İçeriğe geç

Hikaye Gezgini

Bölüm 31 · 13 dk okuma

Hikaye Gezgini

Bölüm 31

Şelale

Ormanda zar zor ilerlemeye devam ettik. Eskisine göre daha rahat hareket ediyorduk ama yine de zorlanıyorduk. Artık Karanlık Orman'da olmadığımız için etrafımızı rahatça görebiliyorduk. Taş Eris'in çantasındaydı.

"Şu sesler..."

Eris'in konuşması ile kafamı kısa bir an ona çevirdim.

"Nasıl oluyor da birbirimizi kafamızın içinde duyabiliyoruz? Ve bunu daha önce neden fark etmedik?"

"Daha önce fark etmememizin sebebi birbirimize seslenmemiş olmamız muhtemelen. O kısım çok da önemli değil. Ama nasıl duyabiliyoruz benim de bir tahminim yok. Cadı diyeceğim ama her şeyi o planlamış olamaz."

"Belki bu diyarla ilgilidir. Sonuçta gerçeklikte yaşamıyoruz."

"O zaman istediğimiz her şeyi anında yapabiliyor olurduk."

Eris homurdandı.

"Doğru."

Kafasını bana çevirdi.

"Bana tekrar seslenmeyi dene."

Ne diyeceğimi düşündüm. Eris'in gözlerine baktığımda aklıma gelen ilk cümleyi beynimin içinde sesli bir şekilde söyledim.

Gözlerin çok güzel.

Eris'in yüzünde hala aynı ifade vardı. Bu da demektir ki dediğimi duymamıştı.

"Yüz ifadenden anladığım kadarıyla dediğimi duyamadın."

"Evet. Ne dedin?"

"Gözlerin çok güzel, demiştim."

Gülümsedi.

"Bunu demeni beklemiyordum."

Omuz silktim. Yanaklarımın kızardığını hissettim.

"Doğru olmayan bir şey söylemedim. Sen dene."

Kafasını salladı. Odaklanıp bekledim. Ama hiçbir şey duyamamıştım.

"Sen de duyamıyorsun dimi?"

"Evet. Ne dedin?"

"Söylemeyeceğim."

Kaşlarımı çatarak suratına baktım.

"Ben sana söylemiştim."

"Zorunda değildin."

"Haksızlık bu! Ne demiş olabilirsin ki?"

"Bilmiyorum."

Yüzünde geniş bir sırıtış oluştu. Göz devirip önüme döndüm.

"Söylemezsen söyleme. Çok meraklıydım sanki."

Meraklıydım açıkçası.

"Öyle olsun. O zaman asıl konumuza gelelim. Neden şuanda birbirimizi duyamıyoruz?"

"Acaba o an çok mu içten konuştuk?"

"Sanmıyorum. Ben seninle hep içten konuşuyorum."

Kafamı salladım. İçim bir hoş olsa da belli etmedim.

"Bataklık Canavarı bir şey yapmış olabilir mi?"

"Hayır. O hiçbir şey anlamadı."

"Ama hile yaptığımızdan emindi."

"Ama nasıl yaptığımızı bilmiyordu. Bilemez de."

"Off! Ne dersem diyeyim hiçbirini beğenmiyorsun."

Eris tam ağzını açmıştı ki gelen su sesi ile ikimiz de olduğumuz yerde durduk. Karşıya baktığımızda ağaçların arasında bir nehir vardı ve su sesi oradan geliyordu. Aklıma şelaleden düşeceğimiz geldi.

"Nehri bulduk."

"Sırada sandala binip şelaleden düşmek var."

Eris nehre doğru ilerledik. Nehrin yanına vardığımızda elimi suya daldırdım. Ilık değildi ama yüzülebilecek kadar soğuk da değildi. Elimde olsa yüzerdim.

"Sandal nerede?"

Eris etrafa bakınmaya başladı. Onunla birlikte ben de çalıların arasına bakındım. Ama sandaldan eser yoktu.

"Asra!"

Eris'in sesi ile kafamı kaldırıp ona baktım. Yere diz çökmüş toprağa bakıyordu.

"Ne oldu?"

Yanına vardığımda yerdeki toprağın aşındığını gördüm. Aklıma gelen ihtimalle ellerimle yüzümü kapattım.

"Hayır ya."

"Benim düşündüğümü düşünüyorsun sen de galiba."

Yerden kalkıp ağacın gövdesini gösterdi.

"Sandal ağaca bağlıymış. Ama birisi onu götürmüş. Bak, halattan dolayı ağacın gövdesi aşınmış."

Dediği gibi ağacın çevresi düz bir çizgi halinde soyulmuştu.

"Sence bunu Bataklık Canavarı mı yaptı?"

"Çok büyük ihtimalle evet."

Oflayarak etrafıma bakındım. Sandal yerine başka bir şey bulabilir miyiz diye. Ama elbette yoktu.

"Ne yapacağız?"

Eris de benim gibi etrafına bakındı. En son bakışları nehirde durdu.

"Nehre atlayıp akıntıyla gitsek ne kadar mantıklı olur?"

"%2 kadar mantıklı olur. Kayalık var mı yok mu bilmiyoruz. Akıntı bizi başka yerlere savurabilir. Hatta ve hatta boğulabiliriz. Eh, ölmememiz gerektiğini de düşünürsek bu dediğin asla olmaz."

Eris sıkıntıyla oflayarak saçlarını karıştırdı.

"Sandal yapabilmek için alet edavatımız da yok."

"Bir kütüğün üstüne oturamaz mıyız?"

"Kesin düşeriz. Hem kütüğü nereden bulacağız? Hadi diyelim bulduk, koca kütüğü nasıl kaldıracağız?"

"E ne yapacağız o zaman?"

Eris tekrar saçlarını karıştırdı. Bir nehre bir ormana baktı.

"Şu çantalarda işe yarar bir şey var mıdır acaba."

İkimiz de çantaları sırtımızdan indirdik. Ağzını açıp çantayı kurcalamaya başladım.

"Bende küçük bir balta var."

Baltaya baktığımda gerçekten küçüktü. Çantama bakmaya devam ettim. Elime gelen hasır hissi ile tutup çektim. Kalın bir halattı.

"Bende de halat var. Ama bunlarla ne yapacağız ki?"

Eris'in elindeki baltaya baktım.

"O balta hiçbir ağacı kesmez."

"Belki bir ağaç dalı kesip hepsini birbirini birleştirirsek en azından oturabileceğimiz bir şey yapabiliriz."

"Çok uzun sürer. Ve halat ağaç dalı için fazla kalın."

Ofladı. Etrafıma baktım ama hala aynı manzara idi. Birkaç saniye içinde ormanın değişmesini bekleyemezdim.

"Bence kütüğe oturmayı tekrar gözden geçirmeliyiz. Baltayı kütüğe saplar, halatı dolar, tutunuruz."

"Düşme ihtimalimiz çok yüksek."

"Daha iyi bir fikrin var mı? Şu elimizdekileri kullanarak başka ne yapabiliriz?"

Eris düşünürken tekrar konuştum.

"Vakit kaybediyoruz."

"Ölmemiz vakit kaybetmemizden daha sıkıntı."

"Ama elimizdeki imkanlar sınırlı. Tekrar söylüyorum, daha iyi bir fikrin varsa söyle."

Eris tam ağzını açacak iken nehrin üstünden geçen kalın bir kütük görmemle gözlerim büyüdü.

"Aha! Ver şunu çabuk!"

Ayağa kalkıp koşarak baltayı elinden kaptım. Baltanın ucuna halatı sıkıca bağlarken bir andan da kütüğün peşinden koşturuyordum.

"Asra dur!"

Eris de arkamdan koşturuyordu. Halatı bağladığımda havada sallayıp hızlıca kütüğe fırlattım. Şansıma balta kütüğe saplanmıştı. Halatı çekmeye çalıştım ama gücüm pek yeterli değildi. Balta, kütükten çıkacak diye çekmeye de korkuyordum.

"Bana ver."

Eris halatı elimden alıp tüm gücüyle çekti. Kütük, Eris her çektiğinde bize daha fazla yaklaşıyordu. En sonunda dibimizde durduğunda kafasıyla kütüğü gösterdi.

"Otur."

Dikkatli bir şekilde kütüğe oturdum. Dizime kadar gelen soğuk suyla titredim. Eris de yanıma dikkatli bir şekilde oturduktan sonra eliyle toprağı ittirerek akıntıya kapılmamızı sağladı. Bir eli halatta iken diğer elini sıkıca belime dolayıp beni kendine bastırdı.

"Elinden geldiğince hareketsiz kal."

Kafamı salladım. Başım Eris'in omzuna geliyordu. O da kafasını omzuma yaslamış halatı çekerek kütüğü kayalardan uzaklaştırıyordu.

"Sana harika bir haberim var."

Kaşlarım çatıldı. Harika derken ironi yaptığı belliydi.

"Gene ne oldu?"

"Çantalar karada kaldı."

Cümleyi idrak ettiğimde hareketsiz kalabilmek için büyük bir çaba sarf ettim.

"Kahretsin! Her şeye lanet okuyorum, her şeyi lanetliyorum!"

"Son anda yanıma şu sarı taşı alabildim. Ama sadece o kadar."

"Harita umarım cebindedir."

"Evet, o cebimdeydi. İyi ki."

Rahat bir nefes verdim. En azından harita hala bizimleydi.

"Sırada ne var? Yani şelaleden sonra?"

"Tuzaklarla dolu dar bir yol vardı yanlış hatırlamıyorsam."

"Sonra Tekgöz dimi?"

"Evet."

"O da bize bilmece sormayacak mıydı? Dev bilmeceyi söylemeden önce bir arkadaşından bahsetmişti. Sence Tekgöz ile arkadaşlar mı?"

"Olabilir."

Aramızda bir sessizlik oluştu. Aslında konuşasım vardı ama ne diyeceğimi bilemiyordum.

"Sence şelaleye varmamız ne kadar sürer."

"Hiçbir fikrim yok. Sence?"

"Benim de yok. Ama umarım çok sürmez."

"Umarım."

Tekrar sessizleşeceğimizi sanarken Eris konuştu.

"Nasıl bir hayatın vardı? Yani tüm bunlar olmadan önce."

Geçmişe gidip düşündüm. Eris'e baktım. Ona samimi olabilirdim.

"Kötü diyebilirim."

Kaşları çatıldı.

"Neden?"

Kafamı karşıya çevirdim.

"Maddi durumum epey fazlaydı. Üstüme bırakılacak ünlü bir şirket vardı. Bunlar dışarıdan iyi görünen yerler. Ama benim bunlarda pek gözüm yoktu. Annem ikinci evliliğini yapmıştı ve kocası onu gerçekten sevmiyordu. Sadece parası için onu kullanıyordu ama anneme bunu hiçbir zaman anlatamadım. Zaten pek geçinemezdik. Beni pek sevmezdi. Kocası da aynı. Yaptığım en küçük harekette kıyameti koparıp aileye yakışmadığımı söylerlerdi. Annem bunu daha ben beş yaşlarımdayken bile söylüyordu. O zamanlar babam engel olsa da o gidince annem daha da üstüme gelmeye başladı.

Sürekli beni baskılamasından dolayı utangaçlığım başladı. Pısırık biri oldum. Bu da beraberinde asosyalliği getirdi. Önce evden sonra odadan çıkmamaya başladım. Okula sıramdan kalkmıyordum, kimseyle konuşmuyordum. Daha doğrusu konuşamıyordum. Sonra zorbalıklar başladı. Babamın öldüğünü öğrenen herkes onu kullanarak üstüme geliyordu. Hem utandığım hem de annemin kızacağından ötürü kimseye söyleyemiyordum da.

Sonra annem bu yeni kocasıyla evlendi. Onu sevmediğimi en başından belli etmiştim. O da karşılığında bana gerçek yüzünü gösterdi. Onun yüzünden günlerce odamdan dışarı çıkamıyordum. Okulumda da zorbalıklara devam ediliyordu. Bütün günlerim ağlayarak geçiyordu.

Ama sonra kitap okumaya başladım. Oradaki karakterlerde kendimi buldum. Onların yaşadığı acıyla kendi acımı kıyasladım, kendimi onların yerine koydum. Yaşadığım her kötü olayda aklıma o karakterler geldi ve kendi kendime sürekli 'Bak o neler çekti buna rağmen sesini çıkarmadı.' ya da 'Bu yaşadıklarına rağmen hep güçlü kaldı. Sen niye bu basit şeyde hemen ağlıyorsun?' dedim. Böyle böyle artık hiçbir şeyi umursamadım. Sadece kitaplar ve kitaplar. Ders notlarım da her zaman iyi olmuştu. Öğretmenlerimin övgüleri de beni motive ediyordu. Eve gelir gelmez çantamı bir kenara atıp kitap okuyordum. Belirli bir yatma saatim olmadığından istediğim saatte kitap okumayı bırakıp derslerimi yapıyordum."

Derin bir nefes verdim.

"Böyle işte. Pek iyi bir hayatım yoktu. Kitaplarla tanışana kadar. Onlar bana binlerce hayat verdi."

Anlatmam bittiğinde sessizliğe gömüldük. Fazla detaylı anlattığımı düşündüm. Bu yüzden kendimi kötü hissettim. Sonuçta mantıken dönüşürsek onu pek tanımıyordum. Belki de onu sıkmıştım. Kendimi acındırdığımı falan düşünüyordur belki de.

Bu düşünce bana kendimi daha da kötü hissettirdi. Eris'in yanında kendimi güvende hissettiğim için istemeden fazla detaya girmiştim. Panikledim. Açıklama yapmak için ağzımı açacağım sırada Eris konuştu.

"Benim de hayatım pek iyi değildi."

Kaşlarım hafifçe çatıldı. Kafamı ona çevirdiğimde o da bana baktı.

"Benim de maddi durumum iyiydi. Üzerime geçecek bir şirket vardı ve ben o şirketi fazlasıyla istiyordum. Okulda da popülerdim. Çevrede herkes beni eğlenceli, komik, girişken olarak tanıyordu. Ortamın neşesiydim. Ben olmadan parti yapılmazdı."

Kafasını tekrar nehre çevirdi. Halatı sağa doğru çekip kayalıktan uzaklaştırdı.

"Ama evdeki halim mutsuzdu. Fazlasıyla mutsuz. Annemle babam her zaman kavga ederlerdi. Kavga etmeden geçirdikleri bir saat bile yoktu. Zaten birbirlerini severek evlenmemişlerdi. Şirketler ortak olsun diye aileleri zorlamıştı. O zamanlarda ikisinin de sevdiği varmış. Onlardan ayrılmak zorunda kaldıkları için daha birbirlerinin yüzünü görmeden nefret etmişler.

Evlendikleri zaman ayrı odalarda kalıyorlarmış. Hiç konuşmuyor, yan yana bir araya gelmiyor, aynı masaya oturmuyorlarmış. Göz göze bile gelmiyorlarmış. Bu da çalışanların arasında dedikodu haline gelmiş. İçlerinden biri bunu magazine satmış ve olay çıkmış. Dedemler, anneannem ve babaannem çıldırmış. Eve gidip ikisini de bir güzel fırçalamışlar. Bu, onların ilişkisini daha da bozmuş. İkisi de aslında ayrı dünyaların insanıymış. Bu yüzden asla anlaşamamışlar. Her konuda. Evi dekore etmede, şirket ile ilgili kararlarda, akşam ne yiyeceklerini bile kavga ederek karar veriyorlarmış.

Sonra klasik torun beklentisi oldu. Mecbur yaptılar ve ben doğdum. Ama ne babam ne de annem beni sevdi. Çünkü ikisi de hayatlarını mahveden, nefret ettikleri kişinin bir parçasına bakacaklardı. Daha bebek olmama rağmen annemin bağrışlarını hatırlıyorum. Her ağladığımda benden nefret ettiğini söyleyip duruyordu. Babam benimle ilgilenmiyordu zaten. Ne yaparsa yapsın, kafasındaydı. Bu da bütün yükü annemin üzerine yıkılmasına sebep oldu ve daha da delirdi.

Her gece bağrışmalarına uyanırdım. Deli gibi kavga ederlerdi. Son olaylardan sonra bilerek evde az ve güvenilir çalışan vardı. Hepsi bana acırdı. Gözlerinden belliydi. Ama ellerinden bir şey de gelmezdi.

Evde tek olduğum zamanlar hepsi benimle oyun oynar, beni güldürmeye çalışırdı. O zamanlar bir şoför vardı. Ona ağabey derdim, baya gençti. Bana espriler yapardı. Bazıları oldukça soğuktu. Onun sayesinde şakalar yapmaya başladım. İnternetten şakalar buluyordum. Ertesi günde o şakaları çalışanlara yapıyordum. Hepsi gülüp beni mutlu ediyorlardı.

Ama çok uzun sürmedi. Çocuk aklı işte. Kim ilgi gösterirse o kişiye kayıyordum ve bunu annem fark etti. Kompleks yaptı. Nasıl olur da ben bu kadar şeye katlanırken beni değil bu çalışanları sever diye. Hepsini işten çıkardı. Sabah hiçbirini evde bulamadım. Ne olduğunu öğrendiğimde ise saatlerce ağlamıştım. Bunu gören annem daha da sinirlendi. Bana kızarken babam araya girdi bağırıp durmaması için. Ve yine bağırış çağrış kavga etmeye başladılar.

Onlardan kaçıp kendimi odama kitledim. Ağlamam durduğunda masamın üzerinde bir kitap gördüm. Daha önce hiç kitabım olmadığından merak edip masaya koştum. Kitabı açtığımda içinden bir kağıt düştü. Kağıdı açtığımda bir not olduğunu gördüm. Çalışanların hepsi benim için bir veda mektubu yazmıştı. Beni çok sevdiklerinden, ne yaşarsam yaşayım hep mutlu olmamı istedikleri uzun bir mektup. Sonunda ise bana o kitabı hediye ettiklerini ve mutlaka okumamı istediklerini yazmışlardı. Mektubu bitirir bitirmez kağıdı saklayıp kitabı okudum. Sürekli espriler yapıp ormanı güldüren ve aynı zamanda da türlü türlü tehlikeler atlatan bir tilki hakkındaydı.

Kitabı okurken annemle babamın kavgalarını duymuyordum. Kendimi sanki o ormandaymış gibi hissediyordum. Kitap bittiğinde ise ev çok sessizdi. İlk defa bu kadar sessizdi hatta. Kitabı çok sevmiştim ve başka kitaplar almak istedim. Babam buna memnun oldu. Bende sevdiği tek şey buydu herhalde. Bana kitaplar aldı ve onları okurken annemle babamın kavgalarını duymadığım için her an daha da kitaplara bağlandım.

Kitaptaki karakterler sayesinde üzülmemeyi öğrendim. Okulda espriler yapmaya devam ettim ve daha o yaşta popüler oldum. Bu da girişken olmamı sağladı. Aradan yıllar geçti. Hatta beş sene öncesi diyebilirim. Annem hamile kaldı. Ağladığını duyabiliyordum. Bebeği aldırmayı düşündüğünü biliyordum. Ama aldıramadı. 24 haftayı geçmişti.

Bir kız kardeşim oldu ama ailem bana davrandığı gibi davranıyordu ona da. Bu canımı çok sıktı. Benim yaşadıklarımı yaşasın istemedim ve onunla ben ilgilenmeye başladım. Ağladığında ben susturdum, geceleri onun için kalktım, yemeğini ben yedirdim, onunla ben oynadım. Ailem her kavga ettiğinde kulağına kulaklık takıp şarkı dinlettim. Şuan müziğe bayılıyor. Müziksiz hiçbir anı geçmiyor. Piyano ve keman dersleri almaya başlamıştı. Daha beş yaşında ve kursa başlayalı altı ay olduğunu var sayarsak fazlasıyla iyi gidiyordu. Öğretmeni özellikle benimle geleceği hakkında konuşmuştu. İnanılmaz bir müzik kulağının olduğunu ve eğer bu yolda ilerlerse geleceğinin parlak olduğunu söylemişti. O anki sevincimi sana anlatamam."

Benim gibi derin bir nefes verdi.

"Benimki de böyle. Kitap okumayı hiçbir zaman bırakmadım. Hatta kardeşime de okutmayı denedim ama o daha çok müzikle ilgilendi. Onun adına seviniyorum. Yeteri kadar büyüdüğümde ayrı eve çıkıp onu yanıma alacağım. Zaten annemle babamın canına minnet."

Konuşmayı bitirdiğinde ne diyeceğimi bilemedim. O hikayesini benden de detaylı anlatmıştı. Kendimi onun yerine koyduğumda yaşadıklarının ne kadar yıpratıcı olduğu gerçeğiyle tekrar yüzleştim. Ağzım kendiliğinden açıldı.

"Belki de cadının bizi seçmesinin sebebi buydu."

Kafasını bana çevirdi. Yanlış bir şey söylemekten korksam da konuşmaya devam ettim.

"İkimizin de hayatı iyi değildi. Elimizde olmadan ikimiz de kitaplara bağlandık. Bilmiyorum... Bence cadının bizi seçmesi boş yere değildi."

"Birbirimizi tamamladığımızı düşünüyordu."

Kafamı salladım. Umarım dediklerimi yanlış anlamamıştır, diye içimden geçirirken yüzünde oluşan gülümseme içimi rahatlattı. Bakışları yüzümde gezindi. Dudaklarımda durduğunda zar zor yutkundum. Yavaş yavaş üzerime eğildiğinde kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Geri çekilmeyip bekledim.

Aramızda santimler kalmışken duyduğum boşluk hissi ile kafamı çevirdim. Ve daha ne olduğunu anlamadan aşağıya düşmeye başladık. Şelaleden aşağıya düşüyorduk ve şelalenin sonu resmen görünmüyordu. Ağzımdan bir çığlık koptu.

"Kafa üstü düşmeye çalış!"

"Fazla yüksekten düşüyoruz! Denizin mermerden bir farkı olmayacak!"

Eris beni kendine çekip sarıldı ve baş aşağı durdu.

"Gerçekte evet! Ama biz gerçeklikte değiliz!"

Kollarımı Eris'in omzuna sararken tekrar şelalenin sonuna baktım. Artık sonu görünüyordu. Panikle kafamı Eris'in göğsüne sakladım ve saniyeler içinde soğuk su bütün bedenimi ele geçirdi. Bedenimin hissettiği acı ise tarif edilemezdi. Çığlık atmamak için kendimi zor tuttum.

Eris'in beni dürtmesi ile ondan ayrıldım. İkimiz de dibe doğru yüzmeye başladık. Ama her yerim acıyordu. Gerçekte olsaydık ikimiz de şuan ölmüştük.

Nefessiz kaldığımı hissettim. Daha hızlı ilerlemeye çalıştım. Ama artık akciğerlerimdeki oksijen bitmişti. Nefes almak için istemsizce ağzımı açtım ama ağzıma dolan su her şeyi daha da zorlaştırdı. Eris de bunu fark etmiş olacak ki kolumdan tutup beni çekmeye başladı. Boşta kalan elimle ona yardım etmeye çalıştım ama fazla uzun sürmedi. Elim boğazıma gitti.

Gözlerim kararmaya başladı. Işıklar patladığında da öleceğimi düşündüm ama bir anda alabildiğim nefesle vücudum gevşedi. Derin derin nefesler aldım. Yanaklarımdan yaşlar süzüldü. Ağlamıyordum ama gözlerim sulanmıştı.

"İyi misin?"

Eris'in boğuk sesini işittiğimde ona baktım.

"Evet. Teşekkür ederim."

"Teşekkür edilecek bir şey yapmadım."

Yanıma süzülüp yanağımdan öptüğünde tebessüm ettim. Heyecandan karnıma kramp girerken su bir anda fazlasıyla sıcak gelmeye başlamıştı.

Gözüm Eris'in arkasında parıldayan yosuna takıldı. Etrafıma baktığımda onun gibi onlarca olduğunu gördüm. Cadının dedikleri beynimde yankılandı. Dediği gibi suyu bu yosunlar ve mercanlar aydınlatıyordu.

"Hadi gidelim."

Kafamı salladım. Dibe doğru yüzmeye devam ettik. Sessizce yüzerken gördüğüm kapı kolu ile heyecanla konuştum.

"Bak!"

Eris de gördüğünde hızlanarak kapı koluna yüzdük. Yerde devasa büyüklükte bir kapı vardı. Eris kolu tuttuğunda konuştum.

"Biz şimdi bu kapıyı açınca içerisi su dolmayacak mı?"

"Galiba evet. Açtıktan hemen sonra kapatmamız gerekecek."

"O zaman tamamen açmayalım. Geçebileceğimiz kadar."

Kafasını salladı. Derin bir nefes alıp önce kapıya sonra tekrar bana baktı.

"Hazır mısın?"

"Fark eder mi?"

"Pek değil."

"O zaman hazırım."

┈┈┈••╰☆╮••┈┈┈•

Ne uzun bölüm yazmışım be hshshshs! Bir hafta boyunca atmadığım bölümü telafi etmek istedim :))

Seviliyorsunuz Yivrılarr!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.