“Bulundun küçük kız tıpkı onun istediği gibi."
Yerde az önce yakalamaya çalıştığı karpuzu göstermişti, artık paramparça olan karpuzu. Sulu karpuz yeri ıslatmış içinin kırmızılığı dağılmıştı, etrafındaki diş kıracak sert kabuk içindeki kırmızı kısmı koruyamamıştı. Kırmızı alan şimdi böcekleri kendine çekiyordu. Igor satıcıya soğuk bir selam verdikten sonra bakışları saniyelik dahi olsa kızına değmişti.
Kızının yüzündeki ifadeyi ölçmüştü hızlıca. Birlikte köfteciye yöneldiklerinde kız babasının yanında olmadığını fark etmemişti, artık orada olmayan satıcıyı arıyordu gözleri. Artık başka bir ülkede olduklarının farkındaydı lakin adam İngilizce konuşmuştu. Bu tesadüfe dayalı olabilecekse de zihninde şüphe uyandırırken uzun yolculuğun yorgunluğundan paranoya ettiğini düşündü.
Köftecinin yanında bir mezarlık uzanıyordu. Yerleşme bulunmayan bu yola yapılan mezarlar pek dua almıyor olsa gereklerdi. Meyus içindeki şüphe kırıntılarını bu mezarlığa üfledi, büyükannesi ve tanımadığı onca insana iyi dileklerini etti. İçindeki bıkkınlığı hissediyordu, siparişleri yavaş yavaş masalarını doldururken şişedeki suyu bardağına boşalttı ve soğuk suyun kendisini daha iyi hissettirmesi umarak yudumladı suyu. Her yudum sonrası duraklıyordu, biraz içerdi ardından nefeslenirdi. Babasının dengesizliği onu sarsıyordu, annesinin tepkisizliği onu yaralıyordu ama sadece yemeğini yedi, poker ifadesini takındı yüzüne. Yemekleri bitince annesi hesabı ödemeye gidiyordu babası ise çoktan karavana doğru yürümeye başlamıştı.
Tekrar yola koyulmalarının ardından saatler geçmiş kız satıcının söylediklerini düşünmüştü. Sadece paranoya yaptığına emindi lakin babasının bu gerici davranışları onu düşünmeye itiyordu. Kendini sürekli olarak fazla düşünmemeye odaklardı. Havanın karanlığı arasında parlaklığının tamamına erişmek üzere olan ayın ışıltısı karavana sızıyordu. Karavan duraksadığında anca yarısına kadar gelebildiği kitabın arasında bulduğu ilk nesne olan kulaklığını koyup camı araladı.
Biraz temiz hava alması beynindeki bu uyuşukluğu atmasında yardımcı olurdu. Sayfalarca okumuştu ama tek kelime anlamamıştı. Gece vaktiydi, ayın ışığının her yere yetmediği saatlerdi.
Yeni durdukları yer oldukça ıssız bir benzinlikti anne ve babası indiğinde içeride kalmayı tercih etmişti. Camdan dışarı bakarken her yeri saran sessizlikte duyduğu bir uluma sesiyle irkildi ve camı kapadı. Vücudu uyuşmuştu, saatlerdir birkaç adımdan fazlasını atmamıştı. Karavandan çıktı bu ıssızlık onu korkutmuyordu. Koşmak istedi bu kadar süre hareketsiz kalmak onu yormuştu. Hareketsizlikte yorardı kişiyi. Karavanın etrafında birkaç tur atabileceğini düşündü, koşmaya başladığında oldukça hızlıydı daha açılamadan bir bedene çarpana dek başının delicesine döndüğünü fark etmemişti.
Ona çarpan beden saniye dahi ona bakmadan uzaklaşırken Meyus arkasından bakakalmıştı. Bu ıssız yerdeki yabancı tüylerini diken diken etmişti. Yabancının uzun saçlarını görebilmişti karanlıkta bu bilgi cinsiyetini bilmesinde bile yeterli değildi. Bu sırada dönmüş anne ve babasını fark etmemişti. Babası kızını yerde görmenin paniğiyle hızla yanına çökmüştü.
"Kızım sen iyi misin?” Babası uzun süre sonra ilk defa konuşuyordu onunla. Adam korkmuştu, bundan sonra hep diken üzerinde olacaktı çünkü kızı on sekizine o kara gece de basacaktı. Hayır, kızı on sekiz yaşına bu kara gecede basacaktı. Ve kimsenin kutlamak aklına dahi gelmiyordu. "Kedi, kedi çıktı." Adam rahat bir nefes verdi, kız annesinin yardımıyla doğruldu. Babası tekrar etrafındaki perdeyi indirmişti. Ve kızına arkasını dönmüştü ona yapabileceği bir açıklaması yoktu. Bu adam hiçbir zaman açıklayamamıştı kendini bir kere ifade etmiş ve hala bunun sancısını hissediyordu.
“Baba-" Igor konuşmak istemiyordu, hazır değildi buna. Her zamankinden farklı gözüküyordu adeta delirmiş gibiydi öyle ki gözleri yuvalarından çıkmıştı ve normale göre kıpkırmızıydı.
"Türkiye'deyiz." Annesi söze atılmıştı, adamın kızı bu kadar cevapsız bırakması onunda hoşuna gitmiyordu. İkisi de kızlarının tepesinde tüneyen ilgili ebeveynlerden değillerdi ama kızlarının onların istekleri doğrusunda yaşamasını isterler ve bunu kızlarını korumak başlığı altında yaparlardı. Basit bir ergenlik tecrübe kuramından uzaktı bu koruma kavramı. Kızlarının kanının temiz kalmasını istiyorlardı. Igor kendi kanının o aşağılık türe karışmasını istemiyor her adımını bu amaca doğru atıyordu. Sessizliğinin sebebi ise kızını kendinde uzaklaştırmak ve vicdan yükünü hafifletmekti. Kızına baktığında onu korumak için yaptığı pişmanlık duymasa da içini yakan anıyı defalarca yaşıyordu.
Kız annesini onayladı başıyla usulca, onları konuşmaya zorlayamazdı. Türkiye'nin annesinin doğduğu yer olduğunu biliyordu lakin annesi dahi orada hiç yaşamamıştı. En azından Meyus böyle düşünüyordu çünkü annesi bundan bahsetmezdi. Biraz ülkeyi araştırırken aklından geçen ihtimalleri eliyordu. Belki de paraya sıkışmışlardı, bu ihtimal üzerinde yoğunlaştı gittikleri ülke para birimi bakımında geldikleri yerdeki fakiri zengin edebilecek bir para birimindeydi. Sonrasında bu ihtimali karaladı kafasında para bir sebep olsa bunu onunla konuşabileceklerine emindi. Ayrıca hiçbir zaman paraya ihtiyaçları olmamıştı. Babası biyoloji profesörüydü annesi ise bir kimyager idi. İşlerine kendini vermiş iki insanlardı hatta çoğunlukla iş için kızlarını ihmal etseler de Meyus buna aldırmamayı öğrenmişti. Bir diğer sebep bir hastalık olabilirdi bunu da çürüttü hızla zihninde, aklına başka neden gelmiyordu. Bunun üzerine kafa yormayı tekrar tozlu bir rafa kaldığında yolculuğun bitmesine sadece saatler kaldığından habersiz bir şekilde kendini yatağa bıraktı. Düşünmeyi kenara bıraktığı olurdu, düşünmezdi hissetmezdi ve sorgulamazdı. Zihnini kitler çoğu şeyi algılamazdı dahi. Bu özellikle son bir yıldır daha sık ve konsantre yapabildiği bir şey olmuştu. Yılların birikimi olduğunu düşünüyordu. Karavan tekrar durduğunda camı aralamış ve bu sefer bir dinlenme tesisinde durmadıklarını anlayınca karavanın kapısını aralamıştı. Cereyan ile harmanlanan rüzgarın kapattığı cam kızı ürkütürken karanlıktaki havaya alışıyordu gözleri. Karavandan çıkmadan telefonunu almış kalan eşyalarını sonrasında almak üzere bırakmıştı. Önünde iki katlı bir ev duruyordu, kapısı aralıktı anne ve babası çoktan girmişti. Havanın karanlığı aydınlığı ağırlarken birçok efsanesinin yaratanı olan ay kendi köşesine çekiliyor ve onu aydınlatan güneşin önündeki tek engel olmaktan vazgeçiyordu Ayın bu vazgeçişi isteksel bir vazgeçişten uzaktı, bir zorunluluktu, bir pişmanlık bir vicdandı. Eninde sonunda kendi ışıltısı olamadığını görüyor ve onun ışıltısını çalmayı kendine yediremiyordu. Ay en gururlusuydu, ayla lanetlenenler gibi. Havadaki tatlı esinti kızın cildine dokunmuş havanın bu yumuşak dokunuşu ile saniyelerce ayın aldanmasına tutsak gitmişti. Evin aralık kapısından içeriye süzüldü. Evin içi eşya doluydu, bu kızı şaşırtmıştı çoğu kutulu olan bu yeni eşyaların arasında eski eşyalarından birkaçının da yer ettiğini gördü. Oldukça geniş iki katlı geniş bir bahçeye sahip bir evdi bu. Kız evin bu yönünü beğenmemişti, evde yalnız olduğu zamanlar küçük odasına sığınmayı severdi alan ne kadar az ise o kadar hissetmezdi kendini yalnız. Ama ev konum itibariyle pek insanlara yakın durmuyordu. Etraf ormanlık alandı ki bu sadece içinize bir nefes çektiğinizde bile anlaşılabiliyordu. Oldukça temizdi hava. Anne ve babası oldukça yorgun görünüyordu.
"Yataklarımız kurulu temiz çarşaflar karavanda olmalı. Odan üst katta." Yolculuk boyunca evin kurulumuyla ilgilenmişlerdi. Evdeki tüm görevlilerin çıktığından emin olmuştu İgor önden girerek. Adamları buraya getirmek zaten oldukça zor olmuştu. Bu evi sahibinden de almanın da zor olduğu gibi. Bu tarz evler genelde kullanılmayan miras listesinde olan evlerdendi. En azından almak için görüştüğü kız bu evi satmak istememe sebebinin ona ailesinden kalmış olmasını yani bir manevi anlam taşıması olduğunu söylemişti. Bu evlerde yaşam pek kolay olmazdı, şehir merkezi oldukça uzaktaydı. Ama ne o ne de eşi bu durumdan rahatsız sayılırdı.
Adam odasına geçti, masası buradaydı üzerindeki naylonu kaldırdı ve bir kenara bıraktı yarın gelecek hizmetlilerin evi tamamen yaşanılabilecek hale getireceğinden emindi, eşi ise yorgunluğunu atmak üzere yatak odasına gitmişti. Adam masasının başında oturmuş tozlu mobilyalara bakarken kendini onayladı. Burada güvendelerdi, her yan ev doluydu. Adam derin bir nefes çekti, annesinin gömülü olmasının verdiği rahatlıkla uyuklamaya başladı sandalyesinde
Kız üst katlardaki odalara tek tek bakarken kendi odası olduğunu tahmin ettiği odanın önünde durdu. Eski eşyalarının bir kutuda durduğu bu odadaki mobilyalar yeniydi, anne babasının bu mobilyaları ne zaman aldığını bilmiyor içindeki merakı artıyordu her an. Odasının bu kadar büyük olması rahatsız etmişti onu, gördüğü tüm odalar en az bu oda kadar genişti. Evdeki lavabolar bile içinde çay kahve içilecek genişliktelerdi. Odasındaki lavabo, odası olsa ona fazla gelirdi. Kutuları üzeri örtülü mobilyaların üzerinden yere indirdi. Kız evin girişindeki mutfağa bırakılmış temizlik malzemelerini hatırladı, kendini hiç olmadığı kadar enerjik hissediyordu. Anne ve babasının uyanmayacağını bilse de sessiz olmaya özen göstererek aşağıdan ihtiyacı olan malzemeleri odasına taşıdı. Yeni mobilyaların üzerlerindeki tozları sildi, muşambaları bir araya toplayıp lastik ile birbirine bağladı. Eski eşyalarından çoğu burada değildi. Kozmetik kırtasiye ve birkaç çamaşırı dışında üzerine birkaç parça kıyafet vardı. Çok çeşitli giyinen biri sayılmasa da yerine göre giyinmeye çalışırdı. Sadece iki hırka ve birkaç kazağı vardı bir çantada. Tüm odayı baştan aşağı temizlese de yorulduğunu hissetmiyordu. Son olarak muşambaları çöpe çıkarmak üzere dışarı çıktı. Eski evleri aksine bunun önünde bir çöp kutusu yoktu lakin birkaç blok ileri de bir tane görebiliyordu. Muşambaları ona atarken havanın ne kadar aydınlandığını fark etti. Etraf hepsi birbirinden uzun ağaçlarla bezeliydi, eve doğru yürürken oldukça yavaştı ve etrafı inceliyordu. Oldukça dikkatli izliyor olsa da ona çarpan kızı fark etmemişti.
Buna şaşırmıştı çünkü buralarda başka bir ev fark etmemişti bu sebeptendir de kimseye rastlamayı beklememişti. Kulaklıklarıyla koşuya çıkmış kız kulaklıklarının omuzlarına düşmesine izin verip onunla konuştuğunda Meyus kızın ne dediğini anlamamıştı. Kızın kahverengi saçları sıkıca toplanmıştı, büyük mavi gözleri koşmasının etkisiyle yorgun düştüğünü gösteriyordu.
“Kusura bakma, seni görmemiştim. Aslında seni daha önce hiç görmemiştim."
Meyus kız kendini tekrarlandığında hala onu anlamıyordu, kızın Türkçe konuştuğunu biliyor lakin bu dil ile ilgili tek bilgisi bir merhabadan öteye gitmiyordu, kabalık etmek istemediğinden İngilizce cevapladı.
"Kusura bakmayın, sizi anlamıyorum." Kız onun yabancı olduğunu gördüğünde İngilizce devam etti.
"Önemli değil, seni daha önce görmemiştim.”
"Taşınalı çok olmadı."Takınabileceği en kibar haliyle kızın yanından ayrılmıştı, umursamazlığın hat safhasında insanlara bunu göstermek istemezdi. İçi içini yerdi dışarıdan tek yaptığı bir konuşmaya gülmekti. Kafasında büyüttükleri için fazla umursamaz bir insandı o. Umursamazın umursadığı dakikalardı, tehlikeli dakikalar.
Biraz daha yürüdü yavaş yavaş. Odasına geldiğinde çarşaflarını ayarladı ve bulduğu incecik pikeyi de yatağın üzerine yaydı. Kocaman camlardan birini ardına kadar açtı ve deterjanın yoğunluğunun azalması için odayı havalandırdı. Üç gündür yıkanmıyordu bunun rahatsızlığıyla düzenlemesinde eksiklikler olan banyoya girmeden bir havlu aldı yanına. Saat sabah saatleriydi, üzerine siyah atletinin üzerine yine siyah bir hırka geçirdi. Altına siyah tayt ve siyah ev ayakkabılarını giydikten sonra yatağına uzandı. Beyaz mobilyalarına güneş ışığı yansırken öğle vaktiydi.
Yorgun hissetmediğinden doğruldu yatağından, anne ve babasının uyandığını tahmin ediyordu. Evi temizlemeye gelecek birilerinin olacağını düşünüyordu, odasının kapısını kapatıp merdivenlerden indi. Evin giriş kapısının hemen sağı mutfağa solu ise salona açılıyordu. Merdivenlerinin arkasında bir kapı vardı. Annesinin yediği üç yumurtaya bakarak aklındaki soruları bastırdı ve kendine bir bardak su doldurdu kız.
"Okul kaydın yapıldı, ilk dersin bir saat sonra." Babasından gelen bu cümle ile annesi de en az onun kadar kadar şaşırmıştı. Okula devam edeceğini pek tabi biliyordu lakin bu kadar çabuk beklemiyordu daha doğru düzgün bir açıklama duymamıştı. Anneannesinden duyduğu bir kaç temel Türkçe kelime çağrışım dahi yapmadı zihninde.
Zaten kimse ile konuşmadığından bunun bir problem olacağını sanmıyordu. Babasının birkaç kelime daha etmesini bekledi, zihni birkaç kelamına kül olacak kadar yalvardı kişiliği daha fazla orada durmadı ve odasına geri yöneldi. Alışmanın en kolay yolu yapmaktı, sorgulamadan yapmak. Hafif nemli saçlarının kabarmasını önlemek için kutulardan bulup yerleştirdiği kremlerden birini uyguladı saçlarına. Özellikle son dönemlerde saçlarının daha da kabardığını gözlemliyor ve sürekli onları kontrol almaya çabalıyordu. Üzerindekiler ona makul görünürken karavandan aldığı siyah sırt çantasına bir defter ve kalem attı. Merdivenleri hızlı adımlarla inerek ona yapılan kahvaltı teklifini geri çevirip aç olmadığını söyleyerek evden çıktı. Bu kadar belirsizlik Meyus için bile fazlaydı, kafayı yemek üzereydi ama ağzından tek kelime çıkmıyordu. Kulaklıklarını telefonuna bağladığında babası adresi mesaj atmıştı, gideceği okul özel bir okuldu buna rağmen geldiği yerdeki okullardan oldukça farklı olduğunu itiraf etmeliydi.
Kendini tamamen farklı bir kültürün içinde bulmuş kulağına dolan Türkçe şarkıları dinleyerek okula yürüyordu. Belki bu bir nebze de olsa bir kulak aşinalığı yaratırdı diye umuyordu. Okula vardığında saçları kurumuş, sürdüğü krem sayesinde çok abartılı kabarmamıştı. Ev ile okul arası mesafe oldukça uzunda olsa tamamını yürümüştü, yolculukta yaptığı uyuşukluk sonrası bir daha yorulacağını düşünmüyordu. Okula girdiği anda birkaç meraklı gözü üzerinde hissetmişti, kimseyle göz teması kurmadan mesajda yazan sınıfı aramaya koyuldu. Okul pekte büyük sayılmazdı, okula girmeden her boyda insan görmüş ve buranın sadece bir lise olmadığı kanısına varmıştı. Belli ki bu okul binası her yaştan insanı içinde bulunduruyordu. Bu kıza garip gelmişti, geldiği yerde ki sadece lise için ayrılan bina bundan kesinlikle daha büyüktü.
Sınıfı zar zor bulduktan sonra bulduğu ilk boş sıraya oturduğunda dersin matematik olduğunu anlayabilmişti, öğretmen onu yanına çağırdığında ise kendisine seslenildiğini anlamış lakin cevap verecek yeterli dili olmadığından İngilizce cevaplamıştı.
“Merhabalar adım Meyus." Adını sorduğunu tahmin edip bu şekilde bir cevap vermişti lakin kadın zaten önündeki kağıttan kızın ismini okuyabiliyordu.
"Kitabın olmadığından olan birinin yanına oturmanı önerdi.” Konuşan yeşil gözlü sarışın çocuğa doğru döndü, kendisiyle İngilizce konuşulması tamamen kabuğuna çekilemeyeceğinin göstergesiydi. Bir cevap vermese de yeşil gözlere sahip sarışın çocuk yanına yönelmişti. Yanına oturduğunda Meyus kafasını sıraya yaslamış öğretmen ise onunla ilişiğini kesmişti.
"Emir." Bunun onun ismi olduğunu tahmin ediyordu, başıyla onayladı.
“İngiliz misin?”
Konuşmak istemiyordu lakin kaba davranmanın onu şu an kurtarabileceğine de emin değildi yine başıyla onayladı. Birkaç dakika sessizlik içinde geçti, bu Meyus’un alışkın olduğu bir durumdu. İnsanlar çok garipsese de o üzerinde birinin dikkati dahi varken sessizce durabilirdi.
“Hep bu kadar sessiz misin yoksa çekingenlik yabancılığından mı?” Kendinin bile kendisine soruları varken başkalarınınkini cevaplayacak dermanı yoktu. Emir’in bu sorusunu cevapsız bıraktı ve kitaptaki karmaşık formülleri anlamaya çalıştı. Eğitim sistemleri oldukça farklıydı, ilk fark ettiği şey bu olmuştu. Buradaki matematik geldiği yerde üniversite düzeyinde görülen dereceden gibi duruyordu. Gün boyu iki kelâmdan fazlasını konuşmamıştı. Matematikte onu fazlaca zorlamıştı ve bu da kafasını verebileceği bir alan oluşturmuştu.
"Emir gelsene oğlum buraya." Emir seslenen arkadaşını umursamamıştı, bu kızın neden bu kadar sessiz olduğunu merak ediyor bunu açıkça garip buluyordu. Aksine fazlaca özgüvenli olmasını beklemişti genelde onun gibi tanıdığı insanlar böyle olurdu. Meyus biraz kaba olduğunun farkındaydı, eski okulunda da bu şekildeydi tek bir arkadaşı dahi yoktu kendini bu yalnızlığa mühürlemiş kalan mumu da dudaklarına damlatmıştı. Okulun bitiş zili çaldığında hızlıca eve yürümüştü, en kısa sürede yaşayacağı yeri öğrenmesi gerekiyordu. Bu anilik ona bir şaka gibi geliyor ve hala kavramları zihninde netleştiremiyordu. Ne de algılayabiliyordu etrafında olan biteni. Aslında baktığında durumda bir belirsizlik var sayılmazdı ama aklı soru işaretleriyle doluydu. Üzerindeki bıkkın his onu terk etmiyordu. Yorgun olduğu bahanesine sığınarak onunla konuşmaya hali hazırda niyetli olamayan anne babasına bir kaçamak verdi ve odasına çıktı. Sandalyesine oturdu ve kutularla gelen az çok kitaptan birini aldı eline. Oz büyücüsü. Bu kitabı küçüklüğünde ona hediye eden komşusunu hatırlıyordu, okuduğu ilk kitaptı oldukça eski bir basıma sahip kitabın ilk sayfasını araladı. Kitap yer yer çamur olmuş ve neredeyse tümüyle buruşuk sayfalara sahipti. Oldukça ıslanmıştı, kız gözyaşı olduğuna yormuştu ama bu kitabı okurken neden ağlanacağını anlamıyordu. O kitabın hiçbir bölümünde üzücü bir olay görememişti.
Bu hikâye de en çok dikkatini yoğunlaştırdığı nokta Dorothy idi, kendisiyle özleştirirdi kızı. Teneke adam, korkuluk ve aslan üçü de sahip olmadıkları bir şeyin hayalinde koştururlardı lakin Dorothy sahip olduklarını geri isterdi. Peki ya teneke adam? O da bir zamanlar sahip olduğu kalbi istemiyor muydu aslında?işte bu noktada da bir fark ile ayrılıyorlardı. Dorothy bir kasırga onu alıp götürmese risk dahi almamıştı elindekileri kaybetmeye lakin teneke adam öyle miydi, tutturmuştu evleneceğim diye aldığı riskler kellesini alsa bile. Aslan hiç cesur olmamıştı, cesur olması gerektiğini duymuştu öteden beriden. Bunu gerçekten hissettiğinde de cesur idi zaten. Her tarafı samanla kaplı bir adam akıl istedi, tüm samanları birkaç ipin tutabileceğine inanırken ne kadar aptal olduğunu göz ardı etti. Kitapla ilgili düşünceleri onu gerçek dünyadan uzaklaştırırken duyduğu ince bir ses onu gerçekliğe hızlıca döndürmüştü.
“Ne yani Odra’nın torunu gerçekten bu mu?” Duyduğu ses ile irkildi ve sandalyesinde geriledi, anne ve babasının markete gideceklerini bildiren mesajı kitabın ortasındayken görmüştü.
“Sus, Liren.” Sandalyesinden hızla doğrulup etrafını inceledi açık kalmış cama döndüğünde orada dikilen iki silüeti gördü ve korkunun da etkisiyle güçlü bir çığlık atarak bilincini yitirdi. Sadece yorulmuştu ve zihninin ona oynandığı bu ufak illüzyona inanmıştı bu şekildeydi düşünceleri.
“Ne zaman uyanacak bu, benden bu kadar.” Az çok seçebildiği kızın sesiyle gözlerini araladığında bunların hala zihninin bir oyunu olduğunu düşünüyordu.
"Meyus Hilaris ." Duyduğu ses ile bu sefer ikinci siluete döndü bakışları. Korkuyla geriledi. Kızıl saçlı kız üzerindeki deri ceketi yatağa bırakıp sandalyesine yerleşti. O anda bu kızı daha önce gördüğünü fark etti, dinlenme tesisindeki lavabodaydı onunla. Tam bu esnada konuştu kızıl saçların sahibi, canı sıkılıyordu ve kendine eğlence arıyordu.
“Beni tanımadın mı? Üzülüyorum ama." Onu takip etmişlerdi, buralı değillerdi ve gecenin bir vakti odasına girmişlerdi Meyus durumun içine saldığı tedirginlikle konuşmadı. Kendini savunacak bir şey arıyordu gözleriyle odasında. Paniğin anıi gelişi hareketleri ve zihni dondururdu. Kızıl saçlı kız kendi saçlarıyla oynarken erkek olan masasına bıraktığı kitaba odaklanmıştı, gözleri kıza kaydığında onu inceledi. Kızın siyah saçları düştüğünden dağılmıştı. Hırkasının bir omzu aşağıya düşmüştü ve kahve tonu gözlerindeki tedirginlik kolayca seçilebilirdi. Liren'e hak verdi bu kız Odra'nın torunu olabilir miydi?
“Tesisteydin." Sesi cılız çıkmıştı, afalladığı belliydi. Ardından devam etti.
“Hemen gidin yoksa polisi arayacağım." Söyledikleri ucuz bir blöften ibaretti, buranın polis kodunu bilmiyordu daha. Lâkin herhangi bir etki de yaratamamıştı. Büyükannesini nerden tanıyordu bu insanlar? Sadece taziye iletmek için onu takip etmiş olmaları mantıksız olurdu.
“Çok sayfalı.” Adam bakışlarını kitaba geri çevirmişti. Liren omzuyla ona vurduğunda bir şey anlamamıştı.
"Odra'yı tanıyor musun?" Soruyu kızıl saçlar sormuştu, sabrı tükenmişti ve yapacak daha eğlenceli şeyler olduğuna emindi. Ölen büyükannesinin adı ikinciye anılıyor bu defasında direkt soruluyordu tüylerinin diken diken olduğunu hissetti.
"Büyükannemdi." Dedi Meyus kısık sesle. Bu insanların büyükannesini nereden tanıdığını ve onun hakkındaki sorularını neden babasına yöneltmediklerini düşünüyordu. Belki de babaannesinin büyük miktar bir borcu vardı ve karşısındakiler tefeciden ibaretti. Belki de fidye için tutsak edilecekti. Bir sürü ihtimal zihnini dolaşıyordu. Bu yabancıların odasındaki varlığı kendini rahatsız ve savunmasız hissetmesine sebep olurken gözleriyle hala kendini savunabilecek ya da kurtarabilecek bir yol arıyordu.
"Ölmüş, tam zamanında." Kızıl saçlı kız lakayt tavrını kenara bırakmış boş bir ifadeye ev sahipliği yapmaya başlamıştı. Onun öleceğinden haberdardı lakin bunun birkaç gün daha geç olmasını ummuştu.
“Ne zaman?" Bu soruyu yönelten kızıl saçlar değildi, kendisi içsel kederine dönmüş üzüntü duymadan sıkışıklık hissediyor planları gözden geçiriyordu.
“Sanırım üç gün önce."
"Sanırsın?" Yüzünde hafif yer eden bir merak ile yöneltti bu soruyu Meyus'a genç adam. Meyus cevap vermedi, sessizliğe büründü. Karşısındaki adam kumraldı ya da karanlıktan böyle yorumluyordu adamın beyaz tenini. Koyu renk saçları alnına dökülmüş adamın parlak gözlerine kilitlenmişti gözleri.
"Onu pek görmezdim." Kız yalan söylemiyordu, babasından dahi doğru dürüst bir açıklama duymamıştı. Babası kıza büyükannesinin ölümünden bahsetmemişti bile. O bunu kendi öğrenmişti.
"Bilmediğimiz şeyler var Bert.”
"Ne demek görmezdim?" Sesleri yükseliyordu, sinirlerine hakim olma konusunda pek iyi değillerdi Meyus bir an önce gitmelerini istiyordu.
"Onu küçüklüğümden beri toplasan birkaç kez gördüm genelde-" Son detayın gereksiz olduğunu düşünerek onu atlamıştı.
Ama bu sargı detayının nedensizce zihninde çok fazla yer ettiğini fark etti. Belki de aklında birkaç soru işareti bıraktığından dili sürekli dile getiriyordu bunu.
"Sonrasında vücudunda bir iz kalırdı." Liren anlamlandırmamıştı ama Bert'in bir bildiği olduğuna inanıyordu.
"Onu gördüğümde başıma hep bir şeyler gelirdi ve de ailem bu durumdan hoşlanm-" Cümlesini tamamlayamadı, nokta kalbine saplandı. Oysa kız yorganın altında oluşmuş ve de silinmeyen yara izini biliyordu. İstemsizce yandığını hissetti ve bacaklarını kendine çekti.
"Isırıldığı kesinleşti." Nereye geldiklerini sorguladı kız zihninde, babası cidden burayı güvenli mi bulmuştu? Eğer yabancılar insanların evlerine bu şekilde dalabiliyorsa kesinlikle güvenlikli bir yer değildi. Takip edilmişti ve bunun korkusunu iliklerine kadar hissedebiliyordu.
“Köpekler beni ısırmış ve sizde bu bahaneyle odama dalıyorsunuz?” Yönelttiği soruya gülmüştü kızıl saçlı kız.
"Sayılır, ama biz kendimize köpek demiyoruz." Bert’in koyu gözlerin parıltısını görüyordu bu sebepten gözlerini kaçırmıştı Meyus.
"Ah bu kabalık ama bazıları tarafından bu şekilde adlandırıldık." Çocuğun yüzünde bir sırıtış belirdi, kızın hiçbir şey bilmediğini anlamıştı. Odra ona tek kelime etmemişti, böyle bir aptallığı yapmış olamazdı. Belki de kız gizliyordu.
"Şimdi daha fazla uzatmayalım.” Elinde tuttuğu kızın taşıyabileceğinden çok daha fazla ağır olan küçük ağırlık taşını kıza fırlattı. Meyus refleks olarak taşı hızla yakalamış ve kendisine çarpmasını önlemişti, tepki vermeden taşı sahibine geri fırlattı. Genç adam emin olmasa da ikna olmuştu kızın cahilliğinden.
"Odra sadece anlatma kısmını bize bırakmış." Taşı cebine koyarken Bert'in yüzündeki rahatsızlık açıkça okunuyordu.
"Ah bu kısımdan nefret ediyorum." Kız cümlesini tamamladığında odadan ufak bir korku nidası duyuldu. Meyus gözlerini konuşmamasına rağmen kıza çevirmenmiş hala onu inceleyen çocukta tutuyordu göz temasını bozan ise gözünün önünde beliren değişim olmuştu. Ellerinin gerildiğini gördü zihninin parçalandığın hissetti. Zihnine açtığı kesikler sızlarken aklını oynatmaması adına bilinci hızla ondan uzaklaşmıştı.