İçeriğe geç

Hikaye Gezgini

Bölüm 34 · 9 dk okuma

Hikaye Gezgini

Bölüm 34

Tünel

Kapıyı geçebileceğim kadar az araladığında tahmin ettiğimiz gibi içeriyi su doluyordu. Hızlıca aralıktan geçtiğimde ne olduğunu anlamadan yere çakıldım. Düşüşümün etkisiyle acıdan nefesim kesildiğinde üstüme düşen bir ağırlıkla yere gömülmüş gibi hissettim.

"Asra! Asra iyi misin?"

Eris üstümden hızlıca kalkıp beni de kaldırdı.

"Çok üzgünüm. Yerde olduğunu bilmiyordum."

Ciğerlerime derin bir nefes çekip öksürdüm.

"Önemli değil, sorun yok. İyiyim."

Eris bana sarıldığında bir elimi sırtına koydum. Birbirimizden ayrılıp ayağa kalktık.

"İyisin dimi?"

"İyiyim iyiyim."

Karşımdaki uzun tünele baktım. Etrafımız topraktı. Sağıma baktığımda yürüme alanımızın kısıtlı olduğunu gördüm. İki kişi yan yana yürümek zordu. Çünkü hemen sağımızda sonu görünmeyen bir karanlık vardı.

"Ben her ihtimale karşı önden gideceğim. Bastığım yerlere bas."

"Buranın tuzaklarla dolu olduğunu biliyorsun dimi?"

"Evet."

Önden ilerlemeye başladığında sıkıntılı bir nefes vererek onu takip ettim. İkimiz de temkinlice yavaş yavaş ilerlemeye başladık. Nefes alış veriş seslerimiz bile duyulmayacak kadar azdı. İkimiz de konuşmaya korkuyorduk. En azından ben korkuyordum. Peki bizi ne tür tuzaklar bekliyordu?

Yavaş yavaş ilerlemeye devam ettik. Her adımımda daha çok geriliyordum. Kafamı çevirip topraktan yapılmış duvara baktım. Belirli yerlerde siyah siyah delikler görmemle gözlerim kısıldı. Bunlar da neydi böyle?

Aklıma gelen ihtimalle gözlerim büyüdü.

"Eris eğil!"

Bir andan da kolunu aşağıya çekmemle ikimiz de yere yapıştık. Ve tam kafamızın üzerinden ok müthiş bir hızla geçti. İkimiz de üzerimizdeki şoku daha atlatamamışken diğer duvarın üzerindeki diğer deliklerden de oklar fırlamaya başladı.

"Sürünerek geriye doğru git!"

Eris dediğini yapıp geri geri gittim. Oklar durduğunda ikimiz de ayağa kalktık.

"Tuzaklar buradan itibaren başlıyor anlaşılan."

"Bunları nasıl geçeceğiz?"

Sürünerek geçmeyi deneyebilirdik ama aşağıda da delikler vardı. Üzerlerinden de atlayamazdık.

"Daha önce hiç bu tarz filmler izledin mi?"

"Hayır."

"Güzel. Ben izledim. Bunların belirli bir süresi olması gerekiyor tahminimce."

Oklar bir daha fırladığında refleks olarak geriye sıçradım. Eris'e baktığımda düşünceli bir şekilde oklara baktığını fark ettim. Oklar dursa bile bakmaya devam etti. Konsantrasyonunu bozmamak için ağzımı açmak istemiyordum ama içim içimi yiyordu. En sonunda oklar tekrar fırlamaya başladı ve Eris konuştu.

"Oklar beş saniye boyunca fırlıyor. Daha sonra on beş saniye duruyor."

"Peki bu okların bitmesini bekleyemez miyiz? En fazla ne kadar ok vardır ki?"

"Gerçeklikte değiliz. Bunların bir sonu olduğunu sanmıyorum."

"Off! Peki nasıl geçeceğiz?"

"Her yerde ok var. Bir yerde durup bekleyemeyiz de."

Cümlemi bitirir bitirmez aklıma gelen fikirle tekrar konuştum.

"Acaba delikleri tıkamaya çalışsak işe yarar mı?"

"Neyle tıkacağız?"

"Toprak?"

"Toprağı deler geçer."

"Bence denemekte fayda var. En azından bir süre boyunca tutar."

Eris bir süre düşündükten sonra kafasını salladı.

"Pekala, deneyelim. Beş saniye kala haber vereceğim ve geriye koşucağız tamam mı?"

"Tamam."

Bunun üzerine tekrar okların fırlayıp geri durulmasını bekledik. Durduğunda ise hızlıca delikleri toprakla doldurmaya başladık. İkimiz de olabildiğine hızlı hareket ediyorduk. Deliği fazlasıyla toprakla dolduruyordum.

"Geri dön!"

Deliği doldurmayı bırakıp koştum. Eris de peşimden geldiğinde durup deliklere baktık. Oklar doldurmadığımız deliklerden çıkmaya başladığında yüzümde bir gülümseme oluştu.

"Bak, demiştim."

"Evet. Ama yine de zorlanıyor. Bir süre sonra tekrar çıkmaya başlayacaklar."

"O zaman elimizden geldiğince hızlı hareket edelim. Zaten test ettiğimize göre artık geri dönmemize gerek yok."

Oklar durduğunda hızlıca geriye kalan deliklerin içini doldurmaya devam ettik.

"Oklar çıkıyor."

İkimiz de durup okların bitmesini bekledik. Böyle böyle yolu yarılamıştık. Ya da en azından benim düşüncem böyleydi. Fazla uzun sürmüştü.

"Sıkılmaya başladım."

Eris'in dediğine kafa salladım."

"Umarım bütün yol bunlarla dolu değildir."

"O kadar kolay olacağını sanmıyorum."

Yaklaşık bir beş dakika sonra okları bitirmiştik. Arkama baktığımda doldurduğumuz deliklerin birkaçından okların fırladığını gördüm. Neyse ki artık bunun bir önemi yoktu. Temkinli adımlarla ilerlemeye devam ettik. Etrafa bakmaktan kendimi alıkoyamıyordum. Her an, her yerden bir şey çıkabilirdi.

Birkaç adım sonrasında Eris'in ani duruşu üzerine sırtına çarptım.

"Pardon."

"Asıl ben özür dilerim."

Eris yere baktığında ben de yere baktım. Yer üzerinde belirli simgeler olan taşlardan oluşuyordu. Güneş, Ay ve Yıldız. Aralarında boşluklar vardı.

"Dur tahmin edeyim, yanlış taşa basarsak sonsuzluğu boylayacağız."

"Aynen öyle."

"Ne güzel."

Ben yere bakmaya devam ederken Eris'in sesi ile kafamı kaldırıp parmağıyla işaret ettiği yere baktım.

"Bak!"

Duvarda bir yazı vardı. İkimiz de oraya gidip yazıyı okumaya başladık.

"Kara çadırın üstüne saçılmış buğday taneleri."

Kaşlarım çatıldı.

"Bu da ne böyle?"

"Sanırım bir bilmece."

Ofladım. Gözlerim taşları buldu.

"Acaba bilmecenin cevabı bu taşların üzerindeki simgelerden bir tanesi mi?"

"Muhtemelen."

"Pekala. Ay, Yıldız ve Güneş. Kara çadırın üstüne saçılmış buğday taneleri."

Yüzümü buruşturdum.

"Bu ne ya?"

"Yıldız olabilir mi?"

Arkamı dönüp Eris'e baktım.

"Neden?"

"Bilmiyorum. En mantıklısı oymuş gibi."

"Mantıklı olması için elinde bir veri, bir düşünce ya da bir kanıt olması gerekiyor."

"Buğday tanesi diyor. Ay ve Güneş bir buğday tanesi için fazla büyük."

"Ha Yıldız bir buğday tanesi için çok küçük yani?"

"Hayır. Ama burada mecazi bir anlam var. Kara çadır derken akşam saatlerindeki gökyüzünden bahsediyor olabilir. Üstüne saçılmış buğday tanesi de bu durumda Yıldız oluyor."

Dediğini düşündüğümde aslında mantıklıydı. Zaten aklımda başka fikir de yoktu.

"Pekala."

Üzerinde Yıldız olan taşa doğru bir adım attığımda Eris'in bağırışını duydum.

"Dur!"

Ama ben çoktan taşa basmıştım. Eris'in bağırışı ile bir şeyin gelmesini bekledim. Ama hiçbir şey olmadı.

"Niye öyle bağırdın?"

"Önce ben geçeyim demiştim."

Göz devirdim.

"Hadi hadi."

Diğer taşa doğru atladım. Benim arkamdan da Eris atladı. Tam karşımdaki taşa atlayacak iken yüzümün önünde beliren sarı simlerle zar zor durdum. Az kalsın dengemi kaybedip aşağıya düşüyordum.

Kaşlarım çatılırken sarı simler bir yazı oluşturdu. Başka bir bilmece mi?

"Sesli oku."

Eris'in dediğiyle kendime gelip okudum.

"Bazen dolarım ama asla taşmam. Ben neyim?"

"Önündeki taşlarda hangi simgeler var?"

"Aynı."

Düşünmeye başladım. Bazen dolup ama asla taşmayan şey ne olabilir ki? Yıldızın cevabını daha yeni verdiğimiz için muhtemelen o değildi. Geriye Güneş ve Ay kalıyordu. Ama Güneş ve Ay nasıl doluyordu ki?

"Bir tahminin var mı?"

Eris'in sorusu ile kafamı iki yana salladım.

"Hayır. Sadece Yıldız değil, onu biliyorum. Ama bence bunu sen de biliyorsundur."

"Belli olmaz orası."

"Ben Ay diyorum."

"Neye dayanarak?"

"Hiçbir şeye dayanarak."

Eris ofladı.

"Bıktım bu saçma bilmecelerden ya!"

Gerçekten sabrım da kalmamıştı. Eris'i dinlemeden Ay simgesi olan taşa adım attım. Eris arkamdan bağırsa da umursamadım. Bir şey olmasını bekledim. Lakin olmamıştı. İstemeden doğru bilmiştim.

"Senin önden gitmene izin vermemem gerekiyordu! Yaptığım en büyük hata!"

Bir taşın üzerine daha atlayıp arkama baktım.

"Sonuç olarak doğru mu bildim? Evet. Gerisini düşünmeye gerek yok."

"Acaba neden Ay idi?"

"Hiçbir fikrim yok. Artık sorgulamıyorum."

Önüme döndüğümde tekrar sarı simlerin oluşturduğu bir bilmece çıktı.

"Işık yayarım ama mum değilim. Sıcağım; soba değilim. Yıldızım ama ünlü değilim, her sabah uyanırım ama yataktan çıkan biri değilim. Ben kimim?"

Bilmeceyi okumayı bitirdiğimde hızlıca Güneş simgeli taşın üzerine atladım.

"İşte bu oldukça basitti."

Diğer taşın üzerine de atladıktan sonra tekrar toprak yola atladım. Birkaç adım atıp Eris'in peşimden gelmesine izin verdim. O da hemen arkama atladığında yaptığı ilk şey önüme geçmek oldu.

"Bir daha önden gitmek falan yok."

Gözlerimi devirdim.

"Bende sabır denen şeyden kalmadı."

"O yüzden ben önden gidiyorum ya. Hadi."

İkimiz de ilerlemeye devam ettik. Dakikalar birbirini kovalarken ikimiz de tedbiri elden bırakmamaya çalışıyorduk. Ama bu kadar zamandır karşımıza hiçbir şey çıkmaması ister istemez bizi gevşetiyordu. Örneğin; ben birkaç dakikadır etrafıma bakmak yerine sadece yere bakıyordum.

Eris bir elini ağzına götürüp esnediğinde ben de aynısını yaptım.

"Uykum geldi."

"Benim de."

Eris tam ayağını atmıştı ki bastığı yerden metalimsi bir ses çıkıp yerden kare bir şekil aşağıya çöktüğünde gözlerim büyüdü. İkimiz de hareketsiz kaldık. Kafamı korkudan çeviremiyordum ama gözlerim fıldır fıldırdı.

Yukarıdan yine aynı metal ve zincir sesi geldiğinde ikimiz de kafamızı kaldırdık. Tavandan aşağıya inen sivri uçlu, koni şeklinde demir parçaları vardı. Ve bu sefer oklar gibi değildi. Hepsi aynı anda pek de yavaş olmayan bir şekilde üzerimize doğru iniyordu.

"Koş!"

Eris elimi tutup koşmaya başladığında ayaklarım ona itaat etti. İkimiz de var gücümüzle koşuyorduk.

"Ayağım kırılsaydı da basmasaydım!"

"Öyle deme! Daha çok zorlanırdık!"

Üzerimize doğru indikçe kafamı eğiyorduk. Daha fazla eğilemeyince ikimiz de kendimizi yere atıp emeklemeye başladık. Daha sonrada sürünmeye.

"Acele et! Yolun sonunu görüyorum!"

Olabildiğince hızlanmaya çalıştım. En sonunda Eris kurtulduğunda hızlıca elimden tutup beni çekti. Lakin yine de yaralanmıştım. Ağzımdan küçük bir çığlık koptu.

"Ne oldu!?"

Eris endişeli bir şekilde bana bakarken yırtık pantolonuma baktı. Tam bileğimin üstünde derin bir çizik vardı ve fazlasıyla kanıyordu.

"Kahretsin!"

Acıyla inlememek için Eris'in kolunu sıktım. Canım fazlasıyla acıyordu.

Eris pantolonumun paçasını yırtıp yaramın üstüne sardı. Birbirine bağlayıp sıktığında kendimi tutamayıp acıyla bağırdım.

"Ah!"

"Çok özür dilerim."

Eris geri çekilip bana baktı.

"Yürümeyi deneyebilir misin?"

Kafamı salladım. Yavaşça ayağa kalkmaya çalıştım ama ayağımın üzerine basmamla kendimi geri yere bırakmam bir oldu. Bu acının tarifi yoktu! Resmen ağrıdan duramıyordum!

"Yapamıyorum!"

Eris hızlıca bir kolunu bacağımdan bir kolunu sırtımdan geçirdi. İki elimi de boynuna dolarken suratına suçluluk duygusu ile baktım.

"Gittikçe sana daha çok yük olduğumu hissediyorum."

Kafasını iki yana salladı.

"Asla. Bunu düşünmeyi bırak artık. Asıl bu düşüncen bana yük."

İlerlemeye başladığında bakışlarımı ayağıma çevirdim. Acısı giderek artıyordu. Gıkımı çıkarmamak için zor duruyordum.

"Vay vay vay!"

Duyduğum kalın sesle kafamı çevirdim. Karşımızda bir Tepegöz vardı. Bir kapının önünde duruyordu. Cadının dediği bilmece meraklısı Tepegöz.

"Bakıyorum da sağ bir şekilde karşımdasınız." Bakışları bacağıma kaydı.

"Yine de yaralanmışsınız."

İğrenç bir kahkaha attı. Eris sinirle konuştu.

"Bırak alay etmeyi de sor şu lanet bilmecelerini!"

Tepegöz gülmeyi bırakıp ters ters Eris'e baktı. Bacağıma saplanan ani ağrı ile refleks olarak Eris'in kolunu sıktım. Bacağım uyuşmaya başlamıştı ama acı giderek artıyordu. Aynı zamanda terlemeye de başlamıştım. Ne oluyordu bana böyle?

"Direk sadede gelelim diyorsun yani? Ben olsam bana iyi davranırdım insan. Çünkü kızın yaşaması benim elimde."

Eris'in kaşları çatıldı. Tepegöz tekrar kahkaha attı.

"Bacağına saplanan neydi bilmiyorum ama her ne ise ucunda zehir vardı. Ölümcül bir zehir. Hem de acılar içinde bir ölüm."

"Seni pis yaratık!"

Eris, Tepegöz'e doğru bağırdığında Tepegöz daha çok eğlendi.

"Normalde üç bilmeceye doğru cevap vermeniz gerekiyor. Ama panzehir için iki tane daha ekliyorum. Yani toplam beş. Unutmayın, tek bir şansınız var."

"Sor artık!"

"Yuvarlak sandık içinde, kendi kendine meydana gelen altın yatar. Bil bakalım ben neyim?"

Bu bilmeceyi biliyordum.

"Beyin!"

Tepegöz'ün kaşları çatıldı. Boncuk boncuk alnımdan terler dökülüyordu. Nefes alış verişlerim hızlanmıştı. Kendimi gerçekten de berbat hissediyordum.

"Doğru."

Boğazını temizleyip tekrar konuştu.

"Bir kuyum var; iki renkli suyum var."

"Yumurta!"

Tepegöz homurdandı. Benimse uykum gelmeye başladı. Acı gittikçe daha da arttı.

"Erken uyanmaktır işim. Mahallede çınlar sesim."

Düşünmeye çalıştım. Acıyı unutmaya çalıştım. Erken uyanmaktır işim. Bunda mecazi bir anlam yoktu. Mahallede çınlar sesim. Bunda da yoktu. Mahallede çınlayan bir ses. Erken uyanmak, sabah. Sabahları mahallede ne sesi olur? Kuş?

Kendi cevabım içime sinmedi. Mahallede çınlar sesim. Kuşun sesi çınlama değildi. Çekirge?

Bacağıma saplanan acıyla yüksek sesle inledim. Ama bir andan da aklıma cevap gelmişti.

"Horoz!"

Tepegöz sinirle bağırdı.

"Nasıl bilebilirsin!?"

"Kapıyı açmak için bütün bilmecelerini bildik! Panzehir için iki tane soracaktın!"

Gözlerim kapanmaya başladı. Ağzımdan salya akıyordu ve ben bunu engelleyemiyordum. Bütün vücudum uyuşmuştu.

"Ne yersen orucun bozulmaz?"

Eris hiç düşünmeden cevap verdi.

"Dayak!"

Tepegöz bir yere vurdu. Lakin benim gözlerim çoktan kapanmıştı. Bacağımdaki ağrı ise bütün vücuduma yayılmıştı.

"Asra! Asra gözlerini aç!"

Sesler boğuk boğuk gelmeye başladı.

"Sor artık şu son bilmeceni!"

Tepegöz'ün sesini duyamadan bilincim kapandı. Önce her yer karardı. Daha sonra sanki yüksek bir yerden düşüyormuş gibi hissettim. Ve sonrası mutlak bir boşluk.

┈┈┈••╰☆╮••┈┈┈•

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.