İçeriğe geç

HİS

Bölüm 17 · 17 dk okuma

HİS

Bölüm 17

Ölümün Kıyısı

"Evet." dedi Nur gözlerinden yaşlar akmaya devam ederken. "Sana bir şey olsaydı kim yıldızları önüme serebilirdi? Kimse."

Oğuzhan yine gülümsemişti genç kıza. Bilincinin her an gidebileceğinin farkındaydı. Bakışları ciddileşirken, kolunu zorla kaldırdı. Nur, sessiz sessiz ağlamaya devam ediyordu. Oğuzhan kaldırdığı elini, Nur'un yanağına değdirdiğinde bakışları kesişmişti.

Genç adam, Nur'un göz yaşlarından birini baş parmağıyla sildi.

"Ağlama." dedi nefesleri sıklaşırken. Göğsüne aldığı darbe yüzünden nefes alırken zorlanıyordu. Nur bunu farkettiğinde daha çok perişan olmuştu.

" Ağladıkça gözlerindeki yıldızlar düşüyor Nur. Ağlama."

Nur derin bir nefes aldı. Aklına gelen anılar acıları kuşanıyor, hiç acımadan saldırıyordu yüreğine. Bir zamanlar 'yıldızları düşmesin diye ağlamamasını söyleyen adam' şimdi onu kendisi ağlatmıştı. Bir nefes daha aldı fakat Oğuzhan'ın söylediklerini hatırladıkça yüreği büyükçe bir taşın altında eziliyordu sanki. Ciğerleri hava değil de zehir çekiyordu, yakıyordu içini. Çıkarmış olduğu bunca yangına rağmen insanın bağrı bir yudum suyla sönüyordu. Fakat Oğuzhan'ın bıraktığı yangın öyle bir yangındı ki, külleri bile yoktu.

"Nur?"

Tuğba, arsanın duvarına yaslanmış ve gözyaşları içinde kalmış arkadaşına şaşkınlıkla bakıyordu. Ceyhun ona 'Oğuzhan Nur'a zarar vermez' demişti. Fakat Nur zararların, yıkımların en büyüğünü yaşıyordu.

Böyle bir durumda ne yapacağını bilemiyordu. Hızlı adımlarla arkadaşının yanına ulaşıp kollarını bedenine sardı. Eli Nur'un sırtında desteklercesine hareket ederken, dolmuş gözlerinden kurtulmak istercesine başını gökyüzüne kaldırmıştı.

Nur, dokunsalar ağlayacak gibiydi. Gözyaşları akmaya devam ederken arkadaşının sarılmasına karşılık verecek gücü bile bulamamıştı kendinde. En sonunda Tuğba genç kızın koluna girmiş, onu ilerideki taş merdivene doğru yönlendirmişti.

Merdivenlere oturduklarında Tuğba, Nur'a döndü. Ne olduğunu merak ediyordu fakat bu sorunun cevabını vermesi Nur için zor olabilirdi. Bu yüzden sustu. Birlikte ağlamışlardı, şimdi birlikte gülmelilerdi.

"Bu arsayı hatırlıyor musun Nur?" dedi Tuğba gülümseyerek. Gözlerini kısa bir süreliğine etrafta gezdirdi.

"Hani eskiden hep gelirdik de, saatlerce oynadıktan sonra üstümüz başımız çamur içinde eve dönerdik. Hep azar işitirdik ama yine gelirdik, yine çamura bulanırdı üstümüz."

Nur, Tuğba'nın söyledikleri ile gözlerini etrafta gezdirdi. Belki de çocukluğuna dair en güzel anılarıydı bu küçük arsa. Her ne kadar boş, kirli ve bir çocuk için uygun bir yer olmasa da, tüm bu yaşanmışlıkları, anıları bu arsayı değerli kılıyordu.

"Hatırlıyor musun, renkli terliklerimizi karıştırdığımız günü? Kumda oynarken çıkarmıştık, sonra bir telaşla hemen giyivermiştik terlikleri. Benim kırmızı terliğimin bir teki Mihri'deydi. Senin mavi terliğinin tekini de ben giymiştim. Sen de Mihri'nin yeşil terliğini tekini giymiştin."

Tuğba o anı hatırladığında yüzünde buruk bir gülümseme oluştu. Nur da o günü hatırlayınca akan gözyaşlarına rağmen gülümsemeyi başarabilmişti.

Çocukken hayat çok güzeldi, dertleri böylesine küçüktü işte. Oysa şimdi... Her şey karışık, gökyüzü çoğu zaman karanlık, dertler dağları aşkın... Bir tek dostlukları sağlamdı kızların.

Nur aklına gelen anıyla gülümsedi.

"Ertesi gün Mihri yeşil ve kırmızı renkli terliğiyle okula gelmişti. Tüm sınıfa terliğinin renk değiştirdiğini, sihirli olduğunu söylemişti."

Nur sözlerini bitirdiğinde, iki kız da kıkırdamaya başlamıştı. Mihri üzülmesin diye terliklerin karıştığını söylememişlerdi. Ve bu sır, o zamandan beri saklıydı. Küçük, masum bir sır.

"Hep şu meşe ağacının altında otururdu." dedi Tuğba uzaktaki meşe ağacına bakarken. O sırada ağacın arkasından bir şey çıktığını görür gibi olmuş, ardından göz yanılması olduğunu düşünüp kafasını çevirmişti.

"Arayalım mı? Şimdiye kadar gelmesi gerekirdi." dedi Nur. Kendini yavaş yavaş toparlayabilmişti, elinin tersiyle göz yaşlarını siliyordu. Tuğba telefonunu çıkarıyordu ki, toprak yoldan gelen ses ile ikisi de sesin geldiği yöne dönmüştü. Siyah, büyükçe bir araba yanlarına doğru hızla ilerliyordu. Toprak yolda bata çıka ilerleyip, gerisinde tok ve keskin sesler çıkarıyordu.

Tuğba ve Nur birbirlerine baktılar.

"Gelen kişi Mihri mi acaba?" dedi Tuğba. Ardından yaklaşan arabadan, sürücü koltuğunda oturan adamı görmüştü. Eli refleksle Nur'un kolunu tuttu.

Adam siyah takım elbise giyiyor olmalıydı, başı keldi. Gözünden kaşına doğru uzanan bir yara izi vardı.

"Gidelim Nur." dedi Tuğba araba yanlarında durduğunda. Gitmek üzereydiler ki, gelen sesle duraksadılar.

"Aranızdan hanginiz Nur Tekin?"

Adam arabadan inmiş, birkaç adım atmıştı. Yüzünde hiç de hoş olmayan bir bakış vardı. Birkaç adım daha attığında, kızlar adamın topalladığını fark etmişlerdi.

"Siz kimsiniz?" dedi Nur çattığı kaşlarıyla. Bu adam, ismini nereden biliyordu?

"Yakın bir dost diyelim." dedi adam dişlerini göstererek gülmeye başlarken. Sesi öylesine iğrendirici bir tondaydı ki, kızlar bir anlığına kulaklarını yerinden söküp atmayı düşündü. "Şimdi bize eşlik edeceksiniz, güzel bayanlar." diye ekledi adam, arabanın içinden birisine işaret verdiğinde. Saniyeler içerisinde sürgülü açılan yan kapıdan 4 tane takım elbiseli, iri cüsseli adamlar çıktı. Kızlar birbirine daha çok sokulmuşlardı, korkmaya başlamışlardı.

"Ne yapıyorsun?" dedi Nur adamlara sert bir ifadeyle bakarken. Bu yabancıların derdi neydi, anlayamamıştı.

"Endişelenme." dedi adam dişlerini göstererek sırıtırken. "Bize biraz misafir olacaksınız sadece. Oğuzhan Kaya ile kapanmamış bir davamız var da."

Oğuzhan Kaya...

Nur'un gözleri şaşkınlıkla açıldı. Tuğba ise, hiçbir şey anlamamıştı. Bir an önce Nur'u da alıp buradan gitmek istiyordu.

"Tanımıyoruz onu." dedi Nur sert bir ifadeyle. "Size de eşlik edecek falan değiliz, uzayın."

Adamın yüzü, şaşkınlık ve hayranlık ifadeleri ile kaplandı. Ardından ellerini kaldırıp, birkaç defa alkış tuttu.

"Kızlara bakın beyler." dedi arkasında robot gibi dikilen adamlara doğru. Adamlar bakışlarını, Nur'a çevirdi.

"Baya dişli çıktılar. Eğlenceli olacak, ha?"

"Evet, patron."

Tuğba ve Nur, garip bir ifadeyle adama baktı. Ardından Tuğba, Nur'a döndü.

"Gidelim, delirmiş bunlar." dedi küçümseyici bir ses tonuyla. Dağ başında değillerdi ve önlerinin böyle bir eşkiya tarafından kesilmesi saçmaydı.

"Siz beni anlamadınız herhalde." dedi adam elini beline attığında. Ceketini kaydırdığında, kızlar adamın kemerinde asılı duran silahı fark etmişti.

Adamın amacı, silahı gösterip kızların korkmasını sağlamaktı. Fakat Tuğba adamın zarar veremeyeceğini biliyordu. Onlara zarar vermek, şayet canlarına kast etmek gibi bir amacı olsaydı bunu şimdiye kadar yapardı. Nur'a döndüğünde, başını ufak bir şekilde salladı. Gözlerindeki ifadeden, Nur'un onu anlamasını bekliyordu.

"Kaç Tuğba!"

Nur'un bağırmasının üzerine ikisi birden dönüp koşmaya başladılar.

"Yakalayın şunları!"

Kel adamın sesini hâlâ yakınlarında duyuyorlardı. Önlerindeki taşlardan atlayıp, yola doğru koşturmaya başladıklarında Nur'un kolunu adamlardan biri tutmuştu. Tuğba da, Nur'un elini tuttuğundan duraksadı. Adam Nur'un kolunu tutmuş, araca doğru çekiştirmeye başlamıştı. Tuğba, engel olmak amacıyla tırnaklarını adamın eline batırdı. Adamın o anlık boşluğa denk gelmesiyle, Nur da kaldırdığı dizini adamın alt tarafına geçirmişti. Birkaç yıl öncesinde dövüş teknikleri dersi almıştı fakat, baş edemeyeceği kadar çok kişiydi bu adamlar.

Koşmaya devam ettiklerinde, bu sefer ikisi de tutulmuştu. Aldığı darbe yüzünden sinirlenen adam, Nur'un saçından kavramış ve sert bir şekilde arkaya doğru çekmişti. Nur, acıdan dişlerini sıksa da, en sonunda korkuyla bir çığlık atmıştı.

Sanki, her şeyin farkına yavaş yavaş varıyordu. Güpegündüz, silahlı adamlar tarafından kaçırılıyorlardı. Ve yardım edecek kimse yoktu... Saç diplerinden, tüm hücrelerine yayılan acıyla gözleri dolmuştu. Tuğba onu tutan kişileri gücü yettiğince ittiriyor, Nur'un elini tutmaya devam ediyordu.

Adam, Nur'un boynunda parlayan kolyeyi gördüğünde zafer kazanmış bir edayla gülümsemişti. Ardından kolyeyi kızın boynundan sert bir hareketle çekip, diğerlerine göstermek amacıyla havada tuttu.

"Nur Tekin denen kız buymuş!" dedi kolyeyi indirip üzerindeki isimi tekrar okurken. 'NUR'

"Kızı alın, diğerini bırakın." dedi kel adam arabasına doğru yönelirken.

Tuğba bu sözleri duyduğunda beyninden vurulmuşa dönmüştü. Gözlerinin önünde, arkadaşını kaybediyordu. Buna izin veremezdi. Arkasındaki adama sert bir dirsek atıp, Nur'un bedenine sıkıca tutundu. Eğer götürüceklerse, ikisini birden götüreceklerdi. Nur, korkuyla onu sıkıca tutan arkadaşına baktı. Eğer gitseydi kurtulabilirdi. "Git Tuğba."dedi sessizce. "Lütfen git."

Adam silahını çıkardı, Tuğba'yı nişan aldı.

Zaman durdu, hayat durdu, diller lâl kesildi.

Bir silah sesi duyuldu.

***

Elleri uzandı toprağa.

Boğazı aşınıncaya kadar bağırsa, elleri parçalanana kadar duvarları yumruklasa, avuç içleri kanayana kadar tırnaklarını bastırsa, göz pınarları kuruyana kadar ağlasa, geçer miydi? Azalır mıydı içindeki şu kocaman boşluk?

Birkaç santim uzağında kan vardı. Belki bir can, belki bir ölüm. Yıllarca kendi ölümüne hazırlamışken benliğini, şimdi arkadaşlarının ölebileceği ihtimaline nasıl hazırlardı kendini? Hazırlayabilir miydi?

"Daha demin buradaydılar." dedi Mihri gözlerinden yaşlar akarken. Çenesi titriyor, kalbi soğuk eller tarafından sıkılıyordu sanki.

"Sadece 5 dakika, 5 dakika önce buradaydılar. Kurtaramadım onları!" diye bağırdı Mihri. Sanki acısını haykırsa, gökyüzü ve deniz birlik olur da alırdı genç kızın acılarını bağrından. Gökyüzü sustu, denizler boğuşmayı kesti, sessizlik hâkim oldu tüm evrene.

Asrın yere yıkılmış olan kıza baktı. Kısa bir anlığına acıma duygusu hissetmişse de, sadece kısa bir zaman dilimi için geçerliydi bu. Mihri'nin yanına ilerleyip, kolundan tuttu.

"Mihri, gidelim."

Mihri ifadesiz bir ses tonuyla konuşan Asrın'ı umursamamıştı. Tek istediği ağlamaktı, durmadan, usanmadan... Arkadaşlarını sapasağlam yanında görebileceği ana kadar ağlayacaktı sadece.

"Mihri."

Mihri ona dokunan ellerle duraksadı. İçindeki tüm öfke, tüm üzüntü tek bir kişiye akmak üzere yola çıkmıştı sanki. Elleriyle topraktan destek alıp doğruldu. Yerinde duramıyor, her an toprak ayaklarının altından kayacak gibi hissediyordu.

Asrın'a baktı.

"Senin yüzünden."

Kelimeler ağzından dökülüvermiş, bir ok misali Asrın'a saplanmıştı sanki. Genç adamın kaşları, belirsizlik içinde çatıldı. Yüzünde şaşkın bir ifade vardı.

"Se-senin yüzünden oldu tüm bunlar." dedi Mihri kaldırdığı eliyle Asrın'ın göğsüne vururken. Öyle dermansız, öyle güçsüzdü ki bir an boşluğa kaymıştı sanki eli.

"Mihri, kendinde değilsin." dedi Asrın genç kızın kollarından tutarken. "Benim yüzümden değildi. Kimsenin suçu değildi, merak etme arkadaşlarını bulacağız."

Mihri'nin gözlerinden yaşlar art arda dökülüyordu. Nefretle, öfkeyle, uzun zamandır biriktirdiği kinle baktı Asrın'a.

"Neden yine ortaya çıktın Asrın? Onları kurtarabilirdim, neden beni tuttun?" Yumruk yaptığı ellerini ardı ardına Asrın'ın göğsüne vuruyordu. Fakat Asrın, öylece duruyordu.

"Bilerek yaptın değil mi?" dedi Mihri ellerini indirip kollarının iki yanına düşmesine izin verirken.

"Ne?"

"Bilerek yaptın. Acı çekmemi istedin Asrın!" dedi Mihri. Sesi gitgide azalıyor, güçsüzleşiyordu. "Çok acı çekiyorum. Artık soğudu mu için?"

Asrın'ın gözlerinden bir üzüntü dalgası geçti. Yüzü ifadesiz olsa da, bakışlarının buz kestiği belliydi. Sustu.

"Dayanamıyorum." dedi Mihri. Gözleri kararıyor, başında feci bir ağrı gitgide yayılıyordu.

Keşke şu an şu dakika ölebilseydim, diye geçirdi içinden genç kız. Gitgide kararan gözleri, toprakta bulunan kana değdi. Ardından toprak ayaklarının altından kaymış, bir kolun sıkıca onu tuttuğunu hissetmişti.

***

Ceyhun, mağazanın önünde heyecanla duruyor, kuzeninin çıkmasını bekliyordu. Sonunda ellerinde büyük büyük paketlerle çıkan Defne'yi görünce, büyük adımlarla yanına ulaştı.

"Ne aldın?" demişti ellerini pakete doğru uzatırken. Fakat Defne paketleri çekmiş, Ceyhun'dan uzak tutmuştu.

"Aman be kuzen, ne meraklısın sen de! Birkaç süs eşyası, balon gibi bir şeyler aldım işte." dedi Defne yorulduğunu belli eder bir biçimde nefesini bırakırken.

"Süs eşyası mı? Neden?" diye sordu Ceyhun.

"Sen bu kıza açılmayacak mısın şimdi? İşte öyle ulu orta bir yerde olmaz, kafeyi bir günlüğüne kapat." dedi ileri sokakta bulunan 'Kiraz Kafe'yi' işaret ederken. "İşte bu süslerle de bir güzel donatırız kafeyi."

Ceyhun bir an, kafenin içerisinde Tuğba'ya açıldığını hâyâl etti. Fakat, eksik olan bir şeyler vardı.

"Kafe mi?" dedi bundan pek memnun olmamışcasına. "Kiraz Kafe'yi bizim için kapatacaklarını düşünmüyorum, hatta bir daha içeri bile alırlar mı emin değilim. Başka bir yer olmalı..."

"Sahil?"

"Çok klişe."

"Bar?"

"Ne işimiz var orada Defne? Mantıklı şeyler bulsana."

"Ee, tamam dur. Lunapark'a ne dersin? Çok romantik olur?"

"Çok kliş-" Ceyhun duraksadı.

Tabii ya, diye geçirdi içinden. Lunapark değil de, çocuk parkı olabilirdi. O gün gittikleri küçük park'ta açılabilirdi Tuğba'ya. Hem anlamlı olurdu, hem de kendini daha iyi ifade edebilirdi.

"Kuzen, Sarıyer Hastanesi'ni biliyorsun değil mi? Onun oralarda büyük bir lunapark var." dedi Ceyhun. Defne, Ceyhun'un lunaparkı bir geceliğine kapatacağını düşündü, bu fikir aklına yatmıştı. "Biliyorum o lunaparkı. Ben gidip görevlilerle konuşurum."

"Heh, işte o lunapark'ın yanında küçük bir çocuk parkı var. Orada açılacağım."

Defne şaşkınlıkla kuzenine baktı. Ceyhun gerçekten de o güzel lunapark yerine küçük, kırık dökük çocuk parkını mı tercih etmişti? Niye?

Bu konuyu üstelemeyip elindeki paketleri Ceyhun'a iteledi. Genç adam o kadar heyecanlıydı ki, az kalsın paketleri yere düşürüyordu. Ceyhun telefonuna gelen bildirim sesiyle paketleri hızlıca Defne'nin eline tutuşturdu. Tuğba'nın mesaj atmasını bekliyordu fakat gelen mesajın Akın'dan olduğunu görünce küçük bir hayal kırıklığı yaşamıştı.

Akın onu, okul civarlarındaki bir alana çağırmıştı. Aslında gönderdiği mesaj toplu mesajdı ve onunla birlikte Oğuzhan, Murat ve Asrın'ı da çağırmıştı.

Ceyhun kuzenine ufak bir işi olduğunu söyleyip, durdurduğu taksiye hızla bindi.

***

Murat yaslandığı ağaçtan sırtını ayırıp Akın'ın karşısına geçti.

"Senin yüzünden ilk iş günümde işe gitmedim!" dedi çattığı kaşlarıyla. "Ah o gazozlar, boynu bükük beni bekliyorlar şu an." Elini gözlerine götürüp hayali gözyaşlarını sildi.

Akın ise onu duymamazlıktan gelmiş, çimenlerin üzerinde bulunan banka oturmuştu.

"Küfür yok mu?" dedi Murat şüpheyle kaşlarını kaldırırken. Normalde Akın, kızların yokluğunu fırsat bilerek en yaratıcı küfürlerini kendisi üzerinde deniyordu.

"Kardeş, ne bu 'henüz ilişkiye hazır değilim' diyen kız tavırları? Şu an senin ebemden girip, sülalemden çıkıyor olman lazım."

Murat, duyacağı hakaretlere hazırlıklı bir şekilde baktı Akın'a. Fakat Akın onu duymuyor gibiydi. Bir şeylerin yolunda gitmediğini anlıyor gibiydi Murat.

Sırasıyla Oğuzhan ve Ceyhun da geldiklerinde bankta yerlerini almışlardı.

"Hayırdır Akın? Neden topladın hepimizi, bize söylemen gereken bir şey mi var?"

"Evet."dedi Akın. Kalbi, hisleri, tüm ruhu buz kesmişti. "Bilmeniz gereken bir şey var."

"Dinliyoruz." dedi Oğuzhan, dalgın bir ifadeyle.

"Mihri." dedi Akın. Murat, başını hızlıca Akın'a çevirmişti.

Akın'ın dudakları titredi, ardından ellerini başının arasına alıp gözlerini sıkıca yumdu. Yutkundu, nefes almaya çalıştı, başaramadı.

"Akın, iyi misin kardeşim?" dedi Ceyhun, çattığı kaşlarıyla.

"Ceyhun." dedi Akın başını kaldırıp genç adama bakarken. "İleride, çok kötü bir şey olacak. Tuğba'nın yanında ol, atlatmasına yardımcı ol."

"Neyden bahsediyorsun?"

"Oğuz, sen de. Nur, dayanamaz Mihri'nin yokluğuna. Sakın bırakma onu." dedi Akın, gözleri ağlayamamaktan daha çok kızarırken.

"Ne diyorsun sen?" dedi Murat yerinden hızla kalkarken. Ardından alaylıca güldü. "Mihri bir yere mi gidiyor Akın? Niye kızını evlendiren baba gibi davranıyorsun?"

"Gidiyor." dedi Akın. Yumruğunu o kadar çok sıkıyordu ki, parmak boğumlarını hissedemiyordu artık. "Gelmemek üzere, gidiyor."

"Akın, bize doğru düzgün anlat. Mihri nereye gidiyor? Neden kızların desteğe ihtiyacı var?" dedi Oğuzhan. Kafası karışmış, allak bullak olmuştu.

"Mihri hastaymış." dedi Akın. "Ölüyor işte lan! Nesini anlamıyorsunuz? Ölüyor!" Bağırdı. Yetmedi.

Ayağa kalktı, ağacı yumrukladı, yetmedi.

Tuğba'ya Ceyhun destek olacaktı. Nur'a Oğuzhan destek olacaktı. Murat'a kızlar yardımcı olacaktı.

Ya o? O nasıl dayanacaktı Mihri'nin yokluğuna? Kim destek olacaktı ona, nasıl atlatacaktı, atlatabilecek miydi?

"Ne?" dedi Murat sadece. Duyduğu hiçbir şey, ona mantıklı gelmiyordu. "Bu nasıl şaka oğlum?" dedi gülerken. Fakat, kalbi büyük bir acıyla kıvranıyordu. Murat'a göre bu sadece, bir şakaydı. Gerçek olamazdı. "Şaka yapmayı beceremiyorsun, Akın." dedi gülmeye devam ederken, göz yaşları yanağına süzülüyordu. "Yapma."

"Murat, güçlü ol." dedi Ceyhun, çocukluk arkadaşına destek olurcasına omuzuna koyarken elini. Şu an teselli etmekten başka hiçbir şey gelmezdi elinden.

Oğuzhan da Akın'a destek olmak için yanına gitmişti. Akın kolunu ağacın gövdesine yerleştirmiş, yüzünü de koluna saklamıştı. Ağlıyordu, daha önce hiç ağlamamıştı oysa. Bu ağlamak, neden bu kadar acı vericiydi. Dökülen yaşları gerisinde acıyı da alıp gitseydi ya.

"Akın!"

Çocuklar, duydukları ses ile sesin geldiği tarafa döndüler. Asrın, karşılarında duruyordu. Akın, güçlü bir şekilde yutkundu. Mihri'nin durumunu, Asrın'ın da bilmesi lazımdı. Her ne kadar kabul edemese de, Mihri'nin Asrın'ı sevdiğini görebiliyordu.

Adımlarını Asrın'a doğru ilerletti. Söyleyecekti.

"Asrın, Mihri-"

"Biliyorum." diye kesti Asrın, Akın'ın sözlerini.

Akın'ın kaşları çatılırken, zihninde soru işaretleri teker teker beliriyordu. Ardından, taşlar yerine yavaş yavaş oturmaya başlamıştı.

Asrın, Mihri'nin hakkındaki gerçeği biliyordu. O gün, okul bahçesinde tesadüfen karşılaşmamıştı Mihri'yle, planlanmıştı.

"Nasıl lan?" dedi.

"Biliyorum." dedi Asrın güçlü bir ses tonuyla. "Fakat, konumuz bu değil."

Akın o sırada, caddenin köşesinde duran polis arabalarını yeni fark etmişti. Diğer çocuklar da fark etmiş, ikilin yanına gelmişlerdi.

"Tuğba ve Nur." dedi Asrın. Oğuzhan'ın, Nur'un ismini duymasıyla kaşları çatılmıştı. Ceyhun ise içindeki kötü his ile Asrın'ın söyleyeceklerini bekledi.

"Tuğba'yla Nur, kaçırıldı."

***

Nur, ensesindeki acı verici ağrı ile uyandı. Gözlerini aralamaya çalıştığında başaramamıştı. Biraz bekleyip neler olduğunu düşündü. Islak ve sert bir yerde uzanıyordu. Zemine değen her tarafı acı bir şekilde sızlıyordu. Ensesinde onu engelleyen bir ağrı vardı. Ardından son birkaç saatte yaşananlar, kesit kesit zihninde canlandı.

Oğuzhan'la tartışmış, kızları çocukken oynadıkları arsaya çağırmıştı. Tuğba ile Mihri'yi beklerken komik anılardan bahsetmişlerdi. Sonra, sonra...

Siyah araba, takım elbiseli adamlar, silah!

"T-Tuğba." dedi kesik bir sesle. Yutkunmaya çalıştı fakat boğazında oldukça rahatsız edici bir kuruluk hakimdi. Sonunda gözlerini aralayabildiğinde gördüğü ilk şey yüksek tavanlı, karanlık bir depoydu. Deponun oldukça büyük olmasına rağmen tavandan sarkan cılız bir ampulle aydınlatılıyordu. Doğrulmaya çalıştığında, arkasındaki kutulara yaslandı. Elini ensesine attığında sıcak ve ıslak bir sıvının eline aktığını hissetti. Elini çekip görüş açısına getirdiğinde avucuna akan kanları görebilmişti.

Silahın patlamasının ardından arkasındaki adam sert bir şeyle -muhtemelen silah- ensesine vurmuştu. Ardından derin bir karanlığa boğulmuş, şimdi de burada uyanmıştı.

Gözlerini endişeyle etrafta gezdirdiğinde ileride yerde yatan Tuğba'yı görmüştü. Kolundan yere akan kanlar ufak bir kan göleti oluşturmuştu. Bu görüntü Nur'un adeta iliklerine kadar donmasını sağlamıştı.

Tuğba, vurulmuştu.

Doğrulmaya çalıştı fakat beceremedi. Ardından büyük bir uğraşla Tuğba'ya doğru emekledi. Yanına vardığında elini tutmuştu.

"Tuğba, uyan!"

Kıpırdamıyordu.

Ellerini omuzlarına uzatıp, hafifçe sarstı. "Tuğba, uyan. Uyan lütfen." Gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Bedeni korkuyla titriyordu.

Bakışları, Tuğba'nın koluna indi. Ardından hiç beklemeden gömleğinin kolunu yırttı. Yara, derin değildi. Kurşun sıyırmış bile olabilirdi. Rahat bir soluk alırken Tuğba'nın çok kan kaybettiğini fark etmişti. Endişeyle yapacak bir şey aradı. Ardından hızlıca üzerindeki hırkayı çıkardı. Rulo haline getirip Tuğba'nın yarasına sıkıca bağladı. Kan kaybetmesini engellemesi lazımdı. Yaraya bastırmaya devam ettiğinde, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

"Allah'ım, yardım et!" dedi çaresizce. "Tuğba, uyan, ne olur!"

Dakikalar geçti, belki saatler. Tuğba, uyanmıyordu. Zaman geçtikçe de Nur'un içindeki korku gitgide katlanıyordu. Başındaki ağrı onu öylesine güçsüz düşürüyordu ki gözünü bir anlığına yumsa bir daha açamazdı sanki.

"Kimse yok mu?" diye bağırdı Nur. Yardım çağırmalıydı. Tuğba'nın acilen hastaneye götürülmesi gerekiyordu.

"YARDIM EDİN! LÜTFEN!"

"Yardım-" bir hıçkırık kaçtı boğazından. Bileğinin üstüyle ağzını kapayıp, gözlerini sıkıca yumdu. İri iri damlalar, koluna düşmüştü. "Yardım ed-in."

"Lütfen."

Çaresizdi, çaresizliğini anlatabilecek, gösterebilecek bir şey bulamıyordu. Haykıra haykıra ağlarken, titreyen elleri Tuğba'nın yarasını bastırmakta zorlanıyordu.

"Seviyorum."

Nur, duyduğu cılız ses ile duraksadı. Adeta ölüm sessizliğine bürümüştü kendini. Tuğba'nın dudaklarının kıpırdadığını gördüğünde kalbi heyecanla attı. Kızın yüzündeki saçlarını çektiğinde, elindeki kan yüzüne bulaşmıştı.

"Tuğba, benim Nur! Duyuyor musun beni?"

Tuğba'nın kirpikler kıpırdadı, fakat gözlerini açamamıştı.

"Ce-"

Tuğba bir şey söyleyecek gibi olmuş, fakat sesi kesilmişti. Nur yaranın üstüne bastırmaya devam ederken, diğer eliyle genç kızı omuzundan nazikçe sarstı.

"Uyan, Tuğba. Çok korkuyoru-"

Nur'un sesini, hızlıca açılan depo kapısı kesmişti. deponun siyah, paslı demirden kapısı duvara sertçe çarpmıştı. Ardından içeri giren, arsada gördüğü adamlar yanlarına hızlıca ilerledi. Nur, korkuyla titredi.

"Arkadaşımın hastaneye gitmesi lazım, yardım edin!" diye bağırdı adamlara doğru.

Adamlar ise başlarına dikilmişti. Ardından bir başka adım sesi duyulduğunda Nur başını, deponun girişine çevirdi.

İçeriye topallayarak kel adam girmişti. Arkadaşını vuran adam... İçi öfkeyle dolup taştı, kolunu korumak istercesine arkadaşının üzerine siper etti.

Kel adam, topallaya topallaya yanlarına ulaştı. Diğer adamlar hızlıca çekilip kel adama yer açmıştı.

"Boşuna uğraşma Nur Tekin. Kız ölüyor, seni korumak isterken canından oldu." Duraksayıp depoyu inleten, iğrenç bir kahkaha attı. "Nasıl dram ama, duygulandım."

"Bunu neden yapıyorsun?" diye bağırdı Nur. Arkadaşı burada ölüm kalım savaşı verirken, nasıl bir insan bundan eğlenebilirdi? Aklı almıyordu!

"Neden mi?" dedi Adam. Ardından adamlarından birine işaret vermişti. Adam kısa sürede arkadan bir sandalye getirip, patronunun karşısına koydu. Kel adam sandalyeye oturup, sol ayak bileğini, sağ diz kapağına atarak yayvan bir şekilde oturdu.

Ardından rahatsız olmuş gibi kıpırdanıp belinden silahını çıkardı. Nur anlık bir korkuyla Tuğba'nın üzerine kapandı. Adam Nur'un hareketini görünce bundan eğlenmiş gibi sırıtıp, silahı havaya kaldırmıştı.

"Sorun yok, şarjör boş."

Nur, adamı kâle almayarak Tuğba'nın üzerine kapanmaya devam ediyordu.

"Gelelim nedenine." dedi adam. Nur başını hafifçe kaldırarak, nefret dolu bakışlarla adama baktı. Kel adam, yanındaki adama çevirdi kafasını. "Biz bayanlarla sohbet ederken, sen de iğneyi hazırlamaya başla." Adam mekanik bir hareketle başını sallayıp, hızlıca depodan çıktı.

Kel adam, silahını sol bacağına doğru işaret etti.

"Neden topallıyorum biliyor musun?"

Soruyu, Nur'a sormuştu. Nur, başını olumsuz anlamda salladı.

"Senin o sevgilin var ya sevgilin. Oğuzhan Kaya denen o****** ç******. Çatışmada bacağıma ateş etti. 10 kez ameliyat oldum lan! O p*ç kurusu yüzünden."

Nur kaşlarını çattı. Bu adam neyden bahsediyordu? Oğuzhan'ın sevgilisi falan değildi.

"Benim sevgilim değil o! Bırak bizi, arkadaşımın hastaneye gitmesi gerekiyor."

Adam kıstığı gözleriyle baktı yerde, kanlar içinde yatan kıza. "Yazık oldu, gencecik kızmış."

"Ne diyorsun sen ya? Yardım edin! Ölüyor."

"Bir gün herkes ölecek, konumuza geri dönelim." dedi adam, silahının ucuyla çenesini kaşırken. Nur, korkuyla bakmıştı adama. Elindeki silah değil de, oyuncaktı sanki! Nasıl bu kadar rahattı! Anlamıyordu!

"...o şerefsizi kaç defa öldürmeye çalıştım. Parası var adamın, korumasız gezmiyor. Ben de kendime söz verdim. Bir gün o şerefsizin canını çok fena yakacaktım. Sonra, kulağıma sen geldin. O p*ç seni çok seviyormuş."

Nur, hayretle dinlemişti adamı. Ardından giriş kapısında bulunan hareketlilikle bakışlarını oraya çevirdi. Az önceki adam, eldiven ve maske takmıştı. Depoda bulundukları yere doğru bir masayı ittiriyordu. Masanın üzerinde iğne, değişik sıvı ilaçlar vardı. Nur o sıvıların ne olduğunu anlayamamıştı.

"... ben de bu fırsatı değerlendirmezsem olmaz dedim. O gördüğün masa var ya, senin ölümünü, benim intikamımı taşıyor Nur Tekin!"

"Ne- ne saçmalıyorsun!" dedi Nur korkuyla. Kalbi endişeyle atıyordu.

Kel adam, masayı sürükleyen adama bir baş işareti verdi. Adam, eline aldığı paketlerden birini açmış, içinden bir şırınga çıkarmıştı. Ardından iğneyi, şırınganın ucuna yerleştirdiğinde, Nur neler olduğunun farkına varabilmişti.

Bu adam iğneyle ona zarar verecekti! Onu öldürecekti! Oğuzhan'dan intikam almak için...

Kel adam, başında duran iki adama işaret yaptığında, adamlar Nur'un etrafına geçti. Biri bir kolundan, diğeri diğer kolundan tutmuştu. Nur'u sert bir şekilde sırt üstü yere yatırmışlardı.

"Biran önce enjekte edin zehri." dedi kel adam, masanın önünde duran maskeli adama. Adam başıyla onay vermiş, çıkardığı tüpteki kırmızı sıvıyı şırınganın içine çekmeye başlamıştı.

"Hayır." dedi Nur, adamların ellerinden kurtulmak için çırpınırken. "HAYIR!"

"Yapmayın! Bırakın beni!"

Maskeli adam, Nur'a doğru adımladı. Başının arkasına geçip iğneyi Nur'un boğazına doğru il

erletti.

Nur için sondu, bitiyordu hikayesi. Çırpınmayı kesip gözlerini sımsıkı yumdu. Ölüm nasıl bir şeydi? Ölümün kıyısındaydı şimdi. Acıtır mıydı? Hisseder miydi ölümü?

Boğazından içeri giren iğneyi hissedebilmişti, sıvı damarından içeri itildikçe yanıyor, nefesi kesiliyordu.

Ardından büyük bir gürültü duydu, adam sıvıyı enjekte etmeyi durdurmuştu.

"KİMSE KIPIRDAMASIN! POLİS!"

BÖLÜM SONU

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.