Gözlerini araladığında uykuya yenik düştüğünü fark etti, çok deliksiz uymuştu. Yerde dün parçaladığı yorgan yoktu, o ise muhtemelen kız uyuduktan hemen sonra gitmişti. Üzerinde hala bornozu vardı. Bunu çıkartıp terlediğini fark edip tekrar kısa bir duş aldı. Gündelik kıyafetlerini giydiğinde uykunun bedenine sağladığı enerji çok gitmeyecekti bunu hissedebiliyordu, pili bitmişti adeta.
Normal olmayan şeyler yaşaması normal biri olamayacağı anlamına gelemezdi. Camda hissettiği hareketlilik ile panikle arkasını döndü. Tek gördüğü karşı evde cam silen bir adamdı.
Her şey normaldi, paranoyak oluyordu. Ayakkabıları giydikten sonra odasından ayrıldı.
"Konuşmalıyız kızım." Bu açıklama için uzunca beklese de onların yüzüne uzun süre bakamıyordu. Kirli hissediyordu kendini.
Onlara zarar verebilecek kadar kirli.
"Dün okula neden gitmedin Meyus?" Babasının sesi mesafeliydi, kız babasının gerçekten sadece bunu mu konuşmak istediğini merak etti. Daha kendisine doğru dürüst bir açıklama dahi yapmamışlardı. Neden buraya gelmiştik? Buraya neden son günlerde her yerden karşıma çıkan Odra'nın ölümünden sonra gelmiştik?
"Halsizdim biraz." Birkaç saniye sessiz kaldı, dudaklarını araladığında çalan kapı kelimelerini ağzına tıktı.
"Buyurun." Kapıyı açan babasıydı, karşısında dikilen kızı tanımıyordu.
"Merhabalar efendim." Bu kız tanıdık gelmişti güçsüz bedene. Koşmaya çıktığında istemeden bu kıza denk geldiğini hatırlıyordu.
"Merhaba, dedi." Annesinin onun için yaptığı çeviri anlamsızdı, en temel kelimelere aşinaydı. Babası kızın üzerindeki boş bakışlarını sürdürünce kız tekrar konuştu. Babasının saçlarında kırlar yer etmişti, yapılı ve hafif kilolu sayılabilecek bir adamdı. Bakışları oldukça katı dursa da bu ciddiyetine uymayan rahatlıkta giyiniyordu.
"Sör?" Bakışları buluştuğunda istemsizce tebessüm ediyordu ikisi de. Meyus babasına çıktığını söyleyerek evden ayrıldığında kapıyı ardından sertçe çekmiş ve kapandığından emin olmuştu.
"Rahatladım, Efdal ben."
Kendini tanıttı hızlıca, oldukça neşeli bir mizaca sahip gibi durmasana tavırları bunu yansıtıyordu.
Meyus insanlarla konuşmayı sevmezdi ama son birkaç gündür konuştuğu kişiler arasında neredeyse hiç insan olamadığından şu an buna hasret hissediyordu. Babasının tavırlarını düşünmeyi bir kenara bırakarak ismini söyledi.
"Meyus." Kızın dili bilmemenin ona yaratacağı zorluklardan bahsetmesine karşılık insanlarla pek iç içe biri olmadığını ve de isterse öğreneceğini söyleyince karşındaki kız ikna olmuştu.
"Okula beraber gidebiliriz diye düşündüm dün de gelmiştim aslında."
"Halsizdim biraz." Daha ilk günlerden okulu ekmiş ve bu şimdiden birkaç kere önüne sürülmüştü.
"Okulumuza ve komşularımıza yeni biri eklendiğini öğrendiğimde seni zaten gördüğümü hatırladım."
“Evin yakın mı?”
“Patika yolunun biraz dışında aslında.” Okula yürüyene kadar kız sürekli konuşmuştu, Meyus kafası dağıldığından ona itiraz etmiyordu hatta ara ara katılmıştı bile. Okul gözüne aynı görünemiyordu. Herkes Emir gibi olabilirdi. Herkes onun gibi olabilirdi.
Şüphelerine rağmen son derece sakin bir gün geçirmişti, Efdal tüm gün başında konuşup durmuş tüm reddedişlerine rağmen yarın onu daha çok insanla tanıştıracağı fikrinden dönmemişti. Meyus artık eve gitmesini gerektiğini söyleyerek ancak kızın evin yakınında ucu bucağı bilinmez cümleleri engelleyebilmişti. Eve girdiğinde anne babası yine evde yoktu.
Zihnindeki karmaşayı dinlemekten kaçıyordu. Yalnızlık ve işsizlik düşündürürdü bunlardan kaçınıyordu. Evin ilk katı salona uzanıyordu, koltuklardan birine oturup televizyonu açtı. İnternetten araştırma yapmak istemiyordu. Daha önce izlediği dizilerden birinin ilk bölümünü açtı amaç kafasını dağıtmaktı.
"Yaşar ceset mi? Bu zekayla fazla yaşamıyordur." Duyduğu ses ile çığlığı basmasını kimse engelleyemedi.
"Her geldiğimde çığlık atmayı kesmelisin." Kız aslında bunu yaparak karşısındakinden korkmadığını ve belki de ona güvendiğini gösteriyordu.
Tepki veriyordu, bu düşünceden rahatsız olup kendini dizginlemeyi aklının bir köşesine not etti.
"Sende kapıdan gelmeyi denemelisin."
"Yani gelmeliyim?" Lafları çarpıtıldığından yüzünü buruşturdu.
"Zekasına laf ettiğin karakter senden daha uzun yaşayabilir." Kaşlarını kaldırdı, gerçekten ona bir dizi karakterini savunup savunmadığını sorguladı.
"Senden uzun yaşayacağı kesin, tüm gün takip edildin yine ve ruhun duymadı yine." Buna şaşırdı, bu konuda daha dikkatli olmalıydı.
"Taksici tarafından mı? Ayrıca beni gözetmene gerek yok, geberip gidersem işiniz azalır."
"Hayır. Ve geberemezsin."
Kız ölümsüz olmadığına emindi, yaraların iyileştiğini görse de ölümsüzlük tamamen farklıydı. Kızın bilmedikleri vardı ve bunu hissediyordu.
"Diziler ile gerçek hayatı karıştırma." Kız bu cümle ardından komik bir aceleyle lafa atlamıştı.
"Lütfen vampirlerin olmadığını söyle." Kız adamın dudaklarının hafifçe kıvrıldığını gördü ve sorduğu sorudan pişmanlık duydu.
"Bilmem daha önce hiç tanışmadım." Dalga geçtiğini anlaması üzerine durdurduğu televizyonu tekrar başlattı.
Kız hiç ses çıkarmaması üzerine gittiğini düşünmek istese de nefes alışverişini duyabiliyordu.
"Keşke bu durumda bir Derek Hale olsaydı burada." Cümleyi sesli söylediğinden emin olamadı ve panikle arkasını döndü.
"O adamla yarışmam bile." Gözlerini devirdi, sesli söylemişti.
"Hah." Kız susamıştı, yerinden kalkıp mutfağa yöneldi. Açlığını bastırmak için sürekli suyu kullansa da susuyordu.
Doyumsuzluk böyle bir şey olsa gerekti. Çok kullanmak değil, hiç kullanmamak bıktırırdı irade savaşında.
"Hah, öyle mi?" Aniden durduğu ses ile arkasına döndü ve bedenleri arasındaki son santimetreyi kapatmış oldu.
"Hah!" Önünden çekilmeyi denese de tezgah ile onun arasına sıkışmıştı.
"Sen gitsen mi artık Derek bekliyor." Hızlıca kenara sıvışıp bardağıyla tekrar televizyonun karşısına geçti. Su içtikçe açlığı daha da artıyordu lakin o bunu su ile bastırmaya çalışıyordu. Bert ağzının içinden homurdanırken kız onu duymuyordu.
"Bu nöbetçilik bitse artık?" Birilerinin onu izlemesinden rahatsızlık duyuyordu.
"Hiç sanmıyorum." Kız bitkince kendini tekli koltuğa bırakıp dizisini izlemeye devam etti. Kapı aniden çaldığında ise eli ayağına dolandı.
"Git demiştim." Fısıldayarak söylemişti bunu.
"Geliyorum." Ardından bağırdı, gelenlerin ailesi olduğunu düşünerek paniklemişti. Onlara söyleyebileceği tek kelimesinin olmadığını hissediyordu, kendine karşı söyleyecek tek kelimesi olmadığını hissediyordu. Babası da ona tek kelime açıklamıyordu, babası da mı bunu hissediyordu? Babası da bir şey mi gizliyordu, altından kalkamadığı?
"Ailen olsa kapıyı çalmazdı." Bunu mantıklı bulsa da gelecek başka birini bilmiyordu belki de Efdal uğramıştı.
"Buyurun?" Kapıyı açtığında karşısına dikilmiş adamı tanımıyordu.
"Meyus Hilaris?" Sesi oldukça kalın olan bu adamı onaylayacak iken önünde beliren Bert bunu engelledi.
"Kime çalışıyorsun?"
Meyus normalde olsa bunun bir kargocu olduğunu düşünürdü, şimdi ise böyle düşünmeyi sadece istiyordu.
"Hepimiz temsilci içiniz, arsız. Biliyorsun." Bakışları karşısındaki yabancıdan hoşlanmadığını haykırıyordu.
"Odana git." Meyus bu ikazı gereksiz görerek yerinden kıpırdamadı. Amaç bu teni yok etmek değil miydi? Ne kadar acılı olduğu önemsizdi.
“Yoksa o senin kim olduğunu bilmiyor mu?” Meyus Bert’ten arsız şeklinde bahsettiğini duymuştu adamın. Belki de soyadı buydu?
Kesinlikle garip bir soyadıydı. Soyu bir hakaretten geliyor olabilir miydi? Bu sırada Bert'in pençelere evrilen elleri dikkatini çekti.
Yumruk elleri adamın üzerine geçirdiğinde adam yüzü kanayarak yere yığılmıştı.
Akan kan gittikçe yoğunlaşırken Meyus'un ağzından kısık bir yakarış duyuldu. Bert'in gözleri kıza döndüğünde kız arkasına dahi bakmadan odasına doğru koşmaya başlamıştı. Kanın akışı, vahşetin iziydi. Kanın izi vahşet geçmişiydi, kalıntısıydı.
Ona azap gibi gelen dakikalar ardından kapısı çalındı. Onun gibiydi, ona dönüşecekti bu onu korkutuyordu. Titredi vücudu açlıktan gözü dönen. Kapı ısrarla kırılacak gibi çalınmaya devam ediyordu. Kapı zorlansa da açılmıyordu. Kapıya kilit vuran eller başını kavrıyor zihnine de kilit vurabilmek için yalvarıyordu. Kapı çalıyordu, kapı zorlanıyordu, kapı kırılıyordu. Nefes alıyordu, acı hissediyordu.
Sızlıyordu nefesi kesiliyordu.Kalkıyordu, ayakları yerden kesiliyordu nefesi geri üfleniyordu. Kalkıyordu itilmek için. Gizleniyordu bulunmak için. Kapı kırıldı, kız içeride kıstırıldı. Acımasızca dalınan odadaki kapının aksine değerli bir hediye gibi sahiplendi.
Küçük kız korkudan küçük dilini yutmuş bir şekilde kollarını güvendiği silüetin boynuna doladı. Güvendiğin dağlara taş yağardı.
Dağ taştandı ve kız dağa güveniyordu, taş sağlamdı.
Taş aşınsa da sertliğini korurdu, paramparça olsa da taşlığını korurdu. Her bir parça hala taştı ve sertti. Bir sürüyü parçalamak sürüyü yok etmezdi sadece birlikteliği yıkardı, ayrı ayrı bir sürü parça hala sağlamak kalırdı. Küçük kız taşlar altında kaldı.
Taşlar etrafını bezedi, bulut olmak için yalvaran yumuşak kalbi sertliğe zorluyorlardı. Büzüştü, büzüştükçe içindeki hava azaldı ve katı molekülleri birbirine daha yaklaştı.
Kapının kırılmasını istemedi, kapıya koştu. Kapının arkasındaki ses ona aşina gelenin aksiydi, endişeliydi. Kimseyi görmek istemedi, üzerine sıçrayan kan lekelerinde takılı kalsa da gözleri kapıdan gelen sesler ile bu uzun sürmüyordu.
Ailesi eve gelmeden eşiği temizlemeliydi, bunu açıklayamazdı. Kapıya yaklaştı, anahtarı çevirdi ve kapıyı araladı.
Kapıya aklını dayamış adam afallasa da hızla toparlayıp kızın gözlerine baktı. Kızın gözleri kan toplamıştı. Yanında dikileni yok sayarak alt kata indi. Yorgunluk açlık ve sarsıntının etkisiyle titriyor son gücüyle adımlarını ardı ardına koyuyordu. Bir kovaya az su dokurdu daha fazlasını taşıyamazdı bir bez aldı sonra kapanmış kapıyı açarak eşiğe oturdu ve adeta içine ve gözlerine işlemiş kan lekelerini temizlemeye başladı.
"Meyus." Elini kaldırdı ismi seslenilen, duymak istemiyordu. Kanın sesini duyuyordu sanki o an. Kapının az ilerisine yığılmış açık gözlerle göz göze geldi. Bazı şeyleri izlemek kolaydı lakin yaşamak öyle olmazdı. Elindeki bezi kovanın içine bıraktı, ıslak olan elini üzerine sürtüp kuruladı. Cesede birkaç santim yaklaştı, usulca açık gözleri örttü. Eline değen buz gibi göz kapakları ve sert kirpiklerin bıraktığı hissi uzun süre unutamayacağını düşünüyordu.
"Ölü." Sessizce mırıldandı, bunu neden yaptığını bilemiyordu.
"Ben katil olmayacağım, bu sinir bozucu şey geçecek." Sinirle fısıldadı.
"Beni bu şekilde mi koruyordun?" Sesi daha yüksek çıkmıştı. Bezi tekrar eline almış ve son derece hızla geri siliyordu.
“Sanılandan da dramatik.” Duyduğu ses ile afalladı. Karşısında ki adam ayaklanmıştı bile.
“Bunun hesabını vereceksin, biliyorsun.”
Tüm enerjisi bittiğinden kolları titredi kendini zorladı. Parkeler kabarır mıydı acaba diye geçirdi içinden. Son enerji kırıntıları kızın beslenmesini istedi, bedeni beslenmek istedi hayvani i güdü gizlendiği yerden hakça sızdı ve kızın tırnakları uzamaya başladı.
Parkelere sürten tırnak acısıyla elini parçalanmış bezden çekti. Parkeler iz olmuştu. Yok olan adama dönmemişti ama içten içe sevinmişti de yaşıyor olmasına ama yine anlam veremiyordu işte. Ellerine baktı, bunlarla yere sermişti adamı, bunlar kanatmıştı bir canı.
Korkuyla karışık siniriyle ayaklandı. Onu engellemeye ve ne yaptığına anlam vermeye çalışan adamı umursamadı. Banyoya yöneldi adımları. Çekmeceleri hunharca karıştırdı. Eline geçen makas ile pençelerini kesmeye girişti, deli gibi canını yakıyor sadece bu acı bile şuurunu götürebilecekmiş gibi hissediyordu.
Arkasından geldiğini tahmin ettiğinden kapıyı kilitledi. Bunları istemiyordu, biri ölmemişti belki ama ölebilirdi. Bir bedenin kalbi durabilirdi. Kapının arkasına sırtını yasladı. Kan revan olmuş pençelere tiksintiyle baktı.
"Meyus aç kapıyı." Umursamadı, bunun gibi milyonlarca söylemi. Karşı tarafın göremeyeceğini bilse de omuz silkti. Kanlı pençeler kendilerini yenileyecek enerjiyi bulamıyordu parmakları kopacaktı.
"Kırmak istemiyorum aç kapıyı." Bir adamın hayatını kırmıştı, kapı ona fazla olmamalıydı.
"Tam arkasındayım keza bu senin için bir şey ifade etmez değil mi?" İçin kan ağlıyordu, pençeleri koparmayı başaramıyordu.
İyileşmeye enerji bulamayan beden acıyla inledi. Lâkin duyulan ses pek insani değildi. Bu acı bedenini sarsarken kopmak üzere olan parmaklarıyla yüzleşti, pençeler gitmişti. Kan revan içinde durmadan kanayan ellerine baktı.
Lavaboda onları suyla temas ettirirken titriyor ve acıyla inliyordu. Elleriyle anahtar kilidini çeviremezdi, canının acısını kendine reva görerek bekledi ve tam o anda kapı kırılmıştı. Kendine olan nefretini bu derece hat safhada yaşıyordu.
Sevilmiş miydi hiç biri tarafından? Sevmiş miydi hiç kendini? Sevdirebilmiş miydi? Kimseye zarar vermek istememişti, kimseyi üzmek ya da kimseyi incitmek. Şimdi ise herkesi incitebilecek gibi hissediyordu. Bu güç gözünü kör eder miydi? Gözleri zaten kördü, sevgiye kördü sevilmeye kördü. Hırsa köreltilmiş miydi?Kapının kırılmasıyla irkildi kendini duvara yasladı, adam ondan korktuğunu fark ederek kızın yanına gitmedi. Ellerini gördüğünde ise kendini engelleyemedi
Kanayan elleriyle sırtını duvara yaslayarak yere çöktüğünde kendisini öldürmesini istedi bu acının. Daha doğrusu bu acının onun bedenine son vermesini istedi. Ama varlığından vazgeçemiyordu. İçinde kötü biri değildi, buna inanıyordu. Ama bedeni tamamen buna karşıttı. Karşısındaki kişinin gözlerindeki endişeyi seçiyordu, neden bu beden bu kadar önemliydi ki?
Bedenin içindekini tanımayanlar bu beden için endişe mi ediyordu yani? Buna mı inanmalıydı? Karşısındaki kişi onu orada bırakmıştı. Daha doğrusu kızın üzerine gitmenin iyi olmayacağını biliyordu. Kendisinin yanında olanı hatırladı, kızın büyük bir pişmanlık yapmasından korktu belki de ve kızı bırakıp gitti.
Gitmişti, derin bir nefes aldı. Ceset yoktu, kanlı bezi çöpe attı ve çöpü dışarı çıkarttı. Elleri deli gibi sızlıyor bunu kendine ceza olarak görüyordu. Kopmaması için bir çaba göstermek istemiyordu. Ailesi hala gelmemişti.
Her şey normal görünüyordu, televizyonu kapatarak odasına geçti. Ellerindeki acı geçmeden artıyordu. Onları sarmak istemiyor acıdıkça acısın istiyordu adeta. Her yer kan olmuştu bunu bile umursamadı. Usulca koltuğa uzandı, ellerini kucağına yerleştirdi ve vicdanıyla baş başa kaldı.
…
Genç adam çoktan evden ayrılmıştı, kız ondan korktuğundan kendine zarar veriyordu. Etrafı temizlemeyi ihmal etmemişti. İgor’u tanırdı.
Güzel bir koşu hem vücudu hem ruhu için iyi olmuştu, bu yaraladığı ilk kimse değildi. Lakin kızı öyle görmek vicdanını tetiklemiş olmalıydı. Hissetme diye telkin etti kendini. Kız ölecekti. Orada onu korumak ile görevlendirilmişti. Ve korumuştu, gün başarılıydı.
Bu gün bir daha kimse gelmeye cesaret edemezdi. Binaya giriş yaptı.
"Bert?" Sorgular ince kadın sesi annesine aitti.
"Evet?"
"Kız?" Üzerindeki deri ceketi astı ve üzerindeki kana merakla bakan kadına döndü.
"Güvende." Annesi anlamıştı, açıklamaya gerek yoktu. Kan görmeyi sevmezdi o da. Ama bağışıklık kazanmıştı bu duruma. Korumak için yapıldığına inandığı her şeyi yapardı bu kadın. Daha doğrusu bu cadı karakterinin doğasında vardı.
"Odra'nın torunu, nasıl öldüğünü biliyor mu?"
"Bildiğini sanmam. Odra kendini ısırmaya yetecek kadar göstermiş." Annesi kıza üzülüyordu. Lakin bununla alâkalı tek kelâm etmeden odasına çekildi. Annesi böyleydi, annesinin ne olduğu kanında yazılıydı o kan ile kalbi ve beyni çalışırdı.
Genç adamda aynı şekilde kendi odasına geçti. Üzerindeki kanı temizleyecek bir duş aldı. Ufak tefek kesikler canını yakmıyordu.
Sarması gerekse de bunu yapmadı, açık yaraya değen havanın verdiği acı onu kendinde tutuyordu. Balkon zeminine bıraktı yorgun bedenini. Gözünün önüne gelen nefret ve korku dolu gözleri geçiştirmeye çalışsa da faydasızdı. Bu bedenin içinde kopan fırtınaları görmek istiyordu ama beden yağmurdan sırılsıklam iken içini gösterecek kadar dağılmıyordu etrafındaki bulutlar.
Hala ıslak göğsüne esen soğuk rüzgarlar belki onu hasta edebilirdi. Edemezdi, kolay kolay hasta olmazdı. Üzerine bir kazak geçirip balkon demirlerinden aşağı atladı.
…
“Kendini kabul et Meyus, bu şekilde koş.” Kız yine koştu, oldukça yavaştı. Yaşlı olması gereken genç kadın oğluna yapamadığını başaracak idi. Onun ne olduğu önemli değildi, kuralları biliyordu.
“Meyus! Kızım koşma, düşeceksin şimdi.” Babasından gelen uyarı ile durdu. Babasının büyükannesinin bakışı hoş sayılmazdı.
“Koşamıyor daha.” Diye yakardı büyükannesi.
“Zorlama onu.” Kız durdu, zaten yorulmuştu oldukça.
“Yemek hazır kızım.” Annesinin ona seslenen sesiyle babası ve büyükannesini yalnız bıraktı.
“Ona dokunmayacaksın. Yıllarca neredeysen oraya geri git.” Adam acımasızca savurdu sözlerini yıllar sonra yine geldiğini anlamlandırıyor ve çıkan anlam onu ölesiye korkutuyordu.
“Ona bir şey yapmıyorum.” Birkaç adım yaklaştı oğluna. İçindeki hüsranın kırıntılarını görüyordu karşısında.Yıkılmış bir kale vardı, yıkanın kendisi olduğunu düşünmüyordu kadın. Kusursuz bir eminlikte konuştu.
“Şimdilik.” Ve hızla göz önünden kaybolduğunda küçük kız makarnasına sıktığı ketçaba bakmaktaydı.