Kafeden çıktıktan sonra kızların yoğun ısrarı üzerine kaldıkları aparta misafir olduk. Müdür gece apartda olmadığından kalmamızda herhangi bir sıkıntı olmayacaktı. Fırsat bulmuşken bir değişiklik yapmak fena olmazdı. Hem de kafamı yoran günü unutmak için arkadaşlarımla vakit geçirmek en iyi çözümdü. Hilal yarına yetiştirmesi gereken ödevi yüzünden bizi ekmek zorunda kalsa da kalan sahalar bizimdir diyerek devam ettik. Çarşının tam ortasında bulunan beş katlı bir apartman binasıydı. Rengi kirli bir gri.. Binanın sağında solunda mağazalar, kafeler sarılıyken eşofmanla dışarı çıkmak imkansız görünüyordu. Araba sesleri yetmezmiş gibi bir de kızların sesi baş ağrıtıcıydı. Her odada farklı telaş, her katta farklı sesler... Hatta ortak kullanılan mutfaktan gelen farklı kokular. Bunlar samimiyetten çok uzaktaydı. Evde kaldığım için şanslı hissettim kendimi. Neyseki bir günlük dayanacaktım. Kızların odasına geldik. Yani dördüncü kata. Pencereden dışarıya merakla bakarken, kızlar üzerini değiştirmiş, Sena kırmızı beyaz kareleri pijama takımını giymem için bana doğru uzattı. Üzerimi değiştirip bütünlüğü sağladık. Yaşasın pijama kardeşliği... Guruldayan karnımızı doyurmak üzere mutfağa gittim. Buzdolabını açtığımda herşeyin üzerinde isim yazıyordu. Yumurtanın bile... Bu görüntüye daha fazla katlanamayıp tencere aramaya koyuldum. Biraz sonra Cemre geldi yanıma. "Kanka o bizim değil. Yan dolaptakileri kullanacaksın. Bak, isim yazıyor." Evet tencerede, kaşıkta, hatta bulaşık deterjanında. Açık kalan ağzımı kapatarak makarnayı pişirdim. Tabakları ve kaşıkları masaya koyup hazırladım sofrayı. Gecenin on birinde yemek yemek sağlıklı olmasa da bir kerecikten bir şey olmaz dedi Nur. Tabaklarımızı sonuna kadar sıyırdıktan sonra bulaşıkları Nur ve Sena'ya devrettim. Bitmeyen bir yeme telaşımıza kola ve cips eşlik etti. Hepimizin ellerinde telefon, yanyana oturduğumuz halde konuşmuyorduk. Kafamı kaldırıp bu sıkıcı ortama müdahale etmek istedim. "Hey bırakın telefonları. Hem misafiriz biz değil mi Nur? Eğlendirin bizi! " Nur elindeki telefonu ters çevirip "Haklısın kanka. Bekliyoruz!" dedi. Sena dolabından çıkardığı oyun kutusunu yatağının üzerine koydu. "O zaman başlıyoruz gençler. Ben ve Nur takımız, sizde ikiniz."
Tabuyu ne kadar sevsem de anlatmak benim için işkencedir. Heyecandan elim ayağıma dolaşır, kelimeleri unutur hafızam. Yüksek çıkan sesimize engel olmaya çalışsakta yine de gürültülü bir gece geçirdiğimizin farkındaydık. Saat gece ikiyi geçiyorken artık uyku modu başladı. Dişlerimizi fırçalayıp yataklarımıza geçtik. Oyun grubunu bozmadan eşleştiğimiz şekilde yattık. Nur derin bir iç geçirip "bugünü çok özleyeceğim." dedi. Hep bir ağızdan "bende" dedik. Yüzlerimiz karanlıktan görünmesede hepimizde aynı ifade vardı. Huzur, mutluluk, özlem...
Sabahın ışıkları yüzüme vururken alarm çalmadan uyandım. Farklı bir yerde uyuyunca böyle oluyordum. Elimi yüzümü yıkamak için sessiz adımlarla lavaboya gittim. Biraz sonra içeri geldiğimde Nur da yarı uyanık halde giysilerini bulmaya çalışıyordu. Sandalyelerin üzerini işgal etmiş kıyafetlerimizi ayırırken Nur banyoya gitti. Bende elime aldığım giysilerimi kırışıklığından kurtarmak adına oturma odasına gittim. Kapının arkasındaki ütü masasını koyduktan sonra ütüye su ekleyip fişe taktım. Giysilerimi ütüledikten sonra Nur'a teslim edip kıyafetlerimi giymek için odaya geldim. Kızları uyandırmadan hızlı bir şekilde hazırlandım. Şalımı başıma yerleştirmiş iğnelemek üzereyken içerden gelen sesle durdum.
"Yanıyor! Kanka koş hemen."
Öylesine şalı boynuma sarıp oturma odasına geldim. Gördüğüm manzara karşısında donakaldım. Ütünün alt kısmı ayrılıp ütü masasının üzerinde yanarken odayı dumanlar sarmıştı. Nur elinde tuttuğu şalına sıkıca sarılmış ağlamak üzereydi. Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim. Aklıma gelen tek şeyi söyledim.
"Sena! Sena'yı uyandıralım."
Hızlıca odaya gidip uyandırdık onu. Soru sormadan salona gitti. İçeri girer girmez koltuğun üzerinde kurumaya bırakılan havluyu eline alıp ütünün masaya yapışan kısmını yukarı kaldırdı ve fişi çekti. Bunları saniyeler içinde yaparken biz, ağzımız açık halde izliyorduk.
"Ne bakıyorsunuz camları açın alarm ötecek."
Hareketsiz kalan vücudumuzu normal hayata döndürmek adına hemen pencereleri açıp dumanı elimize aldığımız kıyafetlerle savurmaya başladık. Çok şükür ki alarm ötmedi. İçeride siyah duman hakimken asıl sorun arkamızda bırakacağımız hasar ne olacaktı? Nur ve ben suçluluk psikolojisiyle birbirimize bakarken Cemre odaya girdi.
"Kızlar daha dikilecek misiniz öyle. Hazırlanıp çıkıp hemen. O iş bende. Hem korkuyor zaten müdür benden, bir şey diyemez."
Sena da gülerek "Tabi kızım atarcan ve tripkraliçesinden kim kurtulabilir?" dedi.
Haklıydı. İkisinin gücü bir araya gelirse, karşılarında kim olursa olsun kazanamazdı. Dersi ekecek olmaları üzse de bir an önce çıkmalıydık buradan. Derin bir nefes aldıktan sonra hazırlanıp durağa koşuşturduk. Güne bu şekilde uyanmak korkutucu ve biraz da komik gelmişti. İkimizde oturduğumuz durakta birbirimize bakıp gülümsedik. Saate baktığımda neredeyse ders başlamak üzereydi. İlk dersi kaçırsak da ikinci derse yetişiriz umuduyla otobüsü bekledik. Nur durağın hemen karşısında duran kitapevine uzun süre baktı. Genelde sessiz oturmayı sevmez ve sürekli konuşurdu. Dikkatini çeken yöne doğru bende baktım. "Gidelim mi?" diye sordu. Öyle güzel dedi ki hayır diyemedim.
"Sadece on dakika. Yoksa ikinci dersi de kaçırırız."
"Tamam. Anlaşıldı." diyerek koluma girdi ve kitapevine doğru yürüdük. İçeriye adım attığımız andan itibaren bambaşka bir yerde hissettim kendimi. Kitaplarla beraber küçük aksesuarlar o kadar güzel uyum sağlamıştı ki kendimizi kaybettik. Kişisel gelişim kitapları pek ilgimi çekmezdi ama Nur birkaç kitap getirip içeriklerini anlatmaya başladı. Anlamış gibi kafamı sallıyordum. Etrafı inceleyen gözüm camın orada duran kişilere odaklandı. Kız beyaz şişme mont ve koyu kot pantolon giymiş, siyah saçlarıyla oynarken çocuğa gülümseyerek bakıyordu. Çocuk ise siyah montunun cebine ellerini koymuş rahat bir hali vardı. Boyu gerçekten uzundu. Neredeyse Samet'ten bile uzundu.. Niye bu kadar dikkatimi çektiler anlamadım doğrusu. Neyse deyip dikkatimi Nur'a çevirdim. Arkasını raflara yaslamış halde kitabı okuyordu. Bu kız gerçekten derskolikti. Dudaklarımı aralamış Nur'a bir şey söylemek üzereydim ki yanımıza doğru gelen o beyaz montlu kızla beraber sustum. Bizi tanıyor olmalıydı. Şaşkınlıkla gülümserken Nur'u dürttüm. Bir dakika. O sinsi gülüşü unutmam mümkün değildi. Ayça'ya benziyordu. Özellikle çenesinin sağ tarafındaki o küçük dikiş izi gözüme çarptı. Yüzüm birden buz kesti. Peki az önce konuştuğu kişi kimdi? Nur durumdan habersiz konuşmaya başladı.
"Ayça günaydın. Sende mi geç kaldın?"
"Günaydın tatlım. Evet ya uyanamadım. Durağa giderken sizi farkedip yanınıza geldim. Beraber gideriz. Değil mi?"
Nur arkadaş canlısı yanıyla "Tabi ki güzel olur. Hatta çıkalım şu kitabı ödeyim. Siz önden gidin." dedi. Kızla yanyana durmak bile rahatsız ediyordu beni. Ara sıra yüzüme gizlice bakarken yakaladım. Bir şey söylecek gibiydi. Ama değil gibi de.. Dayanamadım ve sordum.
"Az önce gördüm seni."
Lafımı bölüp telaşlı halde konuşmaya başladı.
"Şey arkadaşımdı o. Selam verdi. Sen birine falan mı benzettin?"
Gözlerime dikkatle bakarken aklımla oynamasına izin veremezdim.
"Uzakta olsa ayırt edebiliyorum. Ama şanslısın ki yüzü dönük değildi. Emin olmadan yargılayamam. Öyle değil mi?"
Sinirden kudurdkuğunu eliyle saçlarını itmesinden anladım. Yüzünü ayırt edemesem de emin olduğum bir şey vardı artık. O uzun çocuk Hakan'dı.
Nur yanımıza gelince sus pus olduk. Yüz ifademi gizlemeye çalıştım. Nur anında anlardı. Durağa doğru yürürken olanlardan bir haber o sinsi kızla konuşmaya devam ediyordu. Ne yapacağımı düşünürken otobüs geldi. Uzun sıranın ardından Ayça bizden önce bindi. Nur tam adım attığı esnada kolundan tutup çektim geriye. Sus işareti yaptığımda sözümü dinleyip bekledi. Birkaç kişiye sıramızı verdikten sonra bindik. Cama yaslanmış bir şekilde ayakta gidiyorduk. Beyaz montundan zar zor ayırabildiğim Ayça, otobüsün son tarafındaydı neredeyse. Bizi duymasına imkan yoktu. Yüzümü Nur'a döndüm. Şu an içinin telaş kaplandığını biliyordum. Kulağına doğru fısıldayarak söyledim.
"Az önce camdan dışarı baktığımda gördüm onu. Yanında biri vardı. Konuştular."
Başıyla onaylarken, kendimi sıkarak konuşmaya devam ettim.
"Uzun boylu biriydi. Siyah montu vardı. Şey.. Emin değilim ama şüpheye düştüm."
Yüzünü geriye çekti. Kaşlarını çatarak gözlerini kıstı.
"Hakan mı demek istiyorsun?"
"Emin değilim işte. Gerçi o olsaydı şu an aynı otobüste olmamız gerekirdi. Neyse kapatalım."
Nur etrafa şöyle bir baktı. Görebildiği kadarıyla taradı.
"Dediğin gibi yok. Gene de içim rahat değil. Of!"
"Karalar bağlama hemen. Yüzleri ayırt edemiyorum biliyorsun. Yanılmış olmam büyük olasılık. Sen her duruma karşı o kıza o kadar yakın davranma."
"Tamam. Dediğin gibi olsun."
Otobüsün penceresinden dışarıyı izlemeye koyuldum. Bu ara yaşadığım şeyler yormaya başladı. Özelikle de hastalığımı daha çok hisseder oldum. Arkadaşlarım bana yardım ederken ben onlar için hiçbir şey yapamıyordum. Hatta onların içine bu şekilde kuşku düşürerek yük bindiriyordum. Kendi yüküm yetmezmiş gibi.
Kafeden çıktıktan sonra kızların yoğun ısrarı üzerine kaldıkları aparta misafir olduk. Müdür gece apartda olmadığından kalmamızda herhangi bir sıkıntı olmayacaktı. Fırsat bulmuşken bir değişiklik yapmak fena olmazdı. Hemde kafamı yoran günü unutmak için arkadaşlarımla vakit geçirmek en iyi çözümdü. Hilal yarına yetiştirmesi gereken ödevi yüzünden bizi ekmek zorunda kalsa da kalan sahalar bizimdir diyerek devam ettik. Çarşının tam ortasında bulunan beş katlı bir apartman binasıydı. Rengi kirli bir gri.. Binanın sağında solunda mağazalar, kafeler sarılıyken eşofmanla dışarı çıkmak imkansız görünüyordu. Araba sesleri yetmezmiş gibi birde kızların sesi baş ağrıtıcıydı. Her odada farklı telaş, her katta farklı sesler... Hatta ortak kullanılan mutfaktan gelen farklı kokular. Bunlar samimiyetten çok uzaktaydı. Evde kaldığım için şanslı hissettim kendimi. Neyseki bir günlük dayanacaktım. Kızların odasına geldik. Yani dördüncü kata. Pencereden dışarıya merakla bakarken, kızlar üzerini değiştirmiş, Sena kırmızı beyaz kareleri pijama takımını giymem için bana doğru uzattı. Üzerimi değiştirip bütünlüğü sağladık. Yaşasın pijama kardeşliği.. Guruldayan karnımızı doyurmak üzere mutfağa gittim. Buzdolabını açtığımda herşeyin üzerinde isim yazıyordu. Yumurtanın bile... Bu görüntüye daha fazla katlanamayıp tencere aramaya koyuldum. Biraz sonra Cemre geldi yanıma. "Kanka o bizim değil. Yan dolaptakileri kullanacaksın. Bak, isim yazıyor." Evet tencerede, kaşıkta, hatta bulaşık deterjanında. Açık kalan ağzımı kapatarak makarnayı pişirdim. Tabakları ve kaşıkları masaya koyup hazırladım sofrayı. Gecenin on birinde yemek yemek sağlıklı olmasa da bir kerecikten bir şey olmaz dedi Nur. Tabaklarımızı sonuna kadar sıyırdıktan sonra bulaşıkları Nur ve Sena'ya devrettim. Bitmeyen bir yeme telaşımıza kola ve cips eşlik etti. Hepimizin ellerinde telefon, yanyana oturduğumuz halde konuşmuyorduk. Kafamı kaldırıp bu sıkıcı ortama müdahale etmek istedim. "Hey bırakın telefonları. Hem misafiriz biz değil mi Nur? Eğlendirin bizi! " Nur elindeki telefonu ters çevirip "Haklısın kanka. Bekliyoruz!" dedi. Sena dolabından çıkardığı oyun kutusunu yatağının üzerine koydu. " O zaman başlıyoruz gençler. Ben ve Nur takımız, sizde ikiniz."
Tabuyu ne kadar sevsemde anlatmak benim için işkencedir. Heyecandan elim ayağıma dolaşır, kelimeleri unutur hafızam. Yüksek çıkan sesimize engel olmaya çalışsakta yine de gürültülü bir gece geçirdiğimizin farkındaydık. Saat gece ikiyi geçiyorken artık uyku modu başladı. Dişlerimizi fırçalayıp yataklarımıza geçtik. Oyun grubunu bozmadan eşleştiğimiz şekilde yattık. Nur derin bir iç geçirip "bugünü çok özleyeceğim." dedi. Hep bir ağızdan "bende" dedik. Yüzlerimiz karanlıktan görünmesede hepimizde aynı ifade vardı. Huzur, mutluluk, özlem...
Sabahın ışıkları yüzüme vururken alarm çalmadan uyandım. Farklı bir yerde uyuyunca böyle oluyordum. Elimi yüzümü yıkamak için sessiz adımlarla lavaboya gittim. Biraz sonra içeri geldiğimde Nur da yarı uyanık halde giysilerini bulmaya çalışıyordu. Sandalyelerin üzerini işgal etmiş kıyafetlerimizi ayırırken Nur banyoya gitti. Bende elime aldığım giysilerimi kırışıklığından kurtarmak adına oturma odasına gittim. Kapının arkasındaki ütü masasını koyduktan sonra ütüye su ekleyip fişe taktım. Giysilerimi ütüledikten sonra Nur'a teslim edip kıyafetlerimi giymek için odaya geldim. Kızları uyandırmadan hızlı bir şekilde hazırlandım. Şalımı başıma yerleştirmiş iğnelemek üzereyken içerden gelen sesle durdum.
"Yanıyor! Kanka koş hemen."
Öylesine şalı boynuma sarıp oturma odasına geldim. Gördüğüm manzara karşısında donakaldım. Ütünün alt kısmı ayrılıp ütü masasının üzerinde yanarken odayı dumanlar sarmıştı. Nur elinde tuttuğu şalına sıkıca sarılmış ağlamak üzereydi. Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim. Aklıma gelen tek şeyi söyledim.
"Sena! Sena'yı uyandıralım."
Hızlıca odaya gidip uyandırdık onu. Soru sormadan salona gitti. İçeri girer girmez koltuğun üzerinde kurumaya bırakılan havluyu eline alıp ütünün masaya yapışan kısmını yukarı kaldırdı ve fişi çekti. Bunları saniyeler içinde yaparken biz, ağzımız açık halde izliyorduk.
"Ne bakıyorsunuz camları açın alarm ötecek."
Hareketsiz kalan vücudumuzu normal hayata döndürmek adına hemen pencereleri açıp dumanı elimize aldığımız kıyafetlerle savurmaya başladık. Çok şükür ki alarm ötmedi. İçeride siyah duman hakimken asıl sorun arkamızda bırakacağımız hasar ne olacaktı? Nur ve ben suçluluk psikolojisiyle birbirimize bakarken Cemre odaya girdi.
"Kızlar daha dikilecek misiniz öyle. Hazırlanıp çıkıp hemen. O iş bende. Hem korkuyor zaten müdür benden, bir şey diyemez."
Sena da gülerek "Tabi kızım atarcan ve tripkraliçesinden kim kurtulabilir?" dedi.
Haklıydı. İkisinin gücü bir araya gelirse, karşılarında kim olursa olsun kazanamazdı. Dersi ekecek olmaları üzsede bir an önce çıkmalıydık buradan. Derin bir nefes aldıktan sonra hazırlanıp durağa koşuşturduk. Güne bu şekilde uyanmak korkutucu olsada biraz da komik gelmişti. İkimizde oturduğumuz durakta birbirimize bakıp gülümsedik. Saate baktığımda neredeyse ders başlamak üzereydi. İlk dersi kaçırsakta ikinci derse yetişiriz umuduyla otobüsü bekledik. Nur durağın hemen karşısında duran kitapevine uzun süre baktı. Genelde sessiz oturmayı sevmez ve sürekli konuşurdu. Dikkatini çeken yöne doğru bende baktım. "Gidelim mi?" diye sordu. Öyle güzel dedi ki hayır diyemedim.
"Sadece on dakika. Yoksa ikinci derside kaçırırız."
"Tamam. Anlaşıldı." diyerek koluma girdi ve kitapevine doğru yürüdük. İçeriye adım attığımız andan itibaren bambaşka bir yerde hissettim kendimi. Kitaplarla beraber küçük aksesuarlar o kadar güzel uyum sağlamıştı ki kendimizi kaybettik. Kişisel gelişim kitapları pek ilgimi çekmesede Nur birkaç kitap getirip içeriklerini anlatmaya başladı. Anlamış gibi kafamı sallıyordum. Etrafı inceleyen gözüm camın orada duran kişilere odaklandı. Kız beyaz şişme mont ve koyu kot pantolon giymiş, siyah saçlarıyla oynarken çocuğa gülümseyerek bakıyordu. Çocuk ise siyah montunun cebine ellerini koymuş rahat bir hali vardı. Boyu gerçekten uzundu. Neredeyse Samet'ten bile uzundu.. Niye bu kadar dikkatimi çektiler anlamadım doğrusu. Neyse deyip dikkatimi Nur'a çevirdim. Arkasını raflara yaslamış halde kitabı okuyordu. Bu kız gerçekten derskolikti. Dudaklarımı aralamış Nur'a bir şey söylemek üzereydim ki yanımıza doğru gelen o beyaz montlu kızla beraber sustum. Bizi tanıyor olmalıydı. Şaşkınlıkla gülümserken Nur'u dürttüm. Bir dakika. O sinsi gülüşü unutmam mümkün değildi. Ayça'ya benziyordu. Özellikle çenesinin sağ tarafındaki o küçük dikiş izi gözüme çarptı. Yüzüm birden buz kesti. Peki az önce konuştuğu kişi kimdi? Nur durumdan habersiz konuşmaya başladı.
"Ayça günaydın. Sende mi geç kaldın?"
"Günaydın tatlım. Evet ya uyanamadım. Durağa giderken sizi farkedip yanınıza geldim. Beraber gideriz. Değil mi?"
Nur arkadaş canlısı yanıyla "Tabi ki güzel olur. Hatta çıkalım şu kitabı ödeyim. Siz önden gidin." dedi. Kızla yanyana durmak bile rahatsız ediyordu beni. Ara sıra yüzüme gizlice bakarken yakaladım. Bir şey söylecek gibiydi. Ama değil gibi de.. Dayanamadım ve sordum.
"Az önce gördüm seni."
Lafımı bölüp telaşlı halde konuşmaya başladı.
"Şey arkadaşımdı o. Selam verdi. Sen birine falan mı benzettin?"
Gözlerime dikkatle bakarken aklımla oynamasına izin veremezdim.
"Uzakta olsa ayırt edebiliyorum. Ama şanslısın ki yüzü dönük değildi. Emin olmadan yargılayamam. Öyle değil mi?"
Sinirden kurduğunu eliyle saçlarını itmesinden anladım. Yüzünü ayırt edemesem de emin olduğum bir şey vardı artık. O uzun çocuk Hakan'dı.
Nur yanımıza gelince sus pus olduk. Yüz ifademi gizlemeye çalıştım. Nur anında anlardı. Durağa doğru yürürken olanlardan bir haber o sinsi kızla konuşmaya devam ediyordu. Ne yapacağımı düşünürken otobüs geldi. Uzun sıranın ardından Ayça bizden önce bindi. Nur tam adım attığı esnada kolundan tutup çektim geriye. Sus işareti yaptığımda sözümü dinleyip bekledi. Birkaç kişiye sıramızı verdikten sonra bindik. Cama yaslanmış bir şekilde ayakta gidiyorduk. Beyaz montundan zar zor ayırabildiğim Ayça, otobüsün son tarafındaydı neredeyse. Bizi duymasına imkan yoktu. Yüzümü Nur'a döndüm. Şu an içinin telaş kaplandığını biliyordum. Kulağına doğru fısıldayarak söyledim.
"Az önce camdan dışarı baktığımda gördüm onu. Yanında biri vardı. Konuştular."
Başıyla onaylarken, kendimi sıkarak konuşmaya devam ettim.
"Uzun boylu biriydi. Siyah montu vardı. Şey.. Emin değilim ama şüpheye düştüm."
Yüzünü geriye çekti. Kaşlarını çatarak gözlerini kıstı.
"Hakan mı demek istiyorsun?"
"Emin değilim işte. Gerçi o olsaydı şu an aynı otobüste olmamız gerekirdi. Neyse kapatalım."
Nur etrafa şöyle bir baktı. Görebildiği kadarıyla taradı.
"Dediğin gibi yok. Gene de içim rahat değil. Of!"
"Karalar bağlama hemen. Yüzleri ayırt edemiyorum biliyorsun. Yanılmış olmam büyük olasılık. Sen her duruma karşı o kıza o kadar yakın davranma."
"Tamam. Dediğin gibi olsun."
Otobüsün penceresinden dışarıyı izlemeye koyuldum. Bu ara yaşadığım şeyler yormaya başladı. Özelikle de hastalığımı daha çok hisseder oldum. Arkadaşlarım bana yardım ederken ben onlar için hiçbir şey yapamıyordum. Hatta onların içine bu şekilde kuşku düşürerek yük bindiriyordum. Kendi yüküm yetmezmiş gibi.
