan bu şiir dizeleri, bir hançer gibi saplanıyordu ruhuna. Mihri'nin en sevdiği şiirdi bu, Mihri'nin kendi kalemiyle ele aldığı bir şiir. Belki de yakında ölü birinin, altında imzası olan bir şiir.
İhtimaller, insanı böylesine bir acıya önayak edebilir miydi? Etmişti.
Her şey bir an da gelişmişti, Akın açıklama dahi yapamamıştı. Asrın, Mihri'yi arabasının arka koltuğuna bırakıp, hızla şoför koltuğuna geçtiğinde kızlar Mihri'nin yanında yer almışlardı. Tuğba'nın da Nur'un da yüzünde büyük bir şaşkınlık ve korku vardı. Fakat hiçbiri bilmiyordu gerçeği. Akın söyleyememişti. Kendisi bile bu gerçeği söyleyemezken Mihri'nin neden sakladığını anladı. Ona kızdığı için kendinden tekrardan nefret etti.
Düşüncesizce hareket etmişti öğrendiği anda itibaren. Mihri için böyle bir gerçeği dile dökmek ölümle eşdeğerdi. Ölümü seçti, başka şansı yoktu çünkü.
Şimdiyse Murat hastanenin bir köşesinde kıvırcık başını ellerinin arasına almış sessiz sessiz ağlıyordu. Nur ve Tuğba ise koridorda korku dolu voltalar atıyor, Mihri'ye birdenbire ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı.
Akın, Nur ile göz göze geldiğinde kaçmak istedi. Nur öğrenmek isteyecekti fakat Akın konuşamazdı. Ne diyecekti ki? Nur, senin çocukluk arkadaşın, kardeşin, şu an ölmek üzere olan bir yolculukta. Hatta 17 yıldır onu eceline sürükleyen bir hastalığın pençesinde. Ve şimdi de pek zamanı kalmadı.
Nur, Mihri ölüyor.
Diyemedi. Nasıl diyecek ki? Nur inanmazdı, kızardı hatta Akın'a. Böyle kötü şakalar yapma Akın, derdi. Çünkü Nur'a göre, kötü bir düşünceyi dile getirdikçe onun gerçekleşme ihtimali kat be kat artardı.
Tuğba volta atmayı bırakıp üzerinde büyük ve kırmızı harflerle ACİL yazan ameliyathane kapısının önüne yaslandı. İçinde öylesine büyük bir korku vardı ki tüm ihtimaller kafasındaydı. Fakat tüm bunları düşünmek yerine biran önce Mihri'yi görmek istiyordu.
"Akın."
Genç adamın gözlerinden bir damla yaş yanaklarına düştü. Kalbi korkuyla atarken başını kaldırıp da Nur'a bakacak cesareti bulamıyordu kendinde. Nur yüzündeki dehşet dolu ifadeyle Akın'ın karşısına dikilmişti. Tuğba birkaç adım ilerleyip Akın ve Nur'un yanına ulaştı. Her ne oluyorsa bilmeleri lazımdı.
"Akın." dedi Nur tekrardan ağlamaklı bir sesle. "Kötü şeyler oluyor değil mi?"
Evet.
"Hayır."
"Mihri." dedi Nur yutkunarak. Gözlerinden bir damla yaş yanağını boylamıştı. "Mihri'ye ne oldu birden bire? Sapasağlam bir kız, neden şu an ameliyathanede? Neden 5 saattir hiçbir haber alamıyoruz Akın? Mihri tamamen sağlıklıydı, hiçbir şeyi yoktu, daha sabah gülüyordu bizimle. Böyle saçma şey olabilir mi?"
Oluyordu.
"Bilmiyorum."
Nur anladı o anda. Akın her şeyi biliyor ama saklıyordu. Her zaman gerçekleri konuşan Akın, bugün böylesine bir günde yalan söylüyorsa bir şeyler saklıyorsa demek ki ortada çok büyük bir sır vardı. Akın'ın onlardan sakladığı her neyse bilmeye hakkı vardı Nur'un.
Tuğba birkaç adım atıp, Akın'ın yanına doğru eğilip eliyle duvardan destek aldı.
"Akın." dedi çatallaşmış sesiyle. "Ortada kötü bir durum var, biliyoruz. Ama bunu bize bir başkasının söylemesine izin verme, her ne oluyorsa senden duyalım bunu. Arkadaşımızdan, kardeşimizden duyalım ki destek olabilelim birbirimize. Saklaman çok mantıksız, Mihri şu an içeride Allah bilir nasıl zorluklar çekiyor, eğer-" Tuğba'nın sesi titredi. Söyleyeceği şeyi dile dökemiyordu. "Eğer Mihri'nin durumu ciddiyse, kendimizi öyle bir sona hazırlamamız lazım. Akın, bize biraz değer veriyorsan konuş."
"Kendinizi her türlü sonuca hazırlayın." dedi Akın, büyük bir soğukkanlılıkla. Yavaş yavaş kabulleniyordu, ya da öyle davranıyordu. İçinde bir ses ona hâlâ, her şeyin çok mantıksız olduğunu bağırıp duruyordu.
"Ne demek istiyorsun?" dedi Nur korkuyla.
"Son mu?" dedi Tuğba, daha çok kendine sorar bir vaziyette.
"Evet." dedi Akın ameliyat kapısına bakarken. Yüreği büyükçe bir taşın altında eziliyordu sanki. "Biz çok kötü arkadaşlarız." diye devam etti sözlerine. Yüzü kaskatı olmasına rağmen sesi titriyordu. "Mihri, onca yıldır gözümüzün önünde yavaş yavaş eceline sürüklenirken, bir an olsun şüpheye bile düşmedik. Bu kız neden hep ağlıyor, neden sürekli hasta oluyor da devamsızlık yüzünden hep uyarı alıyor okuldan? Sormadık bir kere bile... Bu kız neyden korkuyor diye düşünmedik, arkadaşımız neden mutsuz, neden teni hep soluk, neden hep susuyor, sormadık be. Bir kere olsun irdelemedik. Göz ardı ettik çocukluk arkadaşımızı."
"Akın ne diyorsun sen?"
Tuğba'nın tepkisi tüm durumu özetler nitelikteydi. Akın, ne diyordu? İki kızın da aklı bu soruda takılıydı. Duymuşlardı elbette, fakat anlayamamışlardı. Anlamak istememişlerdi.
"Mihri'nin ölümcül bir hastalığı varmış."
"Ne hastalığı? Mihri sapasağlam." dedi Tuğba şokla. Tutunduğu duvar olmasa yere devrilecekti sanki.
"Böyle kötü şakalar yapma Akın." dedi Nur kaskatı bir sesle. Şakaydı bu, aksi iddia bile edilemezdi. Tökezledi, etrafına rastgele bakışlar atarken başının döndüğünü hissedebiliyordu.
"Keşke şaka olsa, yemin ederim her şeyimi feda etmeye hazırım, keşke şaka olsa."
"Tuğba, Akın ne söylüyor?" dedi Nur endişeyle. Fakat Tuğba onu duymuyordu bile, tüm sesler gitmişti onun için. Akın'ın söyledikleri onu büyükçe bir enkazın altında bırakmıştı. Tuğba korkuyla Murat'a döndü bu sefer. "Murat, doğru mu bunlar?"
Murat'ın kıpkırmızı kesilmiş gözleri, yüzündeki çökmüş ifade, durumu açıklar vaziyetteydi sanki. Ama inanmadı Tuğba, inanılacak gibi değildi Akın'ın söyledikleri.
"Daha sabah, yanımızdaydı. Gülüyordu, yemek yedik birlikte. Konuştuk, gülüştük, sarıldık birbirimize. İmkansız..." Nur, şoka girmiş gibiydi. Kendi kendine konuşuyor, her defasında tüm bunların saçmalık olduğunu haykırmak istiyordu.
"Yok." dedi Tuğba kararlı bir ses tonuyla. Ayağa kalktı, ameliyathaneye doğru ilerlerken onu tutan kişi olmasa içeri girecekti. Girmeliydi, Mihri'yi görmeliydi. Yoksa inanırdı Akın'a, ve Akın'a inanırsa da toparlayamazdı kendini. "Öyle bir durum olsa bilirdik biz, Mihri bizden hiçbir şey saklamaz, attığı adımı bile biliriz." dedi yüksek bir ses tonuyla. Akın'a sinirliydi, böyle konuşup da hepsini kötü bir şekilde yaraladığı için. Onu tutan kişiye döndüğünde Ceyhun'un hüzünlü yüzüyle karşılaşmıştı.
"Akın'ın söyledikleri saçmalık, değil mi?" dedi büyük bir umutla. Sanki Ceyhun, yalan olduğunu söylese buna inanacaktı. Gerçi Tuğba, Mihri'nin ölümü dışındaki tüm ihtimallere inanırdı. Fakat o olasılığa kendini asla inandırmazdı.
"Tuğba, gel bahçeye çıkalım biraz." dedi Ceyhun, Tuğba'yı karamsarlığa sürükleyen bir ses tonuyla. O an dünya Tuğba'nın üzerine yıkılmıştı sanki. Tek sığınağı, dayanağı, tüm bu olanları yalanlamamıştı.
Mihri, gerçekten de şu an içeride ölümle savaşıyor olabilir miydi?
Koridordan acı dolu bir ses geldi, çocuklar sesin geldiği yere baktıklarında, Mihri'nin ailesini görmüşlerdi.
"Kızım."
Mihri'nin annesi, ameliyathanenin önünde durup, sanki düşmemek için kapıya tutunduğunda kızlar korkuyla bakıyordu. Sonra, kızları mahveden bir olay oldu. Mihri'nin annesi ağlarken babası eşine destek olmak için yanına gitmiş, şu cümleleri kurmuştu:
"Kendimizi böyle bir sona 17 yıldır hazırlıyorduk, Meltem. Kızımızın melek olma zamanı geldiyse yapacak hiçbir şeyimiz kalmamış demektir. Ağlamak bir şeyi değiştirmez."
Nur ve Tuğba, şoka uğramış bir şekilde birbirlerine baktılar. Murat ağlamaya devam etmiş, Akın başını eğmişti.
Doğruydu, Mihri ölüyordu.
4 arkadaşın kafasında milyonlarca soru cevapsızdı. Fakat bir soru vardı ki hepsini büyük bir kaosa sürüklüyordu.
İnsanın kardeşi, hiç ölür müydü?
***
6 saat önce/ İstinye sahili
"Biliyorsun Mihri. Kurbanıma aşık oldum."
Mihri gözlerini Asrın'a çevirdi. Şaşkınlıkla bakıyordu. Asrın, ona aşık olduğunu mu söylemişti? Nasıl?
Asrın tekrardan gülümsediğinde, sol yanağındaki çukur daha da belirginleşti. Mihri, dokunma isteğiyle başa çıktı bir anlığına. Ardından gözlerini tekrardan Asrın'a çevirdi.
"O gün, seni suçladığım için özür dilerim." dedi. 3 gün önce yaşanan olayda, Asrın'a ağır ithamlarda bulunmuştu.
Asrın tepkisiz kaldı. Ardından, elindeki defteri Mihri'ye uzattı.
"Bu defteri ben gidince oku, tamam mı?" demişti Asrın, yumuşak bir ses tonuyla. Mihri elini uzatıp defteri kavradığında, şüpheci bakışlarla baktı Asrın'a.
"Gidiyor musun?"
"Evet Mihri, gidiyorum. Geri dönmemek üzere, çıkıyorum artık hayatından. Sana yeterince acı verdim zaten."
Boğazı düğümlendi genç kızın. Asrın, gidiyordu. Garipti, çoğu zaman gitmesini istediği adamın, şimdi gideceğine üzülmesi. Varlığına bu kadar alışmışken, Asrın'a alışmışken, gitmesine nasıl izin verebilirdi?
"Bu defteri okuduktan sonra." dedi Asrın elini uzatıp, Mihri'nin çenesinden tutarken. Yüzünü kaldırıp, doğrudan gözlerinin içine bakmıştı. "Hâlâ kalmamı istiyorsan, senin için kalırım Mihri. Şimdi gitmem lazım."
Her şey kısa bir süre içerisinde gelişti. Asrın önce, Mihri'yi kendine çekip kısaca sarılmış. Ardından dolan gözleri ile kayalıklardan çıkıp, gözden kaybolmuştu. Mihri, dolan gözleriyle defterin ilk sayfasını araladı.
Defterin ilk sayfası oldukça yıpranmıştı, soluk boya kalem izleriyle bir resim çizilmişti. Resme bakıldığında acemi ve düzensiz çizgilerden, resmi küçük bir çocuğun çizdiği anlaşılabiliyordu.
Küçük bir ev vardı, bacasından dumanlar süzülen. Evin hemen yanında küçük bir çocuk vardı. Üzerinde mavi bir tişört, saçları komikçe çizilmiş, yüzünde kocaman bir gülümseme.
Asrın...
İki elini tutmuş ebeveynleri vardı. Sol elini tutan uzun boylu bir adamdı. Baştan aşağıya siyaha boyanmış. Yüzünde büyük bir gülümseme. Diğer yanında, bir kadın çizilmişti. Sarı kalemle çizilen saçları zar zor gözüküyordu. Üzerinde mor bir elbise vardı ve, kocaman gülümsüyordu. Annesinin kafasından çıkan bir konuşma baloncuğu çizilmişti, ve baloncuğun içinde yamuk çizilmiş bir kalp vardı. Sayfanın çoğu yerinde büyük küçük kalpler vardı. Yerlerde çiçekler, gökyüzünde martıya benzeyen çizgiler, parlayan sarı güneş, yeşil çimenler...
Mutlu aile tablosuydu gördükleri.
Mihri'nin yüzünde bir gülümseme oluştu. Asrın'ın çocukken çizdiği bir resimdi bu ve oldukça şirindi. Ardından arka sayfayı çevirdi ve yüzündeki gülümseme adeta dondu. Gördüğü resim tamamen siyahlara bürülüydü.
Yine bir ev vardı, yıkık dökük. Resim şimdi daha ayrıntılıydı, demek ki bir önceki resimle arasında bir kaç yıl vardı. Evin pencereleri siyahtı ve bir önceki resimde, evin arkasındaki büyük meşe ağacı yoktu. Ağacın olduğu yerde bir boşluk vardı. Mihri gözlerini yine mavi kıyafetli çocuğa çevirdi, Asrın'a. Saçları yine komikti fakat yüzünde gülümseme yoktu. Gözlerini ve burnunu çizmişti sadece. Ağzını çizmemişti, Demek ki Asrın ifadesiz olmayı daha çocukken öğrenmişti. Uzun boylu adama baktı, yüzünde mutsuz bir ifade vardı, gömleğinin üzerinde ise kırmızı boya kalemi darbeleri. Mihri ilk başta anlamakta zorluk çekse de, sonradan bu kırmızı kalem darbelerinin kan olabileceğini düşündü. Asrın'ın diğer eline baktı, boştu. Bir önceki resimdeki, mor elbiseli kadın yoktu. Annesi yoktu.
Mihri'nin içinden kopan bir şeyler oldu sanki. Yüreği acıyla sarsıldı, dudakları titredi, kalbi ağrıdı.
Resmin her köşesine baktı, yere düşmüş martılardan, siyaha boyanmış güneşten, solmuş çiçeklerden başka bir şey görmedi.
Asrın'ın tüm acılarını görebilmişti, çocukken çizdiği bu resim ile. Annesi öldüğünde hayatı da büyük bir mutsuzluğa hapsedilmişti. Güneş bile karanlığı doğurmuştu. Çiçekleri solmuştu, sanki tüm canlılar annesinin ölümüyle ölüme karışmıştı. Babası, annesinin yasını yaşamıştı uzun zaman boyunca. Ve Asrın, mutsuz görünmemek için ifadesizliği tercih etmişti.
Oysa ne de güzel gülüyordu genç adam, güzel gamzeleri vardı. Nasıl olur da hayat böylesine güzel gülen birini mutsuzluğa hapsedebilirdi?
O an anladı, Asrın kötü biri değildi. Asrın annesinin yokluğuyla çocuk yaşında baş etmeye çalışmış, yenik düşmüştü. İçindeki savaş bir zaman sonra intikam duygusuna bürünmüş ve böylece kesişmişti yolları.Asrın intikamını da alamamıştı. Fakat istediği belki intikam bile değildi. Asrın sadece huzuru arıyordu. Kendini annesinin intikamını almaya zorlayan ama aslında ne kadar intikam alsa da hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilen bir çocuk.
Rastlayacağı şeye kendini hazırlamadan, sayfayı tekrardan çevirdiğinde kısa bir yazıyla karşılaştı. Titreyen bedenine rağmen, okumaya başladı satırları.
"Bugün tam 2 yıl geçti Anne.
Yokluğuna alışmaya çalışıyorum ama olmuyor.
Dinmiyor içimdeki fırtına, ağlıyorum, duvarları yumrukluyorum, son zamanlarda herkese bir pislik gibi davranıyorum. Geçmiyor, geçmiyor anne.
Giderken, dünyanın tüm güzelliklerini de ardında götürdün sanki anne. İçimde okyanusları aşan bir nefreti bıraktın da gittin. Şimdi, ben nasıl aşacağım içimdeki bu boğuşan denizleri? Ben nasıl aşacağım karanlıklarla dolu gökyüzünü? Ben nasıl alışabileceğim senin olmadığın bir dünyaya? Keşke, keşke bir sabah yine gelsen, saçlarımı okşayarak uyandırsan beni anne. Ela gözlerime şiirler okuyup, 'yakışıklı oğlum' diye sevsen tekrar beni.
Bu neden bu kadar imkansız.
Ölüm.
Ölüm senin o güzel yüreğine nasıl yakıştırılabilir anne?"
Mihri gözlerinden düşen bir damlaya engel olamamıştı. Asrın aslında ne kadar da acı çekmişti, o alaycı, kusursuz görüntüsünün altında acı çeken bir çocuk vardı. Mihri bunu yeni fark etmenin suçluluğuyla savaşıyordu.
Hızlı hızlı çevirdi sayfaları, bazı cümleleri sesli bir şekilde telaffuz edememişti, o gücü bulamamıştı kendinde. Sonra en son sayfaya geldi, son sayfaydı, Asrın'ın kaleme aldığı son acısını okuyacaktı.
Derin bir nefes aldı, ciğerlerine zehir çekmekten bir farkı yoktu bu nefesin.
"Gidiyorum bugün;
Sanki en çok kendime veda etmişim gibi.
Mihri, bunu şu an okuyorsan bil ki, ben başaramadım. Ben ne iyi olmayı, ne kötü olmayı beceremedim. Ben, seni sevmeyi bile beceremedim. Mihri, bir insanın bir insana içi böylesine gitmemeli. İçim gidiyor sana, hislerimi kontrol edemiyorum.
Ama sen gidiyorsun, sen gitmek üzere olan bir yolculuktasın. Ben ise bir sonun başlangıcındayım.
Ben bir ölümü daha kaldıramam Mihri, özür dilerim. Öleceğin için senden nefret etmek istiyorum. Dünyadan, insanlardan nefret etmek istiyorum. Kendimi dış dünyaya kapatıp, kendi dünyamı içime taşımak istiyorum. O dünyada, sen varsın, ben varım. Biz yokuz.
Biz, yokuz."
Mihri'nin soluk diye içine çektiği nefes, onu ölüme adım adım yaklaştırıyordu. Eli, rüzgarın sayfaları çevirmemesi için defterin üzerinde duruyordu. Titriyordu, tüm vücuduyla, dünya üstüne üstüne geliyordu sanki. En sonunda, bir hıçkırık kaçtı dudaklarının arasından.
"Asrın gitme."
Sesi güçsüz, kendi güçsüz, duyguları uzun zamandır güçsüz. Kendini en büyük çaresizliği yaşıyormuş gibi hissediyordu.
Kendisi değil miydi Asrın'ın hayatından çıkmasını isteyen? Oysa şimdi neden gitmemesini istemişti. Neden kendini böylesine boşlukta, karanlıkta hissediyordu. Yapmak istediği tek şey Asrın'a okyanuslarca sarılıp, dudakları çatlayana kadar 'özür dilemekti'.
Defteri kaldırıp, sanki düşmesinden korkar gibi göğsüne bastırdığında, yaklaşık 20 dakika öncesinde Asrın'ın gittiği noktaya çevirdi bakışlarını. Kimseyi göremedi. O anda içine öylesine bir korku dolmuştu ki, korkudan bayılacaktı sanki. Hızla kalktı oturduğu taştan, kayalıklardan inip büyük bir hızla koşmaya başladı. O kadar hızlıydı ki etraftaki şeyleri net göremiyordu. Başı dönüyordu, bacaklarından vücuduna bir acı süzülüyordu fakat durmadı. Sanki bir saniyeliğine olsun dursa Asrın'ı bir daha göremeyecekti.
Ve sonunda gördü.
Biraz ilerisinde sahile bakıp da sigara içen bir adam vardı. Mihri, adamı pek net olarak görememişti. Fakat Asrın olduğundan emindi. Hızla koşup adamı omzundan tuttuğu gibi kendine çevirdi. Yüzünde büyük bir umut, kalbinde derin bir sızı vardı.
"Asrın!?"
"Siz kimsiniz hanımefendi?"
Karşısındaki adam kesinlikle Asrın değildi. Mihri bunun şokuyla birkaç adım geriledi. Tökezledi, adam bir hamlede bulunacakken elini olumsuz anlamda kaldırdı ve arkasını döndü.
Bir anlığına Asrın'ın gitmediğini sanmıştı. Sadece kısa bir anlığına o adamı Asrın sanmıştı. Ve, şu an müthiş bir hayal kırıklığı yaşıyordu. Sanki içinde bir şeyler kopuyor da ötesinde boğuşup duran denize dökülüyordu.
Cılız bir nefes aldı. O anda garip bir şey fark etti. Sol yanında baş gösteren bir ağrı vardı. Ruhsal değildi, tamamen fizikseldi. Elini kalbine götürdüğünde gözünün karardığını hissetti.
Neydi bu? Yıllardır sürüklendiği o sona artık yaklaşmış mıydı?
Burada, sahil kenarında, bir başına, yabancı insanların arasında mı gidecekti sonsuzluğa? Hayır, diye geçirdi içinden.
Akın'ın, Murat'ın, Nur'un, Tuğba'nın yanında olmalıydı. Ve Asrın'ın, fakat bu artık imkansızdı. Sağır olan bir insana dünyanın en güzel sesiyle, en güzel şarkıları söylemek ve onun duyacağını beklemek kadar imkansızdı hatta.
Bir taksi çevirip de, Akın'ın evinin adresini verdiğinde normalmiş gibi davranmaya çalıştı. Dikiz aynasına çevirdiğinde gözlerini, teninin soluklaştığını fark etmişti. Yüzünde korku dolu bir ifade vardı, çevirdi başını.
"Kızım, iyi misin? Hastane şurada istersen oraya bırakayım."
Mihri, taksici adamın söylediklerine başını olumsuz anlamda sallayarak yanıt verdi. Adam, muhtemelen 40'lı yaşlarındaydı.
"Emin misin kızım? Kötü görünüyorsun. Eğer benden şüpheleniyorsan öyle düşünme kızım. Benim de senin yaşlarında bir kızım var."
"Sağ ol amca, evime gitsem yeterli. Annem ve babam evde zaten, onlar ilgilenir benimle. Tekrardan sağ olun."
Yalandı, gideceği yer bir sonun başlangıcı olacaktı. Annesi ve babası olmayacaktı, fakat ona kimi zaman anne, kimi zaman baba, abi, abla, kardeş olan insanların yanına gidecekti.
Taksiden inip de Akın'ın evinin önünde durduğunda çantasını sıkıca tuttu. Akın'ın hiçbir şey anlamaması lazımdı. Saate baktığında erken geldiğini fark etti, gözlerini yumup bir süre bekledi. Ardından içine dolan cesaretle gidip kapıyı çaldı. Kısa sürede karşısında, yüzünde kocaman gülümsemesi ile bekleyen Akın'la karşılaştı.
"Mihri, erken gelmişsin. İçeri geçsene."
Akın'ın daha fazla araladığı kapıdan geçti Mihri. Yüzüne bir gülümseme kondurmaya çalıştı. Olmadı. Sanki gülmeyi sağlayan yüz kasları artık yoktu.
"Mihri, içeri geç sen ben mutfaktayım. İstediğin bir şey var mı?"
"Yok." dedi Mihri salona ilerlerken. Ardından duraksadı, Asrın'ı aramalıydı. En azından son kez duymalıydı sesini.
"Akın." dedi hızla. Akın mutfağa ilerlediği sırada durup, soran bakışlarla baktı Mihri'ye.
"Bilgisayarını kullanabilir miyim?"
"Olur Mihri. Diğerlerinin gelmesine daha zaman var, rahatına bak."
Akın göz kırpıp mutfağa girdiğinde Mihri mutfaktan gelen güzel kokuları fark edebilmişti. Akın mutfakta iyiydi ve bugün arkadaşları için bir şeyler hazırlıyordu. Merdivenlere doğru ilerleyip Akın'ın odasına girdi. Kapıyı ardından kapatırken yatağın bir köşesine oturup telefonunu çıkardı.
Asrın en baştaydı. Rehberine girer girmez gözü çarpmıştı Asrın'ın ismine. Titreyen ellerini numaraya doğru yaklaştırdı.
Telefon çaldı, çaldı, çaldı... Ama açılmadı. Mihri kırıldığını hissetti. Fakat tekrardan aradı. Telefon yine çaldı fakat kimse açmadı. Mihri, gözlerinden bir damla yaşı yanağına süzüldüğü vakit elinin tersiyle hızla sildi göz yaşını. Tekrardan aradı, telefon yine açılmadı.
Artık gözyaşlarını silmeye yetişemiyordu. Telefon birkaç kez daha açılmadığında, yatağın diğer köşesine bıraktı telefonu. Üstünde müthiş bir yorgunluk hakimdi. Uykusu vardı fakat bu uyku, diğer uykularından farklıydı. Uyusa, bir daha uyanamayacaktı sanki. Mihri'nin böylesi bir uykuya ihtiyacı vardı.
Elini uzatıp Akın'ın komodinindeki çerçeveyi kavradı. 5'inin gülüştüğü bir fotoğraftı çerçevedeki. Elini uzatıp okşadı fotoğrafı. Veda ediyordu onlara, sessizce. Fotoğrafı alıp sarıldı. Sonra defteri de aldı, sarıldı. Yatağın bir köşesinde cenin pozisyonu almışken gözleri açılmıyordu. Aklında hiçbir soru yoktu ilk defa, tamamen boşluktaydı. İçindeki minik huzur tüm acısını alıp götürmüştü.
'Uyu Mihri, tüm yorgunluğun geçecek' diye geçirdi içinden. Uyuyacaktı, ve her şey bitecekti. O sırada uyku ve uyanıklık arasında bir ses duyuldu.
Telefonu çalıyordu.
Mihri, kalkıp da telefonu almak istedi fakat yapamadı. Yerinden kıpırdayamamıştı bile. Telefon çaldı, çaldı. Sonra sustu, bir saniye kadar. Ardından tekrardan çaldı, Mihri gözlerini aralamaya çalıştı. Telefonu nereye bırakmıştı?
Kıpırdamaya çalıştı, sanki tüm bedeni felçteydi.
Telefon art arda birkaç kez çaldıktan sonra, büyük bir zorlukla elini uzattı. Telefonu büyük bir zorlukla kaldırıp gözünün önüne getirdiğinde, kalbi korku ve heyecanla atıyordu.
Asrın adlı kişiden 13 cevapsız çağrı.
Aramıştı, Asrın onu aramıştı. Kayıtsız kalmamıştı, merak etmişti onu. Mihri bunun verdiği umutla, Asrın'ı geri aramak için numaraya bastı. Fakat o sırada telefon tekrardan gürültüyle çaldı. O anki panikle aramayı hızla yanıtladı. O sırada, telefondan Asrın'ın bağırma sesleri geliyordu.
"Mihri!"
Asrın'ın ses tonu ilk defa hissettiklerini yansıtıyordu sanki. İlk defa Asrın korku doluydu, sesi ağlayacak gibiydi. Mihri bunu fark etmenin ince sızısını taşıyordu içinde.
"Mihri, konuş benimle. İçimde kötü bir his var, neler oluyor?"
Mihri konuşabilmek için ağzını araladığında, bir hıçkırık çıkmıştı dudaklarının arasından.
"Sen ağlıyor musun? Mihri! Nerede olduğunu söyle geliyorum. Yanında biri var mı? Kızlar nerede? Akın yanında mı? Mihri beni duyuyor musun?"
Asrın'ın sesi uzaktan geliyordu sanki. Fakat telefon Mihri'nin hemen baş ucundaydı. Telefonu tutmaya bile güç bulamamıştı, Asrın'ın sesini zar zor duyabiliyordu. Gözlerinin üstünde büyükçe bir ağırlık vardı, sanki nefes borusuna tıkalı bir şeyler, yutkunmasını zorlaştıran bir taş vardı boğazında. Hırıltılı bir nefes aldı.
"Mihri lütfen, yalvarırım sadece nerede olduğunu söyle bana." Telefonda, Asrın'ın sesine karışmış sesler vardı. Arabaların kornası, insanların gürültüsü, yağmurun gürültülü bir şekilde zemine çarpması, Asrın'ın bağıran ses tonu.
Sonra, birdenbire sesler gitti. Mihri kulağında onu sağır eden bir uğultu hissediyordu. İçindeki korku hat safhaya ulaşırken, telaşla dudaklarını araladı.
A
srın!
Sesi çıkmıyordu.
"A-"
"MİHRİ!" Asrın'ın korku dolu sesi, oldukça uzaktan geliyordu.
"Zorlama kendini, sadece nerede olduğunu söyle. Yalvarırım Mihri, çabala!"
"A-kın. Ev-"
"Tamam, tamam Mihri anladım. Sakın kendini bırakma, duyuyor musun beni, sakın bırakma kendini."
"..."
***