İçeriğe geç

Hilaf Alavere

Bölüm 5 · 20 dk okuma

Hilaf Alavere

Bölüm 5

2.BÖLÜM-MELÜL İSYAN III

“Meyus?"

Duyduğu ses bilincini kendine getirdi. Seslenen annesine döndü hızla. Panikle ve de korkuyla. Kanlar, yorganı kanlı olmalıydı. Banyoyu da temizlememişti.

"Yemek hazır, aç olmalısın." Akşamları yemek yemeliydi, bunu unutmuştu. Ellerine baktı, annesinin bakışları da sarılı ellerindeydi. Onları sarmadığına emindi. Aklına gelen ilk açıklamayı yaptı.

"Yemek yedim. Onu hazırlarken kesmiştim." Diyerek ellerini gösterdi. Oldukça açtı lakin yemeyecekti, yediği her lokma onu güçlendirecekti. Etraftaki kanın temizlendiğini odasına bakarak bile görüyordu. Annesinin haberi olmamıştı yani olsa sorular sorardı.

"Peki, istersen gelirsin." Ne annesi ne babası konuşuyordu. Bu durum onu sinir ediyordu, derin bur nefes aldı. Sarılı ellerine baktı.

Ardından açık olan cama. Camı şiddetle kapattı ve kilitledi. Bunu yaparken elleri sızlamıştı. Açlık başına vurmuş olmalıydı ki başı ağrıyordu. Kendini yatağa bıraktı, yorganı üzerine çekecek kadar bile hali kalmamıştı.

Gözlerini araladığında her yer zifiri karanlığa mahkum bırakılmış gece saatleriydi. Masasındaki elektronik saatten gördüğü üzere saat gecenin üçüydü. Midesindeki açlığı dindirmek üzere su şişesine uzandı. Boş olan şişe ile sessizce odasından ayrıldı. Şişesini dikkatlice doldurduktan sonra uykusunun olmaması üzerine kendine kahve yapmaya koyuldu. Bu şekilde açlığını bastırabilirdi.

Televizyondan kısık sesli bir şarkı açmış her şey normal gibi davranıyordu. Kahvenin altını açtı.

Şarkıyı usulca mırıldandı. Suyunu kahve kupasına koyduktan sonra sehpanın üzerine bıraktı. Televizyon kanallarında gezindi bir süre. Buradaki kanallar farklıydı haliyle. Odasındaki ufak televizyonunu özlemişti.

Kanallarda hiçbir şey bulamadı, en azından ilgisini çeken bir şeye karşı karşıya gelmemişti. Birkaç kanal daha atlayıp en son nerede kaldıysa onu izlemeye başladı. Dakikalarca ekranda dönen şeyi seyretti. Zihni yorulmuştu. Televizyonu kapattı, boş kupasını suyla çalkalayıp makineye yerleştirdi. Guruldayan karnı eşliğinde tekrar odasına döndü, gün doğmak üzereydi. Kahve ona biraz enerji sağlamıştı. Boş mideye attığı kafein ise çok büyük bir karın ağrısına başkanlık ediyordu. Saat beşi geçiyordu.

Birkaç saat sonra okul için çıkması gerekecekti. Çok halsiz ve güçsüz hissetmesine rağmen her şey normalmiş gibi yaşamaya kararlıydı. Duştan çıktıktan sonra hızlıca giyindi, ıslak saçlarını biraz da olsa kurutup topladı.

Üzerinde bol pantolonu ve uzun vücudunu saran kazağı sayesinde üşümeyeceğini umuyordu ama vücudu açlık ve halsizlikten oldukça üşüyecekti.

Tamamen normaldi, her şey bundan sonrada bu şekilde olacaktı. Melankoliyi bir kenara attı ve yüksek topuklu botlarıyla alt kata indi.

Ailesi daha uyanmamıştı. Ona mesaj atan Efdal'a cevap yazmadığımı fark etti.

(Dün)

Efdal: Sanırım uyudun.

Niye eve gittiğin gibi uyursun ki!?

Pekala seni bir yere davet edecektim.

18:07

Efdal: Umarım ölmedin.

Ailene de ulaşamam. Pekala sanırım sadece beni sevmedin.

20:32

Efdal: Öldüysen hiçbir şey yazma.

23:01

(Bugün)

Efdal: Ölmediğini umarak son kez yazıyorum.

Bak şu mesajlara!!01:03

Dün telefonuna bakmamış olduğu gerçeğiyle tüm mesajları okudu. Ve kısa bir bilgilendirme mesajı yazdı.

Meyus: Ölmedim, telefonuma bakmamıştım.

Ben okula gitmek üzereyim, bekleme.

Düzeltme* okulda görüşürüz.

06.32

Saat okul için oldukça erkendi, okul açık olsa da içinde kimse yoktu. Bunu umursamadan kaldığı sınıfa ilerledi, karanlık ve tenha koridorlardan. Dün oturduğu sıraya oturdu ve beklemeye başladı. Adeta gözü açık uyumuştu, sınıfa insanlar gelmiş ne dediklerini duymamıştı.

"Meyus?" Duyduğu ses ile ürperdi.

"Emir'di değil mi?" Onu tanımazlıktan gelen kıza şaşırmıştı. Basit bir numaraydı, kız sadece işe yaramasını ummuştu. Çünkü daha fazlası için gücünün olmadığını hissediyordu.

"Emir'di. Dün olanları duydu-"

"Ne oldu ki dün?" Hayatını normale dönsün istiyordu. Kimse onunla konuşmasın, yıllarca ördüğü duvarları yıkacak güçte pençeler olmasın.

"Sen hatırlamıyor musun?" Numarası sandığından daha kolay işe yaramıştı.

"Sarhoş olmuş olamam." İnandırıcılığı çok yüksekti, bu yalana kendini de inanacaktı.

"Pardon, Emir. Ben ismini nereden biliyorum?" Kıza bir bilinmezlik bırakmak istercesine yanıtladı bu soruyu.

"Bilmem, unutmuş olmalısın."

Öğlen arasında Efdal'ın ısrarına karşı gelmemiş ve onunla bahçeye geçmişti. Tamamen farklı biri gibi davranacaktı. Yurtdışından gelmiş bir kız gibi davranacaktı. Belki fazla genelleme olacaktı ama bu umurun da değildi. Dünya görüşleri onları sorgulayamayacağı kadar başına yıkılmıştı. Şımarık bir kız olacaktı yerinde, ailesinden ilgi görmemiş bir kızın asiliği olurdu belki.

Davranmak içindekini gizlemekten daha kolay olurdu. Yeni bir sayfaydı. Defteri kana bulanmıştı, açtığı yeni sayfalar beyaz olmayacaktı ama buna rağmen hepsini çevirmeye devam edecekti.

"Voleybol oynamak ister misin?" Teklifi kibarca reddedecekti lakin gördüğü bir çift gözün içine düşürdüğü korku ile bunu yapamadı.

"Üzerini şurada giyinebilirsin." Gösterdiği yere baktı, Oldukça üşüdüğünden ve güçsüz olduğundan bu fikir hiç akla yatmıyordu.

Gösterdiği kapının arkasına geçip giyinme salonuna geldi. Üzerinde adı yazan dolapta bulunan kıyafetlere uzandı.

Siyah oldukça kısa olan şort şuan gözüne pek sıcak tutacak gibi gözükmüyordu.

"Kısa sanki?" Gereksiz fikrini belirten ses ile korkuyla bir iki adım geriledi. Onun okulda ne yaptığını sorguladı. Ardından takip edildiğini hatırladı. Ama Emir buradaydı değil mi, ona gerek var mıydı?

"Kimsin sen?" Diye fısıldadı. Genç adamın yüz ifadesinde değişiklik olmadı.

"Emir inanmış olabilir lakin beni inandıramazsın Meyus." Kıza doğru birkaç adım attı. Kız son yaptığından sonra onunla yüzleşmek istemiyordu. O rüzgardı, fırtınayı başlatandı. Ondan uzak durmalıydı.

"Sınanıyorum sanırım." Eline aldığı kıyafetlerle şiddetle bir kabine girdi.

Üzerindekileri oldukça üşüyerek çıkartmış. Kısa şort ve ondan daha uzun siyah bir t-shirt giymişti üzerine. Ve kabul etmek istemese de şortun kısalığını fark etmişti ve bacakları üşüyordu. Çıkarttıklarını katlayıp kucağına alarak dışarı çıktı. Titriyordu. Soğuğa direnecek güçte değildi vücudu. Onun gittiğini gördü, bu iyiydi. Kıyafetleri dolaba bıraktı ve buradan ayrıldı. Dışarı çıktığı anda üzerine esen rüzgar ile dengesini yitirecek derecede titredi. Kendini telkin etti.

Üşümüyorsun, titremiyorsun.

Üşümüyordu. Rüzgar dinmiş olmalıydı, hızla sahaya doğru ilerledi. Nasıl oynandığını elbet biliyordu. Spor evrenseldi.

Gözlerini üzerinde hissediyordu aslında birçok gözü üzerinde hissediyordu, bunun onu germesine izin vermedi. Oyun bittiğinde içindebulunduğu takım kazanmıştı. Karşı takımdaki bir kızın kötü bakışları Meyus'u esir almıştı. Sanki tek derdi uydurma bir voleybol maçıydı.

"Tebrikler." Diye selam vererek arkasını döndü ve üzerindeki tüm bakışlarla soyunma odasına girdi.

"Eskiden de bu kadar iyi miydin?" Sahada daha güçlü olduğunu, daha rahat zıpladığını fark etmişti. Ama bunun son enerjisi olduğunu hesaba katmamıştı.

"Efendim?" Diyerek ona döndü.

"Hadi ama, pek inandırıcı değilsin gül güzeli."

Gül güzeli. Ona neden bu şekilde hitap ettiğini anlamıyordu. İlk vakitlerde de böyle bir söylem duyduğunu hatırlıyordu ondan.

"Biriyle karıştırıyorsunuz. Meyus adım." Anlamış olduğunun farkında olsam bile fire vermeyecekti. Ona karşıydı, ona karşı çıkacaktı.

"Oyununa inanmıyorum. Kimseye yerli yersiz kendini tanıtmazsın." Bunu fark etmesini beklemiyordu. Onu koruyan bir katil olarak onu ne kadar tanıyabilirdi ki? Onun sadece bedenini korumakla ilgilenen bir adam onun ruhunu ne kadar görebilirdi ki?

"Üşüyorsun, giyinmelisin."

"Sanki demesen yapmayacaktım." Kısık sesle söylediği cümleyi duymuştu genç adam. Kabine girdi ve üşümeye başlayan bedenine kendi kıyafetlerini geri giyindi. Garip bir şekilde asla terlememişti. Kabinden çıktığında yine onu görmüş aldırmadan dışarı çıkmıştı.

Korkusu olduğu yerdeydi ama bunu belli etmenin aptalca olacağının da oldukça farkındaydı.

"Bu işte gerçekten iyisin." Efdal'a ufak bir tebessüm gönderdi.

"Gerçekten şaşırtıcı derecede iyi oynadın?"

Gelen ses karşı takımda kaybeden kıza aitti. Meyus onu yok sayarak sınıfa ilerledi. Hala üşüyordu ve oldukça halsizdi. Az önce kendini ettiği telkine bile gücü yetmiyordu.

Halsizliği bir çığ gibi artıyordu. Kafasını zar zor sırasına bırakıp üzerine montunu örttü.

"Okula uyumak ve kendini göstermek için gelmiş resmen."

"Onun geldiği yerde bunlar normal." Sesleri çok net işitebiliyordu. Ama insanları takmayan özelliği oldukça baskındı.

"Ders Aslı'nın onu hizaya getirir." Bahsettikleri kişi bir öğretmen ise daha kendi öğrencilerini ona adıyla hitap edecek kadar hizaya sokmuştu, Meyus yine umursamadı.

"Günaydın arkadaşlar." Duyduğu son ses bu olurken vücudunun tamamen buz kestiğini hissetti. Ve yavaş yavaş donan bilincindeki kayma Aslı diye bahsettikleri kadına olan merakını giderememesini sağlamıştı.

…

Gözlerini sıcak bir yerde araladığında artık üşümüyordu.

"Teşekkürler, ben kalıyorum. Çıkabilirsiniz." Ardından duyduğu kapı sesiyle yavaşça doğruldu. Gördüğü kişi onu pek hoşnut etmemişti.

"Yine mi sen? Sapıkça beni takip ettiğini düşüneceğim." Gözlerini devirerek kızın karşısındaki sandalyeye oturdu.

"Meyus inandırıcı değilsin. Ayrıca hafızanı kaybedemezsin." Aslında adam dün ki krizden sonra buna ihtimal vermişti. Kızın zihninden bunları silmiş olması olasıydı. Kız çok sıkılmıştı, bunu yapamazsın, şu olmaz ve yıkar geçersin.

Bundan ne kadar nefret ettiğini belli etmişti bu şekilde anılarını kaybedenler olurdu.

"Evet, kayıp yok. Seni tanımıyorum." Dudakları yukarı kıvrıldığında daha fazla rol yapmanın manasız olduğunu anlamıştı. Ama buna devam edecekti sonuna kadar.

Karşısındaki bir canavardı, karşısındaki canavarlığı kendisine yakıştırmış bir canavardı.

"Kaç gündür yemek yemiyorsun sen?" Her şeyi öğrenmesinden beri ağzına tek lokma koymuyordu. Ama nedenini ona söylemeyecekti.

“Hemen şimdi yemek yiyeceksin." Omuz silkti, yemeyecekti.

"Burada bekle ve o serumu çıkartma." Genç adam ayaklanıp çıktığında bunu fırsat bilecekti Meyus. Serumu çıkarttığında kanayan koluna peçetelerden birini bastırdı. Odanın zemin katta olduğu belliydi, cama yaklaştı ve usulca araladı. Soğuk bedenini bir zehir gibi tekrar ele geçirse de camdan dışarıya atladı. Okulun bahçesinde yavaşça yürüyerek çıkışa yaklaştı. Bu halde eve yürüyemezdi.

"Pardon?" Sese doğru usulca döndü.

"Sizi de mi unuttum?" Dalgayla söylediğini karşısındaki genç kız tabii ki anlamamıştı.

"Çınar ben." Garip bir isim olduğunu düşündü.

"Meyus." Sesi fısıltı gibiydi. O yanılmıyordu ama kız onu haksız çıkartmak istemişti ismini söyleyerek.

"Üşüyorsun."

"Eve gidiyorum." Kız elinde tuttuğu kaskı ona doğru salladı.

"Bırakabilirim, donmuşsun zaten." Yabancılara güvenmemek ile ilgili nutku ezbere biliyordu. Lakin donmak üzereyken onu reddetmek mantıklı değildi. Kız koluma girerek donmuş bedeninin hareket etmesine yardımcı oldu. Kızın arkasında giderken kız rüzgarım hızını kesse de üşümüştü, nerede yaşadığını söylemek bile eziyet gibi gelmişti ona. Evin önünde motordan indi.

“Patika yolundaki evleri boş sanırdım.”

“Yeni taşındık.”

“Hayırlı olsun o zaman.” Kız motoru bu dik yokuşta üzerinden inmeden geri çevirdiğinde Meyus bunun ne kadar riskli olduğunu düşünmeden edememişti.

"Teşekkür ederim."

"Önemli değil Meyus." Meyus yavaşça evine girerken kız motorunu gazlamış ve gözden kaybolmuştu bile. Donmuş bir şekilde odasına çıktı, şöminenin yanına oturduğunda yanmadığını fark etti. Onları yakması ve öncesinde odun atması gerekirdi. Lakin buz gibi yere öyle bir yapışmış kalmıştı ki kılını kıpırdatamazdı. Kalkması için kendine telkinler yağdırarak zar zor doğruldu dakikalar sonra. Odasından da aynı zorlukta ayrılıp en azından kaloriferleri yakmak için paneli aradı.

Donmuş vücudu zar zor bir telkinle ayakta kalıyordu. Vücudu yere düşerken bunu engelleyemedi. Artık arkasında kalan odasının camının açılıp kapandığını işitti.

Duvara daha fazla sindiğinde korku damarlarında kol geziyordu. Şöminenin alev aldığını duyduğunda kanı korkudan biraz olsa da arındı.

"Sen gerçekten aklını yitirmiş olmalısın." Duyduğu ses ona aitti.

"Uzak dur." Ona doğru yaklaşan bedenden duvara daha çok yapışarak uzaklaşmaya çalıştı.

"Yemek yemezsen ölürsün, vampir değilsin sen." Onu kucaklayan adamı engelleyemedi.

"Uzak dur dedim."

"Ben tamam demedim." Kızın buz kesmiş bedenini yatağa bıraktı.

"Hani bir vampir ile tanışmamıştın?"

"Dizi izleyen tek sen değilsin." Gözlerini devirdi.

"Git artık." Adam koltuğuna oturduğunda zihninde o koltuğu ilk iş yakmayı planladı.

"Ne yemek istersin?"

"Seni yiyip, yok etmem mümkün mü?" Genç adamın yüzünde beliren muzip sırıtış ile kız cümlesinin yanlış anlamlar içerdiğini fark etti.

"Yok etmek için." İstemeden utanmıştı. Diline hakim olamıyordu, bu yüzden kimseyle çoğu zaman konuşmazdı.

"Ne yazık ki şuan kısıtlı vaktimiz var, ama sonrası için bunu yazıyorum." Meyus kendi kendini yerin dibine sokarken cevap vermemekte kararlıydı.

"Meyus yemek yiyeceksin." İnadına gitmiyordu aslında. İnatçı biri olmadığından değildi. Ama şuan yaptığı inat etmek değildi. Sadece bu bedeni yaşatmak istemiyordu.

"Emir vermede git artık!" Ellerinin ağrıdığını hissetti. Derin nefes al, diye telkin etti kendini.

"Aç kalırsan ölürsün. Lanet enerjisi bunu engellemez." Cevap vermedi, eninde sonunda gidecekti. Zorla hiçbir şey yediremezdi.

Yediği serum ve sıcak bedenini güçlendirmişti.

"Uğraşma, değmez." Artık gitsin istiyordu. Bir şeyler yerse güçlenip birilerine zarar verebilirdi ki bu son isteği bile değildi.

"Beni burada bekle." Dedi ve inadını kıramayacağını anladığı kızı odada yalnız bıraktı. Alt kattaki mutfağa indiğinde kızın sadece soluk sesleri duyuluyordu. Sakin gibiydi, ama verdiği tepkiler tam aksiydi. Ne yapsa duyacağını bilen kız yatağında sessizce yatmaya devam etti. Adam elinde geniş bir kaseyle odaya girdiğinde kız ona dönmedi bile yemeyeceğini söylemişti.

"Yemeyeceğim."

"Yiyeceksin ya da sebebini söylersin." Sebep söylemek daha makul idi, belki bu şekilde huzurlu bir uykuya dalmasına izin verirdi.

"Sebebi fazlasıyla bariz değil mi?" Kendine duyduğu güçlü nefretiyle devam etti.

"Senin gibi olmak istemiyorum, güçlü olup zarar vermek istemiyorum." Sesi tahmininden yüksek çıkmıştı.

"Şimdi bırak rahat rahat öleyim." Ölmek ölüm anı gelene kadar insana pek korku tattırmazdı kendi cazibesinden. Ölümü çok yakın yaşayanlar bilirdi nasıl olurdu boğulmak korku içinde.

"Eğer güçsüz düşersen daha zararlı olursun. Kontrol elinde olmaz." Buna inanmayı düşünmüyordu.

"İnanmıyorum." Omuz silkti adam elindeki ısınan kase elini yakmıştı.

"İnanman ile ilgilenmiyorum." Kızın yanına oturduğunda kızın bakışları istemsizce kaseye düştü.

"Kendim yiyebilirim." İnanmayı seçmişti, ya da gerçekten çok açtı ve bu artık hayatta kalma içgüdüsünden öte değildi. Lakin hala kaseyi taşıyamayacak kadar kuvvetsiz olması hesaba kattığı bir şey değildi. İnanmayı seçmeyi istememişti aslında ama ona inanması için sunulan ilk teklife inanırdı. Ona daha önce sunulmuş muydu ki hiçbir şey inanması için? Kimse onu inanç ile üzerine gidecek kadar sevmişti mi ki?

"Emin misin?" Yüzündeki umursamaz sırıtış yine oradaydı. Kaşığı çorbaya daldırdıktan sonra kızın soğuktan hala bembeyaz olan dudaklarına yöneltti. Sıcak çorba daha önce hiç tatmadığı bir çorbaydı, lakin soğuk ve aç olan bünyesine ilaç gibi gelmişti adeta.

Çorbayı yarısına kadar içebildiğinde gücünü geri almıştı. Dudakları istemsizce kıvrıldı. Elini genç adamın boş kaşığı tutan eline götürdü istemsizce. Kaşığı kenara bıraktırdı, bu daha fazla içemeyeceğinin habercisiydi.

Uzun süre sonrasında yemek yemek uykusunu getirmişti. Sıcak yogan ile iyice mayışan bedeni çok geçmeden uykuya teslim oldu.

…

“Sen yaptın bunu bana!” Diye haykırdı kız acıyla. Elleri daha doğrusu pençeleri kanlıydı. İçindeki hiçbir tepkiyi gizleyemiyordu o an, karşısında gördüğü ile.

“Beni suçlama, sana güç verdim ben.” İstemişti gücü o, elinde olsa reddederdi. Bunu anladı büyükannesi.

“Güç nefretini canlandıracak onu engelleme.” Kızın başı dönmeye başladığında bir su birikintisine düştü. Yine ormandaydılar su birikintisinde parlatan gözlerini gördü. Beyaz ve siyahın birleşimiydi, gözlerini kırpıştırdı bir süre.

“Kabul et sana bahşettiğimi.” Kız içine giren karanlık duygulara dayanamadı. Karamsarlık onu yaralıyordu. Ta ki karamsarlığa dönüşene dek. Yansımasına tekrar döndüğünde gözleri simsiyahtı. Baktığı su birikintisine düşen elleri onu kırmızıya boyarken onun çığlığını duydu.

“Cezasız kalamazdın Odra.” Diye adeta ilahi bir ses yankılandı ormanda.

“Sen saflığa kan sürdün.” Odra’nın haykırışları duyuldu. Kız gözlerini kanlanan sudan çekip haykırışlara yöneltti.

“Gücün emiliyor Odra.” Büyükannesi havalanmıştı, acı çekiyor gibiydi. Karşısında duman gibi bir toz bulutundan siluet vardı.

“Hayır, ben öldüm.” Ufak olmayan güçlü bir haykırış daha çınladı ormanda. Odra’nın söylediği bir etki yaratmamış gibiydi.

“Artık bir kurt değilsin Odra. Sana bu üstünlüğü sağlayan büyü emildi. Şimdi o büyüyle neler yapılacağına bir bak.”

Ardından daha yüksekçe duyuldu aynı ses.

“Düzeni kurmak için atılan adımdan kaos doğdurmaya çalıştın. Ama bir kaosa gebe kalacak şimdi bu dünya ve sende bu hamileliğin altında ezileceksin.”

Ardından buhar bulutu küçük kızı hakimiyetine aldı. Kızın gözleri ise hızlıca yaşlanan büyükannesindeydi.

Genç cildi saniyelerle yarışacak hızda buruşmuştu. Ona dönen bembeyaz siluete döndü. Siluetin mırıldandığı kelimeleri artık anlamıyordu. Beyaz bir ışık ona doğru gelmeye başladığında geriledi lakin tek yapabildiği sırtını kütüğe yaslayacak kadar gerilemek olmuştu. Beyaz ışık haznesi içine girdiğinde kafası geri, istemsizce kütüğün üstüne düşmüştü. Ya da aslında yumuşacık yatağında uzanıyordu ama zihni o kütüğe çarpıp kafasını kanatmıştı.

…

Gözlerini araladığında beklediği şey başında telaş ile bekleyen annesi değildi. Kadının kaşları kızda hissettiği enerji ile çatılmıştı.

Hayır sadece kaynağa yakın olduğundan zihninde böyle saçma sapan kuruntular bırakıyordu.

"Meyus, iyisin değil mi?" Sesindeki telaşın yapmacık olduğunu anlaması uzun sürmedi. Annesi onu düşünürdü, lakin kızıymış gibi sevememişti hiçbir zaman.

"Evet."

"Baban seninle konuşmak istiyor." Ve odadan ayrılmıştı, Meyus bazen onun hissiz sadece meraklı biri olduğunu düşünürdü. Yavaşça yatağından çıktı, en son hatırladığı şey içtiği sıcak çorbaydı. Açlığı yatışmıştı. Babasının ne diyeceğini çok merak ettiğinden olabildiğinin en hızlı şekilde temizlendi ve üzerini giyindi. Siyah kabarık saçlarını arkasında düzgün bir topuz ile topladı.

Yüzüne renk gelmiş gibiydi. Yaprak döken Meyus çiçek açmıştı.

En azından içindeki çürükler gözler önüne serilmiyordu. Odasının kapısını usulca örtüp annesinin göstermekte olduğu odaya yöneldi.

Burası babasının çalışma odasıydı, evi incelememişti.

"Beni çağarmışsın?" Diyerek adamın bakışlarını kendine yöneltti.

"Otur Meyrus." Babasının masasının karşısında olan sandalyeye oturdu. Duvarlar kitaplarla kaplıydı, her yerde araştırma kağıtları vardı. Babası yıllardır bir şeyler araştırmanın tutkunuydu.

Annesini kaybettikten sonra tekrar bu işe dönmesi kızı sevindirdi. Matem havasını atmış olmalıydı.

"Burayı sevdin umarım, her şey normal değil mi?" Her şey tabi ki ziyadesiyle normaldi. Büyükannesi tarafından ısırıldığını hiç tanımadığı birinden öğrenmiş üstüne bir de telaş ile beliren pençeleri çıkmıştı, tabi ki her şey normal idi.

"Evet, her şey normal." Normalliği sorması garibine gitmişti lakin babasının bir şeyler bildiğini sanmıyordu. Adam üzerindeki kızgınlıkla harmanlanmış hüznü atmıştı. Kızının cevabından tatmin olmuş bir şekilde kafasını salladı.

"Söylemek istediğin bir şey yoksa, okula gidebilirsin." Bu kadardı, babası daha fazlasını demedi. Meyus bunu tahmin ettiğinden odadan hızla çıktı. Bazen küçüklüğündeki babasını özlerdi. Çok uzun yıllar öncekini. Onu seven ilgilenen adamı.

Lakin ilgisizlik onunla bütünleştiğinden artık o kadar kötü hissettirmiyordu. Aksi durum daha beterdi, adeta eli ayağına dolanırdı. Okula gitmek üzere evden ayrılmadan önce masanın üzerindeki elmalardan birini almayı ihmal etmedi. Kontrolü kaybetmek daha kötüydü.

Karar verilmişti, kimseyi incitmeyecekti. Ayağındaki spor ayakkabıları yıpranana dek koştu okula. Gücü kolaylıkla yerine gelmişti. Hatta kendini normale göre bile daha iyi hissediyordu. Çalan telefonunu sessize alacak iken ekrandaki ismi görerek bundan vazgeçti.

"Efdal?"

"Öldün dün sanırım? Bir rahatsızlığın mı vardı?" Sesinde garipsediği bir endişe yer ediyordu.

"İyiyim, geldim sayılır." Okula girmek üzereydi. Telefonu kapatıp cebine sıkıştırdı, dün ki maçtan sonra üzerine çevrilen gözler artmıştı. Bu kesinlikle rahatsız ediciydi. Okul binasına girdiğinde köşede onu bekleyen Efdal'a baktı. Kız sanki bunu hissetmişçesine ona döndüğünde ürkmemiş değildi.

"Günaydın." Sesi uzun süre sonra mutlu çıkıyordu. Duygu değişimleri bu ara oldukça fazlaydı. Ama şuan mutluydu ve bunu değerlendirmeliydi, çünkü uzun sürmeyecek gibi geliyordu ona hep.

"Meyus bir günde evrim geçirmiş olmalısın." Şaşkınlıkla karşısında siyah kısa olmayan pileli eteğin üzerine giydiği krem rengi sweat ve gömlek ile adeta yabancı dizilerden fırlayan kıza bakıyordu.

"Siz orada bu tarz giymiyorsunuz okulda değil mi?" Başıyla onayladı. Efdal ona giyim ile ilgili birkaç soru sorarken dersin iptal olmasından da bahsetmiş, kantine gitmeyi önermişti. Pekala buradaki okul kesinlikle geldiği yerden farklıydı.

Dolaplar sınıflardaydı ve servislerde beyazdı. Üstelik kafeterya market tarzı, kantin adı verilen yerdi. Ve tam ortasında şaşalı bir avize vardı.

Bu kadar büyük bir avizenin okuldaki işini merak etmemiş değildi. Kantin masalarından birine oturduklarında Efdal kahve almaya gitmiş, Meyus kendi ödemek istese de yanında sadece yirmi dolar olduğu gerçeği gün yüzündeydi. Efdal kahveleri alırken yirmidoları çantasına atmış, bunu kesinlikle belli etmemişti. Her şeye rağmen garip bir keyifle kahvesini içmiş ve Efdal'ın ona ülkesinden bahsetmesini dinlemişti.

"Bence burayı sevdin?"

"Çok." Kahvelerini bitirdikten sonra derse girmek için kalkmış sınıfa yürümeye başlamışlardı.

"Önüne bak." Yere yapışmasına sebep olan karşı taraf ona anlayamadığı bir şeyler söyleyince neler olduğunu anladı. Türkçe anlamıyordu.

Düşmesine sebep olan kahve saçlı çocuğun ona uzattığı elden destek alarak kalktı. Ne dediklerini anlamamak gerçekten kötüydü.

Emir'i bulmalıydı, emindi ki ona yardım edebilirdi. Ona seslenen ya da öyle sandığı insanları es geçip sınıfa koşmaya başladı. Bu dil öğrenme işine kafayı sarmalıydı belki de.

"Emir?" Seslendiği kişi anında ondan tarafa dönmüştü.

"Meyus? Hatırlıyorsun?" İsmi haricinde ne dediğini yine anlamamıştı.

"Meyus iyisin değil mi?" bu soruyu içselleştirmeyecekti. Hızlıca cevapladı.

"Evet, evet iyiyim. Çok." Almak istediği dil dersleri ile ilgili biraz onunla konuştuktan sonra sınıftan çıkmıştı. Ve merakla peşinden gelen Efdal ile koridorda karşılaştı.

"İyi misin?"

"Tabii ki çok hem de.” Ne olursa olsun kötü hissetmeyecektim. İçinden gelen bir güç bunu engelliyordu sanki. Öğlene kadar her şey normal geçmişti. Okuldan servis ile ayrılmış ve normal bir şekilde eve dönmüştü. Servisten indikten sonra cebindeki anahtarla evin kapısını açtı. Sakince eve girdiğinde boş evi selamladı. Açlığını yatıştırmak için dolapta bulduğu hazır pizzaları fırına verdi.

Her şey normale dönüyor gibiydi. Anlık ruh değişimleri çocukluğundan ve belki de babasından yadigardı. Pişen pizzalardan birini tabağa koyup, içecek için bir bardak portakal suyu koydu masaya. Yemeğini yedikten sonra çıkarttığı bulaşıkları halledip odasına geçti. Bir gün kendini çok zorlamıştı her şeyin normal olduğuna dair arada ufak bir sorunu içmiş olsa da naneyi yemiş sayılmazdı, bu dilin deyimleri hoşuna gitmeye başlamıştı. Dil dersi öğretmenin de her ders mutlaka birkaç deyimi anlatması dikkatini çekmişti.

Bugün en uzak kalmayı hedeflediği kişiyi de görmemişti.

Adeta evrene verdiği enerji ile kaçmıştı ondan. Yatağına girdiğinde üzerindeki ağırlık yatağa gömülmesine ve de hızla uyumasına sebep oldu. Uyku ise bilincini kontrol edemediği andı.

Dışarıdan gelen yüksek sesli müzik ve coşkulu haykırışlar evde bebeklerini uyutmaya çalışan anneler için büyük bir zorluktu. Kadın kucağındaki bebeği pışpışladığını sanarak sadece sallayıp duruyordu bu sebepten de bebek durmadan ağlamaya devam ediyordu.

Bayram havası devam ederken çığlıklar arkadaki basit seslerden ibaret kalıyordu. Annenin kulağında çınlayan tek şey ise kızının susmak bilmeyen yakarışlarıydı. Çocuğu yatağa bıraktığında düşmemesi için yorganlarla destekledi.

Ardından ağlama sesinin gürültü tarafından bastırılması için odadan çıkıp balkona geçti. Bayram ve şenlik havasında olan insanları izledi. Bu denli mutlu insanlar ve neşe saçmalarına anlam veremiyordu.

Kendisi ettiği lanetleri evrene ediyordu ama kendi üzerine döndüğünü görüyordu. Bu yorgunluk ona ağır geliyordu hiçbir şey yapası gelmiyordu ama bir odağı olması onu yapacaklarına sadık tutuyordu. Kızın ağladığını yok saydı, bebek aç değildi ya da gazı yoktu. Bu sebepten içi rahattı.

Ev güvenliydi, kızı da evde olduğu sürece güvende olurdu. Evden çıkıp hızla garajdaki arabaya yöneldi. İnsanlar sokaklarda yürüdüğünden trafiğe çıkmak mantıksızdı.

Ama buradan uzaklaşmak istediğinden emindi. Bu sebepten kornaya abanıyor ve bir an önce bu şenlik alanından çıkmaya çalışıyordu. Evi güzelce kilitlediğinden aklı kalmıyordu da. Bazı şeyleri değiştirmek için çokça uğraşmıştı. Hala da pes etmiş değildi, elindeki iki yaprağı laboratuvarda boyuna inceliyordu. Ama bilimsel bir veriye ya da kanıya erişmiş değildi.

Bunun mümkün olduğuna da inanmıyordu ama bırakmak pes etmişti. Teyzesinin eski kitaplarından yaptığı tecrübeler yarım yamalaktı. Bu antik dile hiçbir yerde rastlayamıyordu ama teyzesinden kalan tüm kitaplar bu dil ile yazılmıştı. Eskiden biliyordu, teyzesi ile yaptığı pratiklerden hatırladığı pek fazla değildi. Kitaptan az buçuk bir şeyler daha tercüme etmeye çalışırken zamanın nasıl geçtiğini anlamadı bile.

Ev bir süre sonra ağlamaktan yorulmuş ve uykuya dalmış olan bebek ile sessizliğe gömülmüştü. Kapalı camlardan dolayı içerisi havasızdı, bebek uyandığında da bunun için ağlayacaktı.

Evin kapısı usulca açıldığında eve giren evde biri olacağını düşünmüyordu. Öncelikle evi havalandırmak için camları açtı, ardından evin anahtarını ona veren kadının numarasını tuşladı. Çocuğun eve ne zaman geleceğini soracaktı ama beklemediği bir cevap aldı.

Telefonu hızla bir kenara bıraktı ve merdivenleri çıkmaya koyuldu. Yatağın üzerinde uyuklayan bebeği hızlıca kucağına aldı ama bunu usulca yapmış ve uyandırmaya dikkat etmişti. Bebek ise buna rağmen kadın onu kucağına aldığı gibi uyanmıştı ama ağlamıyordu.

Kadın usulca kucağında sallarken bebek ağlamıyordu. Annesinin susturmak için çabaladığı çocuk şimdi çok sessizdi.

Ağlamıyordu, ağlaması açlıktan falan değildi. Kadın bu bebeğe doğumundan beridir bakıcılık yapıyordu. Doğuma şahitlik etmesi bu bebeğe daha fazla bağlanmasına sebep olmuştu. Daha önce görmediği bir durumdu ki bir ebe için bu şaşılacak bir şey olmamalıydı.

Mesleğinin aktif olarak yapmıyordu ve çocuklarla ilgilenmeyi sevdiğinden ve paraya ihtiyaç duymadığından bakıcılık yapıyordu.

Doğum aslında tamamen doğal bir şekilde gerçekleşmiştir. Suda doğumdu bu ilk defa tecrübe etmiş olduğu bir durumdu. Mesleğini yapamadığından yasa dışı bir durum söz konusu değildi. En azından başına bir şey açılmamıştı. Doğum esnasında su asla berrak kalamamıştı. Sürekli bir dalgalanma oluyordu. Bu da işini oldukça zorlaştırıyordu. Ama tüm zorluk ve aksiliklere rağmen bebek hiç yıpranmadan doğmuştu. Doğum pekte kalabalık sayılmazdı, anneye ek olarak genç bir kadın hatırlıyordu. Bu kadını bir daha görmemişti.

Şimdi ise bebeği sakince sallarken karşısında dikilen yabancıdan tırsmıştı. Upuzun sarı saçlara sahip bu adam tekli koltuğa oturmuş oldukça rahat görünüyordu.

“Suda doğum bile olsa hissedildi. Gelip onu alacak.”

“Siz kimsiniz?” Kadın korkuyordu. Bacakları durmadan titriyordu.

“Amca deniyordu sanırım.” Kadın Esillia’nın ona tembih ettiklerini hatırlıyordu. Kim olursa olsun kimseye güvenemezdi.

“Babası değilsiniz sonuçta.” Titreyen bacaklarına rağmen zaman kazanmaya çalışıyordu.

“Baba yarısı.”

“Bize bütünü lazım.” Esillia kapıyı hızlıca açmış ve kendini siper etmişti. Karşısında gördüğünün Odra olmamasına minnettardı ama ayağına dolanacak bir karpuz kabuğu da istemiyordu.

“Ne işin var burada?”

“Elçiye zeval, büyük ayıp.”

“Saadete gel.” Esillia ondan ne çekiniyor ne de korkuyordu.

“Felaket ben geliyorum demez bilirsin. Ben onun yerine söyleyeyim dedim.” Kadın duyduğu kehanetlerden bıkmıştı, ne yaparsa yapsın hazır olamayacaktı. Oyunun taşları oyun başladıktan sonra dizilecek. Kartlar ilk kart atıldıktan sonra dağıtılacaktı.

…

Yemeğini yedikten sonra biraz yürüyüş yapmak istiyordu, ödevleri de vardı. Bu zamana kadar umursayamamıştı. Uzun bir koşu sonrası eve dönüş yolunu koşmaya başladı.

"Hızlanmışsın." Duyduğu ses hasret duyduğu bir ses kesinlikle değildi.

"Evet öyle." Kendini güçlü hissediyordu. Bunun sebebini bilmese de bunu kullanabilirdi yan tarafına döndüğünde ona bakan gözlerin önüne bakmadığından neredeyse ezeceği kediyi görmediğini fark etti. Ve kediye doğru bir hamle yaptı, tabi ki onu tutacak kadar uzanamazdı lakin el hamlesiyle kedi yan tarafa uçmuştu adeta. Kedi uçmuştu. Bunu zihninde kavramaya çalıştı.

"Gördün mü?" Koşmayı bırakmış uçan kediyi inceliyordu.

"Kediler uçabilir mi?"

"Ne uçması?" Görmemişti Bert bahsettiği şeyi.

"Sen ezecektin. Ben uzandım ama o uçtu." İnanamıyordu. Normale döndüğüne o denli inanıyordu ki bunun yıkımının büyük olacağından bir haberdi.

"Kediler uçamaz, hayal görmüş olmalısın."

"Saçmalama, ne gördüğümü biliyorum. Kedi uçtu."

Tekrar uzanmayı denediğinde kedi daha da uzağa uçmuştu. Bu sefer ikisi de gördü bunu. Bert 'in düşünceli ifadesi tek mümkün ihtimalle bozuldu.

"Çünkü sen öyle istedin.“

Bölüm sonu

4 yorum