"Başka bir video açılıyor." dedi Tuğba ekrana bakarken. Bu seferki kamera kayıtları, kızlar lavabosunun kapısını gösteriyordu. Serra kapının önüne gelip, telefonla birini arıyordu. Birkaç dakikanın ardından ekranda başka biri beliriyordu.
Sevim.
Sevim ve Serra kapının önünde bir süre tartışıyorlardı. Ardından Sevim, Serra'yı kolundan tutarak lavaboya sokuyor, kapıyı da kapatıyordu. 10-15 dakika içeride kalmalarının ardından kapı açılıyor ve Sevim lavabodan apar topar çıkıyordu.
Ardından 5 dakika kadar bir sürenin ardından da, Serra çıkıyordu.
Yüzü gözü kan ter içinde, tamamen hırpalanmış bir vaziyette...
Nur kaşlarını çatarak ekrana bakmıştı. Tuğba gözlerini kısarak, ekrana bakıyor ve tepkisiz bir şekilde duruyordu. Mihri ise, acıyarak bakmıştı tüm kayıt boyunca.
Sevim, böyle bir alçaklığı neden yapmış olabilirdi? Hangi nefret insana böyle bir iğrençliği yaptırabilirdi? Anlamıyordu.
"Bunlar da ne demek oluyor?" dedi Müdür bey, sinirli bir ses tonuyla. Yüz ifadesinden afallamış olduğu her hâlinden belliydi. Fizik hocası sessiz kalmış ve sandalyesine geri dönmüştü.
"Ne oluyor gördük müdür bey." dedi rehberlikçi masanın üstündeki belgeleri eline alırken. Ardından yüzündeki gülümseme ile kağıtları ortadan ikiye yırtmıştı. Kızlar şaşkınlıkla öğretmene bakakalmışlardı. "Bu kızların günahını almış olduk, birer özrü hak ediyorlar değil mi?" diye ekledi rehberlikçi kağıtların yere düşmesine izin verirken.
Tuğba kıkırdadığında, rehberlikçi Tuğba'ya göz kırpmıştı. Nur ve Mihri de müdür beyin gitgide kızaran yüzüne gülerek bakıyorlardı.
"Özre gerek yok hocam." dedi Mihri alaylı bir ses tonuyla. "Bir sonraki iftirada görüşmek üzere."
Kızlar müdürün fark edebileceği yükseklikte bir sesle kıkırdamış, rehberlikçi ise kendini tutmayarak bir kahkaha atmıştı.
"Kendinize gelin hocam, müdür beyin karşısındasınız." dedi fizikçi gözlüğünün üzeriden onaylamaz bakışlar atarken.
"Neyse, okuldan atılmıyorsak bizim yetişmemiz gereken bir ders var." dedi Nur kapıya doğru havalı adımlarla ilerlerken. Müdür bey önündeki dosyalarla ilgileniyormuş gibi yapmış, rehberlikçi ise bir baş hareketiyle kızların çıkabileceğini söylemişti.
"Ne dersine yetişeceğiz Nur?" dedi Mihri kapıyı arkasından kapatırken. Üst kata doğru ilerliyorlardı. "Ders Tarih değil mi ya?" diye de yakınmıştı. Tüm bu olanların ardından kafası, 18. Yüzyıldan sonraki arayış yılları konusunu almazdı. Mihri duraksayıp, bu konunun neden aklında kaldığını sorguladı. Sonra durup, eliyle arkadaşlarının da durmasını sağladı.
"Biliyorum!" dedi Mihri yüksek bir sesle. Yüzünde şaşkın bir ifade vardı. Dudakları aralanmış, gözleri büyümüştü.
"Neyi?" dedi Tuğba, arkadaşının onu durdurmasının sebebini anlayamamıştı.
"Tarih konusu biliyorum ben! Ben, Mihri Ay. Resmen tarih biliyormuşum ya lan."
"Lan mı?" dedi Nur şaşkınlıkla. Mihri'nin ağzından böyle sözcükler duymayı beklemiyordu. Ardından duraksadı.
"Nasıl yani, tarih bildiğini mi söylüyorsun şu an?" dedi Nur abartılı bir şaşkınlıkla.
Tuğba "Aman Allahım!" demişti eliyle ağzını, şaşırmış gibi kapatarak.
"ODTÜ'ye lâyık bir beyin." dedi Nur, olağanüstü bir ciddilikle.
"Kıza bak ya, resmen tarihten bir konu biliyor." dedi Tuğba inanamamış gibi.
Mihri başta gururlanmış ardından fark ettiği detayla duraksamıştı. "Benimle dalga geçmiyorsunuz değil mi?"
Nur ve Tuğba önce Mihri'ye, ardından da birbirlerine bakmışlardı. Ortamda bir sessizlik oluştuğunda, bu oldukça kısa sürmüştü. Çünkü 10 saniye kadar bir sürenin ardından üç kız ayarlanmış gibi kahkahalara boğulmuştu. Merdivenlerden çıkarlarken, birbirlerine takılmış ardından buna daha çok gülmeye başlamışlardı.
"Biz niye gülüyoruz?" dedi Tuğba kahkahalarının ardından.
"Harbiden, ni-niye?" dedi Nur da, gülmekten nefesi kesilmişti adeta.
Mihri, kahkahalarını bastırarak, gülümseyen bir yüzle baktı arkadaşlarına.
"Bilmiyorum, ama hep gülesim geliyor."
***
"Size bir iyi, bir kötü haberim var." dedi Murat sandalyesine kurulurken. Tişörtünün eteklerine doldurduğu gazozları masaya bırakmıştı. Ardından kıvırcık saçlarını el parmaklarıyla arkaya taramış, beklentili bir şekilde arkadaşlarına bakmıştı. Büyük bir heyecanla ona 'ne olduğunu' sormalarını bekliyordu.
"İyi haberden başla." dedi Akın.
Tüm tayfa okul çıkışı, dün sözleşip yapamadıkları buluşmayı gerçekleştirmişlerdi. Kiraz kafeye oturmuşlardı. Kızlar tatlı söylemiş, Akın ise her zamanki adetini bozmayarak acı bir kahve söylemişti. Fakat içtikleri tek şey, yine gazozdu.
Murat ve gazoza olan aşkı... Tarih dersinden bile uzun sürerdi bu aşk.
Mihri dirseğini masaya yaslayıp, yumruk yaptığı elini de çenesine yaslamış, Murat'ın söyleyeceklerini beklemişti.
"Hadi Murat, merak ettirmesene." dedi Nur heyecanlı bir sesle. Murat öylesine mutlu görünüyordu ki, ne olduğunu merak etmişti.
Tuğba masada duran ayracı kitabının arasına koyup, kitabı kapatıp masanın üzerine bıraktı. Arkasına yaslanıp, kollarını göğsünde birleştirmiş ve Murat'ı dinlemeye koyulmuştu.
"İyi haber şu ki." dedi Murat gözlerinin içi parlarken. "Geçen gün her zamanki gibi gazoz içiyordum. Ha bir de kıvırcık saçlı kızları kesiyordum."
"Sapık." dedi Akın, gözlerini kısıp kahvesinden bir yudum alırken.
"Diyene bak, yarım saattir karşı masadaki kızı kesen de bendim sanki." dedi Murat meydan okuyucu bir tavırla.
"Saçmalama Oğlum!" dedi Akın kahvesini püskürtecek gibi olurken. Son anda peçeteyle ağzını kapatmıştı. Kızların gözü şaşkınlıkla açılmıştı.
Akın, bir kıza mı bakmıştı?
İmkansız.
"Bana bakın, sakın arkanıza dönmeyi-"
Mihri, Tuğba ve Nur aynı anda büyük bir hızla arkalarına dönmüştü. Etrafta dişi bir varlık arıyorlardı. Ardından karşı masada yalnız oturan, esmer uzun saçlı bir kız gördüler. Kız, tayfanın ona bakışlarını anlamlandıramamış, kaşlarını çatmıştı.
"İyi ki arkanıza dönmeyin dedim." dedi Akın dişlerinin arasından konuşurken. "Demesem nikah tarihi falan alacaktınız."
"Oha! Evlenmeyi mi düşünüyorsun hemen? Seni azgın şey." dedi Murat işaret parmağını havada sallarken. Yüzünde imâlı -hiç de hoş olmayan bir imâydı- bir bakış vardı.
"Murat bak kızlar var diyorum. Küfür etmeyeyim diyorum. Ama ben senin, kafanın içinde beyin olarak taşıdığın o kıvrımlı etin sağ ve sol lobunu ayrı ayrı s*****m"
"Bu nasıl bir yaratıcılık, hayran kaldım." dedi Murat hayret dolu bir sesle.
Kızlar Akın'a şaşkınlıkla bakakalmıştı. Akın'ın çoğu kez ağzından küfür kaçırdığını duymuşlardı, fakat böylesi bir küfürü kimse duymamış ve beklememişti.
"Her neyse, Murat söyleyeceğin iyi haberi alalım artık." dedi Mihri, ortamdaki havayı dağıtmak istercesine gülümserken. Murat anında eski hâline dönmüş, gözleri heyecanla şeker görmüş bir çocuk gibi parlamıştı.
"İşte ben oturuyordum öyle. Yanımda da, farklı marketlerden aldığım farklı farklı gazozlar vardı işte. Biliyorsunuz farklı tatlar denemeyi severim. İşte içiyordum öyle, bir adam geldi yanıma. Gazlı içecek fabrikası varmış adamın, biraz sohbet ettik. Adama mükemmel bir gazozun nasıl olacağını tarif ettim, söylediğim şeylerden çok etkilendi. Ve bana iş teklif etti, bundan böyle yapılan gazozları tadacağım ve puanlandıracağım. Parası da iyi. Hem gazoz içeceğim hem de para kazanacağım. Bu kadar mükemmel olmayı nasıl başarıyorum ben ya?" dedi Murat son cümlesi ile, egosu tüm bedenini kaplarken.
Kızlar şaşırmış, Akın ise alaylı bir ifadeyle Murat'a bakmıştı.
"Ee, tamam." dedi Akın eliyle kahve fincanını düzeltmişti. Ardından gözlüklerini çıkarıp, gülümsedi. "Şimdi bize iyi haberi söyle."
"Ne?" dedi Murat kaşları havalanırken. "Bu iyi haber işte."
"Hee, öyle miydi? Fark edememişim. Bana kötü haber gibi geldi."
"Uğraşma Akın." dedi Mihri çattığı kaşlarıyla. Akın yine yapacağını yapmış, Murat'ın hevesini kursağında bırakmıştı.
"Size de tıslama sesleri geliyor mu?" dedi Murat. Ardından kulağını Akın'a doğru yaklaştırdı. "Sanki şuradan geliyor. Iy nasıl pis yılan."
Nur gazoz şişelerinden birini açıp Murat'ın ağzına sokarcasına uzattı. Murat'ın sesini ve saçmalamalarını kesebilecek tek şey, gazozdu. Murat bir şey diyecek gibi olmuş ardından gazozu kapıp kafasına dikmişti. Ardından ise sessiz sakin içmeye devam etmişti.
"Kötü haber ne?" dedi Tuğba.
"Sarı şeytan okuldan atılmış." dedi Murat sakin bir ses tonuyla. Gazozundan bir yudum daha almıştı.
"Bunun neresi kötü bir haber?" dedi Nur. 'Sarı şeytan' Sevim oluyordu.
"Kötü haber şu ki, hâlâ bu şehrin herhangi bir sokağında ve nefes alıyor."
"Of, çok kötü bu." dedi Tuğba hüzünlü bir ifadeyle. "Aynı havayı solumasaydık keşke."
"Sana ayrı oksijen yapalım ümstadım." dedi Akın gülümseyerek.
"Ben sizinleyken soluduğum her havada cenneti buluyor gibiyim, yanımda siz olun yeter." dedi Tuğba arkadaşlarına gülümseyerek bakarken.
"Ben de öyle, ömür boyu hep dost kalalım." dedi Nur.
"Üniversiteyi beraber okuruz." dedi Akın kararlı bir ses tonuyla. "Bakın, büyüyüp evlenseniz hatta çoluk çocuğa karışsanız bile ben hep yakanızdayım. Anlaşıldı mı?" diye ekledi Akın çattığı kaşlarıyla. Çocukluk arkadaşlarını asla bırakmazdı.
"Boşuna sapık demiyorum var ya." dedi Murat ayıplayıcı bakışlar atarken.
"Saçmalamayın." dedi Nur. "Ömür boyu bu masadakiler yan yana kalacak, konu kapanmıştır."
"Ben belki beyin göçü yaparım." dedi Murat ciddi bir ses tonuyla. "Beni ne Amerikalar, ne İsviçreler çağırdı da ben Türkiye'm aşkına kaldım buralarda. Yoksa çoktan tüm o isveçli bilim adamlarını sollamıştım."
"Senin beyin zaten göçmüş Murat." dedi Akın.
Tüm masa Akın'ın dediğine gülerken, Mihri başını camdan dışarı çevirdi. Dolan gözlerini saklamak için saçlarının önüne düşmesine izin vermişti. Islak kirpikleri sanki, gökyüzündeki tüm yağmur bulutlarını taşıyordu. Çenesi titriyor, burnu sızlıyordu.
İlk defa, ölmek istemedi.
Gelecek planları yapmak neden bu kadar imkansızdı onun için? Son aylarını normal bir kız gibi geçirmek istemişti sadece. Ailesinden gizli sevgilisiyle buluşup, arkadaşlarıyla gelecek planları yapan bir kız ... Fakat yapabildiği tek şey hastalığını arkadaşlarından gizleyip, sessiz bir şekilde ölüm planları yapmaktı.
Bu sır öylesine ağırdı ki, taşıyamıyordu artık. Fakat böylesine bir sırrı nasıl açıklayabilirdi ki? Bir an düşündü, hasta olduğunu dönüp de söylemeyi. 'Arkadaşlar, ben ölüyorum. Maalesef gelecek hayallerinizde ben toprağın altında çürüyor olacağım.' mı diyecekti? Nasıl derdi?
Asrın'ın da söylediği gibi, ben korkağım, güçsüzüm, diye düşündü.
"Mihri?"
Akın, başını cama çevirerek, yüzünü saklayan kıza çattığı kaşlarıyla bakmıştı. Ne olmuştu birden bire?
"Ağlıyor musun yoksa?" dedi uzanıp kızın çenesinden tutup, yüzünü çevirirken. Mihri'nin kahverengi gözlerinden bir damlanın, hafif kızarmış yanağında yol aldığını görmüştü. Sahte bir kızgınlıkla bakıp, göz yaşını sildi.
"Sulu göz ya. Bir insan nasıl ışık hızında duygulanabilir?"
"Ya dalga geçmesene." dedi Nur çattığı kaşlarıyla. Mihri'nin ağladığını görünce kızların da gözleri dolmuştu. "Duygulanmış işte, niye hemen üstüne gidiyorsun?"
"Tamam yahu. Bir şey demedim, hüngür hüngür ağlayın anasını satayım karışmıyorum." dedi Akın yerine geri otururken. Kızlarla tek tek baş edemiyordu, hele 3'ü bir oldu mu asla baş edemiyordu. Kazanan her seferinde kesinlikle onun deyimiyle '3 silahşörler' oluyordu.
Mihri onunla ilgilenen Nur ve Tuğba'yı gördükçe içindeki suçluluk duygusu katlanıyordu. Daha fazla dayanamayacağını fark ettiğinde, evden çağrıldığını söyleyip apar topar masadan ayrılmıştı.
Kiraz kafeden ayrılır ayrılmaz, kendini yollara atmıştı. Nereye gideceğini bilmiyordu fakat, adımları sanki hissetmiş gibi kliniğin yolunu tutmuştu. Kısa bir sürede, telefonu çaldı. Arayan kişinin kim olduğunu gayet iyi biliyordu. Günlerdir aramalarını yanıtlamayıp, randevularına gitmediği doktoru, Mehtap Hanımdı. Aramayı yanıtlandırıp telefonu kulağına götürdü.
"Alo? Mihri! Tam tamına 5 kontrolü ektiğinin farkında mısın sen? Eğer hemen buraya gelmezsen, bizzat okuluna gelip seni alacağım. Çocuk oyuncağı mı sanıyorsun sen bunları?"
Mihri bağıran kadın doktorunun sesinden oldukça rahatsız olmuştu. Doktoru, yakınmaya devam ederken telefonu bir müddet kulağından uzaklaştırdı.
"Geliyorum kliniğe." dedi doktorunun sözünü keserek. Doktorunun ne kadar şaşkın olduğunu, görmeden bile anlayabilmişti Mihri. Her kontrolüne, gelmemek için hep yalanlar uydururdu. Bugün ise kendisi gitmek istemişti. Neydi bu, kabulleniş mi?
"Aa, öyle mi? Şaka yapmıyorsun değil mi? Bak ayarlıyorum randevuyu. Aldırayım seni istersen, neredesi-?"
Mihri cevap vermeyerek telefonunu kapattı. Doktorunu hiç sevmezdi, hatta onu sevmemek için nedenler arardı hep. Madem doktordu, neden iyileştiremiyordu? Neden her gidişinde, ölümden bahsediyordu, işi yaşatmak değil miydi?
***
Akın bir yere gideceğini söylemiş, kızların sorularını es geçerek masadan hızla kalkmıştı. Nur, kıstığı gözleriyle Akın'ın arkasından baktı. Sonunda, Akın'ın nereye gittiğini fark edebilmişti.
Sevim ile buluşacaktı. Sevim, Mihri'ye attığı iftiranın kanıtlarını gösterecekti sözde. Nur kaşlarını çatıp, Akın'a Sevim ile buluşacağı için azar çekmesi gerektiğini aklına not etti. Akın'ın Sevim'i kâle alıp, buluşmaya gitmesi bile oldukça kırıcı bir davranıştı. Mihri bunu duysa, çok üzülürdü.
Tuğba elini yanağına yaslamış, dalgın bakışlarla gözlerini camdan dışarıya çevirmişti. Murat gazoz içmeye devam ediyor, arada elindeki tabletten açtığı komik videoları kızlara gösterip, her defasında sadece kendisi katıla katıla gülüyordu. Nur ve Tuğba ise hiç oralı olmuyordu ve dalgın bir ifadeyle duruyorlardı.
"Şunlar Ceyhun ve Oğuzhan değil mi?"
Murat'ın sözleri ile iki kızın kafası hızla kalkmış, Murat'ın baktığı yere çevrilmişti. Oğuzhan ve Ceyhun onları fark etmemişti, yanlarında tayfanın da tanıdığı birkaç çocuk vardı. Tuğba daha dikkatli baktığında, Ceyhun'un arkasında olan kızın, Defne olduğunu fark etti. Yüzündeki gülümse kaybolduğunda başını hızlıca cama doğru çevirdi.
"Başka yer mi yoktu? Bu nasıl bir tesadüf?" dedi Nur çattığı kaşlarıyla. Oğuzhan'ın onları fark etmemesini diliyordu. Düşündüğü gibi Oğuzhanlar onları fark etmemiş, kafenin diğer köşesindeki masaya doğru ilerlemeye başlamışlardı. Fakat o sırada Murat her şeyi mahvetmişti.
"Heyyo, gençler! Ceyhun! Oğuzhan!"
"Murat ne yapıyorsun?" dedi Nur şaşkınlıkla Murat'a bakarken. Murat ellerini kaldırmış, aynı anda el sallayarak, çocuklara doğru bağırıyordu. Ceyhun, Murat'ın sesini fark edince arkasını dönmüş kısa bir göz gezdirmenin ardından masadakileri görmüştü. Ardından gitmek üzere olan Oğuzhan'ı durdurup, masayı işaret etti. Birkaç bir şey söylemiş ardından masaya doğru yaklaşmaya başlamışlardı. Tuğba, kafasını kaldırdığı anda Ceyhun ile göz göze gelmişti. Şaşkınlıkla genç adama baktı. Buraya mı geliyordu? Neden?
"Kanka, selam." dedi Murat yumruk yaptığı elini Ceyhun'a uzatırken. Ceyhun gülümseyerek elini yumruk yapıp Murat'la tokuşturmuştu. Bu samimi selamlaşmanın ardından Ceyhun bir sandalye kapıp, masanın karşısına oturdu.
Oğuzhan ve diğerleri de kısa sürede masada yerlerini almışlardı.
"Selam kızlar. Oturduk ama rahatsız olmadınız değil mi?" dedi Defne, Ceyhun'un yanına otururken. Diğer çocuklar da başka masalardan aldıkları sandalyeyle masanın etrafında yerlerini almışlardı. Nur, başını Alper'e çevirip selamına karşılık verdi. Defne'nin sorusunu kızlar yanıtsız bıraksa da, Defne buna bozulmamıştı.
Alper, Nur'un eski arkadaşlarından biriydi. Onunla geçen sene okulda yapılan bir kutlamada tanışmışlardı. Birkaç defa konuşmuşlukları olsa da, aralarında fazla samimiyet yoktu.
Nur Oğuzhan'ın, üzerinde olan bakışlarını görmezden geldi. Son konuşmalarından sonra, ona sinirliydi.
"Ne zamandır göremiyorum okulda sizi." dedi Alper, gelen garson kıza hızlıca bir şey sipariş ettikten sonra. Ellerini masanın üzerine koymuş, birbirine kenetlemiş ve Nur'a doğru dönmüştü. "Son zamanlarda okulu kasıp kavuruyorsunuz! Sabah okulun haber sitesinden okudum, Sevim taklaya gelmiş. Helal olsun." diye ekledi yüzündeki kocaman sırıtış ile.
"Hakkettiğini buldu," dedi Nur, Alper'in gülümsemesine karşılık olarak gülümserken. "Artık okulun haber sitesine çıkmak istemiyorum, her seferinde saçmalıyorlar." diye de eklemişti.
"Başkanımızla ilgili çıkan haber de saçmalamaydı o zaman?" dedi Alper şüpheci bir ifadeyle. Serra'nın yayımladığı, Oğuzhan ve Nur'un hakkındaki haberden bahsetmişti.
Nur bir anlığına ne diyeceğini bilemedi. Ardından gözleri, Oğuzhan'ın gözlerine değmişti. Oğuzhan'ın tüm kaslarının gerildiği belli oluyordu. Buz gibi bir ifadeyle, Nur'un söyleyeceği şeyi bekliyordu. Masanın üzerine koyduğu eli, yumruk hâlini almıştı.
Nur, ne söylemesi gerektiğini biliyordu.
"Evet." dedi bakışlarını Oğuzhan'dan ayırmayarak. "Tamamen saçmalamışlar. O haberde yazan hiçbir şeyin doğruluk payı yoktu." diye bitirdi sözlerini. Gözlerini masaya indirmişti, Oğuzhan'ın ifadesini görmek istemiyordu.
"Oh, rahatladım!" dedi Alper 32 diş sırıtırken. Ardından elini uzatıp, Nur'un masada duran elinin üstüne bıraktı. Tüm bakışlar aniden oraya dönmüştü. Herkes şaşkınlıkla, Nur'un elini tutan Alper'e bakıyordu. "Böyle güzel bir kızın, sevgilisinin olması büyük bir şanssızlık olurdu benim için." dedi Alper, imâlı bir şekilde gülmeye devam ederken.
Tuğba, Nur'un şaşkınlığını yüzünden okuyabilmişti. Bakışlarını Oğuzhan'a çevirdiğinde, endişeyle ikisine baktı. Oğuzhan, büyük bir sinirle Alper'e bakıyordu.
Ardından hiç beklenilmeyen bir şey gerçekleşti. Oğuzhan kaşla göz arasında yerinden kalkmıştı. Sandalyesi yeri boylarken masanın etrafından dolanıp, Alper'in kolunu kavradı. Hızlı bir şekilde, Nur'un elini tutan elini ters çevirmiş, çevirdiği koluyla Alper'in sırtına baskı uygulamıştı.
"Bir daha ona dokunursan seni gebertirim lan!"
Masadaki herkes şaşkınlıkla Oğuzhan'a bakıyordu. Alper'in acı çektiği, yüz ifadesinden belli oluyordu. Nur ufak çaplı bir şok geçirmişti. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki, bir tepki bile verememişti. Öylece duruyor, Oğuzhan'a ve acı çeken Alper'e şaşkınlıkla bakıyordu.
"Ne yapıyorsun lan! Bırak kolumu!" dedi Alper dişlerinin arasından. Yüzü kızarmıştı, Oğuzhan tuttuğu kolunu sırtına bastırdıkça acı dolu sesler çıkarıyordu. Etraftaki bakışlar masaya dönmüş, birkaç kişi kafeyi terk etmişti.
"Oğuz, sakin ol kardeşim." dedi Ceyhun sandalyesinden kalktığında. Oğuzhan öyle öfkeliydi ki, Ceyhun'u duymamıştı bile.
Nur, bir şeyler yapması gerektiğini hissedince yerinden kalktı. Elini, Oğuzhan'ın tuttuğu Alper'in kolunu kurtarmak için onlara uzatmıştı.
"Bırak Oğuzhan!" dedi sert bir sesle. Oğuzhan ne hakla, arkadaşına böyle bir şey yapabilirdi?
Oğuzhan Nur'a kısa bir süreliğine bakıp, Alper'in kolunu daha çok sıkmış ardından masaya doğru ittirmişti. Alper'in masaya çarpması ile masadakiler hızla sandalyelerinden kalkmıştı. Masanın üzerinde bulunan birkaç şey ise büyük bir gürültüyle yeri boylamıştı. Masanın üzerine yüz üstü düşen Alper'i arkadaşları kaldırırken, Oğuzhan Nur'un bileğini kavramıştı.
"Benimle geliyorsun."
"Gelmiyorum." dedi Nur, Oğuzhan birkaç adım atmışken yerinde kıpırdamamıştı.
"Ne yaptığının farkında mısın sen Oğuzhan? Neden Alper'e zarar verdin?" dedi Nur, Alper'e kısa bir bakış atarken. Masanın yüzeyine çarpan burnu kanıyordu.
"Biliyorsun Nur!" dedi Oğuzhan bağırarak, "Şimdi benimle ya isteyerek gelirsin, ya da zorla."
Nur, etraftakilerin bakışlarını görünce, yapacağı en mantıklı hareketin Oğuzhan ile birlikte gitmesi olacağını fark etmişti. Genç adam öylesine sinirliydi ki, başına bir bela açabilirdi. Sessiz kaldığında, Oğuzhan kızı tuttuğu bileğinden kafenin çıkışına doğru yöneltti. Tuğba endişeyle onlara doğru birkaç adım attığında, Nur baş işaretiyle gelmemesini işaret etmişti.
Kafeden çıktıklarında, Ceyhun kafedeki görevliler ile konuşmuştu. Oluşan maddi zararı ödeyip, olanlar için özür dilemişti. Alper arkadaşları tarafından ağza alınmayacak hakaretleri ile kafeden çıkartıldığında; Ceyhun, Defne, Murat ve Tuğba masada kalan son kişiler olmuştu.
"Oğuzhan'dan daha iyi bir dayak bekliyordum, adamın kasları 'Ben buradayım' diye bağırıyor. Gerçi hiçbir şey yapmamasına rağmen Alper'in ağzına sıçtı."
Bunları söyleyen kişi elbette Murat'tı. Tüm olaylar boyunca gazozunu içip, film izler gibi izlemişti kavgayı. İçten içe olayın büyümesini bile istemişti.
"Murat saçmalamayı kessen artık kardeşim." dedi Ceyhun sıkıntılı bir ifadeyle. Tuğba ona döndüğünde, bakışları kesişmişti.
"Korkmuş olmalısın." dedi Ceyhun kızın yüzündeki ifadeyi görünce. Ardından tüm o sıkıntılı hâline rağmen, gülümsedi. "Merak etme, Oğuzhan Nur'a zarar vermez."
Tuğba bunu biliyordu. Oğuzhan her ne kadar sinirli bir mizaca sahip olsa da, konu Nur olduğunda değişiyordu. İkisinin arasında, farklı şeyler vardı. Arkadaşlıktan öte bir kavram. Fakat bunu Ceyhun'dan duyunca daha da rahatlamıştı. Ceyhun'un öyle bir gülüşü vardı ki, o gülüşle karşısına geçip kıyametin geleceğini söylese hiçbir endişe duymazdı. Aksine, gülüşü ile huzur bulurdu sanki.
"Aa, sen o kızsın!" dedi Defne dikkatleri üzerine çekerken. Yüzünde samimi bir gülümseme vardı. Ceyhun anlamadığını belirtir bir bakışla Defne'ye döndüğünde, genç kız kısa bir açıklama yapmıştı.
"O gün okuluna geldiğimde karşılaşmıştık. Müdürün odasını bulmakta zorlanmıştım da yolu sordum." Ardından bakışlarını Tuğba'ya çevirip, elini tokalaşmak üzere Kıza uzattı.
"Düzgün bir şekilde tanışamamıştık. Ben Defne."
Tuğba masanın üzerinden ona uzatılan eli tuttu. Kısa bir tokalaşmanın ardından gülümsemeye çalıştı. Fakat zihni öylesine dağınıktı ki, becerebilmiş miydi emin değildi.
"Ben de Tuğba." dedi elini çekerken.
"Ceyhun'la arkadaşsınız sanırım." dedi Defne, Tuğba'nın ağzından laf almaya çalışır gibi bir hâli vardı.
Tuğba duraksadı. Ceyhun'la arkadaş sayılırlardı değil mi? Fakat neden bunu söylemek istememişti. Bir sessizliğin ardından, Ceyhun konuşmuştu.
"Evet arkadaşım sayılır. Benim için özel biri. Emin ol sen de seversin Defne." dedi Ceyhun. Bakışlarını Tuğba'ya çevirdiğinde, genç kızın yüzünde tatlı bir şaşkınlığın yer aldığını görmüştü. Gülümsemesi daha çok yayılırken, Tuğba'nın masanın üzerine bıraktığı elleriyle endişeli bir biçimde oynadığını fark etti. Gözlerini kaçırıyordu.
Tuğba Ceyhun'un söyledikleri ile ufak çaplı bir şok geçirmişti. Özel biri olduğunu mu söylemişti? Ne anlamda? Defne ile aralarında bir şey yok muydu yani? Zihninde milyonlarca soru başı boş geziyordu, her soru onu biraz daha utandırıyordu.
"Demek öyle." dedi Defne yüzündeki imâli gülüş ile bakışlarını Ceyhun ve Tuğba'nın arasında gezdirerek. "Tuğba'yı şimdiden sevdim öyleyse." dedi imâlı gülümsemesi yerini samimi bir gülümsemeye bırakırken.
"Tuğba seni pek sevmişe benzemiyor." dedi Murat patavatsızlığını konuşturarak. Tuğba büyüttüğü gözleriyle şaşkınlıkla Murat'a baktı.
"Sevmedi mi? Neden?" dedi Ceyhun şaşkınlıkla.
"Aa, şey. Yok." Tuğba bir şeyler geveliyordu fakat yaptığı telaş, düzgün bir cümle kurmasına engel oluyordu.
"Büyük ihtimal sizi sevgili zannetti."
"Murat ne saçmalıyorsun? Yok öyle bir şey!" dedi Tuğba. Sesini kontrol edememiş, ses tonu oldukça yüksek çıkmıştı.
Defne bir kahkaha attığında bakışlar ona döndü. Tuğba Murat'a öldürücü bir bakış atıp, bakışlarını masaya indirdi. Utançtan yerin dibine girecekti adeta.
"Sev-sevgili mi!" dedi Defne kahkahalarının arasından. "Ceyhun benim öz be öz kuzenim ya." dedi gülmeye devam ederken. Ceyhun ise gülmüyor, yüzündeki hafif tebessüm ve merakla Tuğba'ya bakıyordu. Demek ki genç kızın tüm o garip davranışları, defne yüzündendi diye düşündü.
"Kuzen mi?" dedi Tuğba kısık bir sesle. Daha çok kendisine soruyor gibiydi. Oysa o neler düşünmüştü...
"Evet kuzenim oluyor kendisi." dedi Defne, Ceyhun'a bakarken. Yüzünde eğlendiğini belirtir bir ifade vardı.
"Ee, şey. Memnun oldum tanıştığıma." dedi Tuğba kitaplarını toplayıp apar topar çantasına yerleştirirken. Ardından çantasını koluna takıp, Murat'a döndü.
"Hadi Murat! Kalkalım biz de." demişti Tuğba Murat'ın kolundan tutarak. Murat bardağında kalan son gazozu kafasına dikip, Ceyhun'a bir baş selamı verdi. Tuğba ise o andan itibaren başını Ceyhun'a çevirmemişti asla. Birlikte kafeden çıktıklarında, Ceyhun'un bakışları hâlâ uzaklaşmakta olan kızın üzerindeydi. Öylesine dalmıştı ki, ona muzip bir ifadeyle bakan kuzeninden habersizdi.
"Abayı yakmışsın kuzenciğim." dedi Defne alaylı bir ifadeyle.
"Ne?" dedi Ceyhun başını kuzenine çevirirken. Ardından geri kafenin çıkışına döndüğünde Tuğba'yı görememiş yüzündeki gülümseme düşmüştü.
"Diyorum ki, birileri hayatının en büyük hatasını yapmak üzere."
Ceyhun, Defne'nin neden böyle söylediğini anlamıştı. Defne'ye göre aşk, sadece bir hataydı. Olmaması, uzak durulması gereken bir hata...
"Öyleyse, bu benim hayatımdaki en güzel hata. Tabii 'hata' değil de 'ehvenişer' demeyi tercih ederim."
"Ehvenişer mi? Kuzen benimle böyle edebi konuşma ya. Aşık olmak sana hiç yaramıyor."
"Aşık olmak kime yaramış Defne? Ancak yara olmakla kalmış."
Defne buruşturduğu suratıyla baktı kuzenine. Ceyhun'u ilk defa böyle görüyordu. Her zaman mantıklı konuşan, sempatik, zeki kuzeni şimdi aptal gibi davranıyordu. Aşk adamı aptala çeviriyordu demek.
"Neden yara dedin? Tuğba sana karşı boş değiş anlaşılan." dedi Defne. Tuğba'nın, Ceyhun'a olan bakışları kesinlikle normal değildi. Tabii Ceyhun'un da öyle.
"Bir türlü açılamıyorum Defne. Tam, bugün gidip her şeyi açıklayacağım diyorum, yapamıyorum. Başka biriyle konuştuğunu gördüğümde deliye dönüyorum ama bir şey yapamıyorum. Sonunda Oğuzhan gibi delirmekten korkuyorum." İki kuzen güldüler. Ceyhun bir anlığına, Oğuzhan'ın az önce kafeyi dağıttığı gibi ortalığı dağıttığını düşündü. Biri onun önünde, Tuğba'nın eline dokunsa ne yapacağını kestiremiyordu. Kesinlikle Oğuzhan tepkisinde haklıydı.
"O zaman yarın bu işi hallediyorsun." dedi Defne kararlı bir şekilde. Ceyhun ona dönmüş, yeşil gözleriyle merakla bakmıştı. "Nasıl?"
"Bana bırak."
***
Nur, acıyan bileğini kendine çekmeye çalıştı. Oğuzhan öylesine hızlı adımlar atıyordu ki, arkasından anca koşarak yetişebiliyordu. Sonunda Oğuzhan durduğunda, sokağın arkasında olduklarını fark etti. Nur bileğini Oğuzhan'dan kurtarıp soluklandı. Dakikalardır koşuyordu.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen Oğuzhan?" diye bağırdı nefes nefese. Sinirden, gözleri dolmaya başlamıştı.
"Neden o şerefsizin sana dokunmasına izin veriyorsun?" diye bağırdı Oğuzhan. Kasları gerilmiş, sıktığı dişlerinden çenesi kasılmıştı. Nur bir anlığına korkmuştu. Bu kadar sinirlenmesini beklemiyordu.
"Sanane bundan? Seni ilgilendirmez!" dedi Nur. Sinirliydi, belki de Oğuzhan'dan daha çok.
"Asıl beni ilgilendirir!"
"Seni ilgilendirmez Oğuzhan! Sen değil miydin daha düne kadar, beni kaybetmekten bahseden, sırlarını saklayan? Şimdi hangi yüzle bana karışabiliyorsun?"
"Anlamıyorsun Nur! O şerefsiz resmen sana sarkıyordu. Öylece oturup izlese miydim?"
"Ben kendi başımın çaresine bakarım Oğuzhan! Sana düşmez beni korumak."
İki genç, birbirlerine öfkeyle bağırıyordu. Boş sokakta sesleri yankılanıyor geri kulaklarına doluyordu.
"Bana düşer! Sen istemesen de ben seni korumaya devam edeceğim Nur!"
"Benim sana ihtiyacım yok Oğuzhan! Benim, güvenemediğim birine ihtiyacım yok."
Oğuzhan duraksadı. Her şeyi mahvettiğinin farkındaydı fakat, sinirleri hat safhadaydı. Dünden beri uyku uyuyamamış, rahat bir nefes aldığı tek bir an olmamıştı.
Nur, dolan gözlerine lanet ediyordu. Oğuzhan'ın karşısında böylesine güçsüz gözükmek istemiyordu. Fakat artık yaşadıklarını kaldıramıyordu. Oğuzhan ona güvenmesini istiyorsa, önce sırlarını söylemeliydi.
"Bana ihtiyacın yok mu?" dedi Oğuzhan, ifadesiz bir ses tonuyla. İrislerinde karaltı, yüzünde korkutucu bir ifade hâkimdi.
"Evet yok. Sen nasıl Sevim'in bile bildiği şeyleri benden gizleyecek kadar bana güvenmiyorsan, ben de sana güvenmiyorum. Ve güvenmediğim birine ihtiyacım yok benim." dedi Nur kırgınlıkla. Oğuzhan neden bunu anlamamakta direniyordu, bilmiyordu.
"Öyle mi Nur? Tek istediğin sırlarım mı? Tamam, söyleyeceğim!" dedi Oğuzhan sinirle bağırırken. Ellerini saçlarına daldırırken, gözlerini yumup öfkesini dindirmeye çalıştı. Fakat nafileydi.
"Senin farklı olduğunu düşünmüştüm, sen de Sevim gibiymişsin." dedi Oğuzhan dinmeyen öfkesini oldukça yanlış bir şekilde, yanlış kelimelerle ortaya sererken.
Nur, duyduğu kelimeler ile adeta buz kesmişti. Oğuzhan ona nasıl böyle bir şey söyleyebilirdi? Nasıl onu Sevim ile bir tutabilirdi?
"Sen, bana nasıl böyle diyebilirsin?" dedi şaşkınlıkla.
Oğuzhan, söylediği şeylerin farkına yeni varmış gibiydi. Nur'a doğru adımladığında genç kız ondan kaçmıştı. Yüzünde dehşet dolu bir ifade vardı.
"Nur, ben öyle söylemek istememiş-."
"Sus." dedi Nur donuk bir ifadeyle. Göz yaşları dolmuş, akmak için tek bir göz kırpışını beklemişti. Yüreği tüm bu ağır lafların altında can çekişiyor, hayal kırıklığını her zerresine kadar hissedebiliyordu. "Sakın bir daha karşıma çıkma!" dedi Nur. Ardından arkasına bakmadan dönmüş, çekip gitmişti.
Oğuzhan, yanındaki duvara bir yumruk attı. Her şeyin içine etmiş, bir daha düzeltemeyeceği hâle sokmuştu. Ve tüm bunları, bir anlık öfkeyle yapmıştı. Ardı ardına duvara indirdiği yumruklarının ardından, öfkesini kusmak adına bağırdı. Kaybetmişti, ve bu kaybediş onu içten içe öldürüyordu.
Nasıl oluyor da bu kadar acıyordu, sızlıyordu sol yanı? Nasıl?
***
Mihri, hastane önlüğünün ceplerine koydu elini. Odasındaki boylu boyunca camdan dışarı izliyordu. İçinde onu rahatsız eden bir his vardı. Tüm kontroller yapılmıştı, sonuçlar belliydi.
Fakat bir umut, küçük bir umut, belki iyileşmişti? Belki arkadaşlarının onda bıraktığı o güzel duygular kalbini iyileştirmişti. Belki de ölmeyecekti, yaşlanıp çoluk çocuğa karıştığında saçma sapan bir yaşlılık hastalığıyla gözünü yumacaktı bu dünyaya. Belki hâlâ bir şeyleri değiştirebilmek için şansı vardı.
"Mihri Ay, oda numarası 442."
Mihri duyduğu o sesin tanıdıklığını hissetti. Bu ses, her zaman aynı cümleleri kuran hemşiresine aitti. Kadının bir sonraki kuracağı cümleleri tahmin edebiliyordu; sonuçlarınız çıktı, lütfen beni takip edin...
Yavaşça hemşireye doğru döndü. Hemşire bir robotu anımsatan bir şekilde gülümsemiş, odanın kapısını açmıştı.
"Sonuçlarınız çıktı, lütfen beni takip edin."
Mihri terliklerini yere süre süre kapıya doğru adımladı. Yüzünde ufak bir gülümseme vardı. Odaya son kez bir göz gezdirdi. Küçücük bir kızken, acılar içinde bu sedyede yatıyordu. Kenardaki tablodan hep korkmuştu, sağındaki menekşeleri çok severdi. Babası her defasında, Mihri 'papatya' istese bile menekşe getirirdi. Yatağın solunda, kahverengi bir sandalye vardı. Orada hep annesi otururdu.
Dışarı çıktığında, bedenini bir üşüme kapladı. Nasıl oluyorsa, bir daha bu odayı göremeyeceğini düşünüyordu. Hemşire kapıyı kapatıp, birkaç adım ilerisinde ilerlemeye başladı. Mihri, hemşirenin her zamanki saç modeline baktı. Ensesinde topuz yapıyor, alnının sadece yarısını kaplayan perçemlerini hep sola yatırıyordu. Birkaç koridorun ardından, o tanıdık kapıda durdular. Mihri başını kaldırıp, kapının yanındaki isime baktı.
'Kalp damar hastalıkları/ Prf. Dr. Mehtap Karlı.'
Hemşire kapıya birkaç defa tıklatmış, ardından 'giriniz' komutunun üzerine kapıyı açıp, kenara çekilmişti. Gülümseyerek Mihri'ye bakmış, elini içeri girmesi için açtığı aralığa doğru uzatmıştı. Mihri gülümsemesine yarım yamalak bir gülümseme ile karşılık vermiş, titreyen adımlarıyla içeri girmişti. Odanın içini ezbere bildiğinden masanın karşısında duran, siyah deri koltuğa oturmuştu.
"Hoş geldin canım, bir şey ister misin? Kendini nasıl hissediyorsun?"
"Hoş bulmadım, bir şey istemem sağ olun. Kendimi iğrenç hissediyorum." dedi Mihri delik deşik olmuş koluna bakarken. Geldiği andan beri odaya alınmış bir sürü test yapılmıştı. Göğsüne taktıkları kablolar sanki hâlâ bedenindeydi. Kolu damar yolu açılırken morarmış, adeta kanını çekmişlerdi.
"Merak etme, sana bir ağrı kesici yazacağım. Ee, nasıl gidiyor hayat?"
Mihri başını kaldırıp doktorunun yüzüne baktı. Yaşının belirtisi olan yıpranmış saçlarını, kızıla boyatmıştı. Fakat aradaki beyazlar göze çarpar nitelikteydi. İnce camlı, kemikli gözlüğü burnunda duruyor, pembe dudakları kıvrılıyordu. Gülümsedikçe gözünün çevresindeki kırışıklıklar da belli oluyordu.
"İyi." dedi Mihri aklına arkadaşları geldiğinde. Girdiği depresyondan, onlar sayesinde kurtulmuştu.
"Bunu duyduğuma sevindim." dedi Doktor elini bilgisayarının klavyesinde gezdirirken. Mihri bir süre doktorunun parmaklarında bulunan yüzüklere odaklandı. "Sonuçlar çıktı. Korktuğum gibi bir sonuç değil."
Mihri hızlıca başını doktoruna çevirdi. Yüreğinde sanki, uçmayı yeni sökmüş serçeleri bulunduruyordu. Doktoru, Mihri'nin ifadesini görünce, bakışlarını kaçırmıştı.
"Bu ne demek oluyor?" dedi Mihri heyecanla.
"Kalp nakli olabilirsin Mihri. Ailen, uygun bir kalp için başvuru yaptı bile."
"Uygun bir kalp bulmak, aylar hatta yıllar sürüyor Mehtap hanım." dedi Mihri, titreyen çenesiyle. Bir anlığına, iyileşebileceğine dair bir şeyler duyacağını beklemişti. Fakat yine hüsrandı.
"Öyle deme canım, bulunur elbet." dedi doktor telaşla. "Sakın ümitsizliğe kapılma."
"Bittiyse çıkabilir miyim?"
"Birkaç kontrolden sonr-"
"İstemiyorum." dedi Mihri doktorunun sesini keserek. Hiçbir kontrol, onu iyileştiremezdi. Boşunaydı.
Üzerini giyinmiş, hastane lavabosunda saçını yapıp yorgunluktan düşmüş yüzüne biraz makyaj yapmıştı. Hastaneden çıktığında, sarsak adımlarla ilerliyordu. Öylesine bir boşluktaydı ki, canını epey yakıyordu bu.
Birkaç adım atmıştı ki, telefonu çaldı. Çantasından çıkardığında arayan kişinin Nur olduğunu görebilmişti. Hızlıca yanıtlayıp kulağına götürdü.
"A-alo Mihri?"
Mihri'nin kalbi endişeyle attı. Nur'un sesi oldukça kötü geliyordu.
"Nur, ağlıyor musun? Ne oldu?" dedi hemen.
"Size ihtiyacım var." dedi Nur ağlamaklı bir sesle. Mihri endişeyle gözlerini etrafta gezdirdi. Taksi arıyordu.
"Tamam, sakin ol. Neredesin sen?"
"Her zaman buluştuğumuz yer."
"Tamam, geliyorum."
Mihri geçen bir taksi bulduğunda, onu durduracaktı ki, yolun karşısında gördüğü kişi ile duraksamıştı. Taksi durduğunda, hâlâ yolun karşısına bakıyordu.
"Akın?"
Akın'ın yüz ifadesi oldukça korkutucuydu. Gözleri -muhtemelen ağlamaktan- kızarmış, her zaman düzenli olan saçları bozulmuştu. Kısa bir süre içerisinde caddeden geçip, Mihri'nin karşısına geçmişti.
"Akın?" dedi Mihri tekrardan. "Ne oldu? Ne bu hâlin?"
Akın sustu. Bomboş gözlerle Mihri'ye bakmaya devam ediyordu. Mihri, Akın'ın gözlerinden bir damla yaşın aktığını gördüğünde, adeta kalbi sarsılmıştı. Elini uzatıp, göz yaşını silmeye kalkıştı fakat, Akın elini sert bir şekilde itmişti.
"Yalan de Mihri!"
Mihri baştan aşağı korkuyla titredi. Akın neyden bahsediyordu? Neyin yalan olmasını istemişti? Ardından aklına, dün Murat'ın söyledikleri geldiğinde başından aşağı kaynar sular dökülmüştü sanki.
Akın, Sevim'le buluşacaktı. Sevim, Mihri'nin hakkındaki gerçeği Akın'a söyleyecekti.
Akın, her şeyi öğrenmişti!
"Bana ölmeyeceğini söyle Mihri. Söz, kızmayacağım sana bu berbat şaka yüzünden." dedi Akın, göz yaşları akmaya devam ederken. Ardından elinin tersiyle göz yaşlarını silmiş, derin bir nefes çekmişti içine. Fakat aldığı her nefeste, daha çok nefessiz kalıyordu sanki.
Mihri birkaç adım geriledi. Adeta afallamış, ne yapacağını kestirememişti. Korktuğu şey, başına gelmişti. Akın, her şeyi öğrenmişti. Göz yaşları akarken, başını yere eğdi.
"Niye susuyorsun Mihri?" dedi Akın ellerini Mihri'nin omzuna yerleştirirken. Ardından çenesinden tutup, yüzünü kaldırdı. Mihri'nin göz yaşlarını gördüğünde, içi öfkeyle dolup taşmıştı.
"Söylesene! Sevim yalanlar uydurdu de! Ben sapasağlamım de, hasta değilim de!" diye bağırdı Akın. Öyle çok bağırmıştı ki, etraftaki insanlar onlara dönmüştü. "Bir şeyler söyle be, sessiz kalma." dedi Akın. Ses tonu çaresizliğin bin bir çeşidini kapsıyordu.
"Böyle berbat şakaları bir tek Murat yapar." dedi Akın gözyaşlarının arasından gülerken. Ardından attığı kahkaha ile delirmişe benziyordu.
"Mihri sen böyle şakaları sevmezsin, sen ölümü sevmezsin."
Genç kız, eliyle ağzını kapattığında çıkan hıçkırığına engel olamamıştı.
"Ö-özür dilerim Akın. Özür dilerim, özür dilerim, özür dilerim."
"Özür dileme! Senden özür istemiyorum."
"Üzgünüm." dedi Mihri duran taksiye doğru ilerlerken. Akın'ın yanında biraz daha durursa, dayanacak gücü kalmazdı. Akın'ı kaldırımın kenarında ağlar vaziyette bırakıp, taksiye hızlıca bindi.
Üzgünüm Akın diye geçirdi içinden.
Üzgündü.
***
Mihri, Nur ve Tuğba ile her zaman buluştukları yere gelmişti. Taksinin içinde yeterince ağlamış, taksicid istediği mendil ile göz yaşlarını silmişti. Geldiği yer evlerine yarım saatlik kadar uzaklıkta olan arsaydı. Çocukken keşfettikleri bu parkta oldukça güzel vakitler geçirmişlerdi. Mihri büyük meşe ağacının altında bulunan banka oturdu. Gözleri etrafta geziniyordu. Ardından Nur ve Tuğba'yı gördüğünde yüzüne bir gülümseme yayıldı.
Fakat Nur ve Tuğba, Mihri'yi görmemiş arsanın dökük merdivenlerine oturmuşlardı. Nur ağlıyor, Tuğba da onu teselli etmeye çalışıyordu. Mihri banktan kalkıp, yanlarına gitmek üzereydi ki, bir el onu durdurdu.
Mihri neye uğradığını şaşırmıştı. Bağırmak üzereydi ki bir el ağzına kapanmış, onu ağacın arkasına çekmişti. Debelenmeye başladığında, kulağına dolan tanıdık sesle duraksadı.
"Mihri, benim Asrın. Sakin ol, ses çıkarma."
Mihri şaşkınlıkla duraksadı. Asrın'ın burada ne işi vardı? Burayı nereden bilebilirdi?
Genç kız hareketsiz kaldığında Asrın ağzındaki elini çekmiş, kızı kendisine çevirmişti. Ela gözlerinde korku dolu bir ifade vardı.
"Ne oluyor Asrın?" dedi Mihri uzaklaşmak için elini Asrın'ın göğsüne yerleştirip ittirirken. Fakat Asrın onu öyle sıkı tutuyordu ki, milim oynamamıştı yerinden. "Burada ne işin var?"
"Mihri, sadece 5 dakika dur." dedi Asrın kısık bir sesle. O anda, Mihri'nin içine bir korku serpilmişti. Asrın, kesinlikle normal davranmıyordu.
"Neden? Arkadaşlarımın yanına gitmem lazım, bırak beni." dedi Asrın'ı tekrardan ittirirken. Fakat Asrın bu sefer kızı daha çok sıkmış, kendine yaklaştırmıştı.
"Arkadaşlarının başı dertte Mihri. Eğer oraya gidersen ölürsün."
Mihri'nin ağzı şaşkınlıkla açıldı. Asrın, neler saçmalıyordu böyle?
"Ne diyorsun Asrın? Bırak beni."
"İnan bana Mihri." dedi Asrın endişeli bir ses tonuyla. Ela gözlerinde, korku dolu bir ifade hakimlik sürüyordu. Ve bu ifade, Mihri'yi her geçen saniye daha çok endişelendiriyordu.
Bir şey söylemek için ağzını açmıştı ki, siyah bir otobüsün uzaktan geldiğini gördü. Oldukça hızlıydı ve istikameti, kızların bulunduğu yere doğruydu. Mihri korku dolu bir ifadeyle arabayı izledi. Araba tam kızların önünde durmuştu. Tuğba ayağa kalktığında, arabadan birkaç adam inmişti. Mihri o sırada, olayları yavaş yavaş anlamaya başlamıştı. Asrın'ı hızla ittirip, gitmeye çalıştı.
Tuğba, Nur'un koluna girip uzaklaşıyordu ki kel olan takım elbiseli adam onları durdurdu. Ayak üstü tartışmaya başlamışlardı.
"Bunlar kim?" dedi Mihri korkuyla Asrın'a bakarken.
"Oğuzhan İçin buradalar."
"Ne alaka?" dedi Mihri dehşetle.
"Bilmiyorum. Oğuzhan'la bir dertleri olmalı ama ona ulaşamadıkları için arkadaşlarına zarar vermeyi düşünüyorlar."
"Ne?" dedi Mihri dehşetle.
Ardından Asrın'ın kollarından kurtulmak için debelenmeye başladı. "Bırak Asrın, onları kurtarmam lazım."
"Nasıl kurtaracaksın Mihri! Dur!" dedi Asrın sert bir ses tonuyla.
"Bırak Asr-"
Bir silah sesi duyuldu. Mihri, korkuyla başını Asrın'ın göğsüne saklamıştı. Kalbi gürültüyle atıyordu. Silah sesiydi! Arkadaşları, zarar görmüştü.
Asrın'ı büyük bir güçle ittirdiğinde, ağacın arkasından çıktı ve koşar admlarla taş merdivene ilerledi.
Fakat tek görebildiği, uzaklaşan siyah araba ve yerdeki büyük kan damlalarıydı.
BÖLÜM SONU