Dedektif teker teker herkesle konuşmuştu. Şuanda ise ana salondaydık. Onun konuşmasını bekliyordum ama o yere bakıyor ve ağzını açmıyordu. Dayanamayıp ben konuştum.
"Ne düşünüyorsunuz?"
Dedektif rahat bir tavırla omuzlarını silkti.
"Hiçbir şey."
Kaşlarım çatıldı. Ne demek hiçbir şey?
"Katil hakkında bir sonuca varabildiniz o zaman. Bu kadar rahat olmanızın başka bir sebebi olamaz herhalde?"
İmalı sesimle güldü.
"Ben her zaman rahat bir adamımdır majesteleri. Ve evet, katil hakkında bir sonuca vardım."
"Neymiş?"
"Katil saraydan değil. Katil ziyaretçilerin arasından. Bunu en başından beri tahmin ediyordum zaten ama belki hizmetkarları casus olarak kullanmışlardır diye düşünmüştüm. Lakin ortada böyle bir durum yok. Size düşman olan bir ülke kraliçem."
Prens Owen hakkındaki suçlamalarım yavaş yavaş yerini buluyordu. O yapmıştı işte! Bundan adım kadar emindim ama elimde bir kanıt yoktu.
"Şüphelendiğiniz ziyaretçiler arasında İngiltere'den Prens Owen ve Prens Gregor vardı dimi majesteleri?"
Dedektifi baştan aşağıya süzdüm. Bunu söylemem dışarıdan nasıl bir izlenim bırakmıştı bilmiyordum. Ama içim de söylemek için kaynıyordu.
"Evet. En çok da Prens Owen'dan."
Dedektif ağır ağır kafasını salladı ve gülümsedi. Beklediğim tepki neydi bilmiyorum ama kesinlikle bunu beklemiyordum.
"O zaman İngiltere kraliyeti ile bir görüşme yapalım majesteleri. Hadsizliğimi mazur görün ama İngilizlere güven olmaz. Onlar çok sinsi ve kurnazdır."
Hiçbir şey söylemedim ama onu haklı buluyordum. İngilizler'in kurnazlıkta üzerine yoktu.
"Benim buradaki işim bitti majesteleri. Prens Owen ve Prens Gregor geldiğinde tekrar görüşmek üzere."
Kafamı salladım. Dedektif arkasını döndü ve ona eşlik eden muhafızla birlikte salondan çıktı. Gözlerimi kıstım. Bu adam nedense hiç bu zamana aitmiş gibi gelmiyordu gözüme.
"Majesteleri, size bir mektup var."
Anastasia'nın uzattığı mektubu aldım. Üstündeki mühür İngiltere'den geldiğini belli ediyordu. Bunu odamda açıp okuyacaktım.
"Teşekkürler Anastasia."
Salondan çıkıp odama yöneldim. İçeriye girip kapıyı arkamdan kapattım. Hızlıca zarfı açarken bir andan da mektubumun bu kadar hızlı ulaşmasına şaşırmıştım.
Zarfın içindeki kağıdı açıp okumaya başladım.
Sevgili Kraliçe Maude,
Sizi bir kraliçe olarak görmek ne büyük zevk! Artık Fransa'nın kraliçesi sizsiniz. Eminim ki layıkıyla bu görevi yerine getireceksiniz. Annenizin başına gelenleri duydum. Bunun için ne kadar üzüldüğümü bilemezsiniz. Yine de annenizin yerini aratmayacağınıza eminim.
Bunun dışında sizden ricam benimle mektuplaşmayı kesmeyiniz. Sizinle olan dostluğumu korumak isterim. Yaptığım her hareketten haberdar olacaksınız. Ben de sizin yaptığınız her hareketten haberdar olayım.
Sevgiler Prens Gregor
Mektubu okumayı bitirdiğimde derin bir nefes aldım. Mektubum İngiltere'ye daha ulaşmamıştı. Zaten ulaşsaydı fazlasıyla garibime giderdi. Benim mektubum ulaşacak dahası onların mektubu bana ulaşacaktı. En az beş gün sürerdi.
Eris'in neyi ima ettiğini anlamıştım. Fakat bu bizim için çok zor olacaktı. Mektubum ona ulaşacak da onun cevabı bana gelecek de... fazla uzun işti.
"Neden beni seçtin ey Gezgin?"
Yakınarak dediğim şeyden sonra mektubu masaya koydum. Odanın içinde daireler çizmeye başladım. Prens Owen'dan şüpheleniyordum ama bir yandan kanıtım da yoktu. Ya gerçekten o yapmadıysa? Sadece suçlu konumunda görünüyorsa? Hem bunu neden yapsın ki?
Başta benimle evlenebilmek ve hem Fransa'nın hem de İngiltere'nin kralı olmak istediğini düşünsem de bu fikrim şuan bana mantıksız geliyordu. Zaten taç giyme törenindeydik. Zaten en yakın zamanda evlenecektik. Aksine böyle bir harekette bulunması işleri zorlaştırır ve uzatırdı. Fakat bunun dışında da kim suçlu olabilir bilmiyordum. Dedektif saraydan biri olmadığını söyledi. Ziyaretçilerden de gözüme çarpan kimse yoktu.
Kapımın çalınması ile daire çizmeyi bıraktım.
"Gel!"
İçeriye elinde yemek tepsisiyle Anastasia girdi.
"Belki işiniz vardır diye yemeğinizi odanıza getirdim majesteleri. Size sormadan yaptım çok üzgünüm. İsterseniz masa hazırlatabilirim."
"Gerek yok Anastasia. İyi düşünmüşsün teşekkürler."
"Rica ederim."
Anastasia tepsiyi bırakıp selam verdikten sonra odadan çıktı. Yemeğe bir göz attım. Doğru düzgün yemek yememiştim ama aç da değildim. Daha sonra yerim, düşüncesi ile daireler çizmeye devam ettim.
"Acaba Pulu'yu çağırabilir miyim?"
Denemekten zarar gelmezdi.
"Pulu! Sesimi duyuyorsan çabuk buraya gel!"
Birkaç saniye sonra hemen yanımda Pulu belirdi.
"Bir sorun mu var Asra?"
Bulunduğumuz durum yeterince sorun değil mi zaten?
"Sana bir soru soracağım."
Minik kaşlarını çattı.
"Tabi ki sor."
Bu soru aklıma şimdi gelmişti. Derin bir nefes aldım.
"Ben bu hikayede, şimdi kendi canıma kıyarsam ne olur?"
Pulu'nun gözleri büyüdü. Yüzünde belirgin bir korku belirdi.
"Hayır. Hayır sakın böyle bir şey yapmayı düşünme!"
"Ne olur yaparsam?"
"B-bilmiyorum."
Kafası karışmıştı. Etrafta endişeli bir şekilde uçmaya başladı.
"Biz perilerin bilgisi sınırlıdır. Bunu sana Lulu söylemiştir. Eğer şuan kendi canına kıyarsan ne olacağını bilmiyorum."
Uçmayı bırakıp bana döndü.
"Ama hiç iyi şeylerin olmayacağı kesin."
Tek kaşımı kaldırdım.
"Bir tahminin yok mu?"
Eliyle saçlarını dağıttı. Kafasını kaşırken mırıldanarak konuştu.
"Var ama hiç emin değilim. Şimdi, az önce aklıma düştü."
"Neymiş o aklına düşen?"
Kaşlarını çatıp gözlerini kısarak kuşkuyla beni baştan aşağıya süzdü.
"Neden bunu öğrenmek için bu kadar ısrarlısın? Ne yapacaksın bu bilgiyi?"
Omuz silktim.
"Sadecee merak ediyorum."
Gözlerinden kuşku silinmese de ağzını açtı.
"Ölüm ve yaşam arasında ruhun sıkışıp kalabilir. Bedenin hareket etmez, bedenin tamamen ölür. Ama ruhunun yarısı yaşarken yarısı ölü olur. Bu da sana sonsuz acı verir. O acının tarifi yok. Tıpkı sonsuzluğun gibi. Ne bir şey görebileceksin ne de duyabilecek, ne bir bilincin olacak ne de olmayacak. Sadece acı. Çok büyük bir acı. Sana bunu anlatmaya kelimelerimin yetersiz kalacağı bir acı. Ama aynı zamanda hissizlik."
Yüzünü buruşturdu.
"Çok berbat ve iğrenç. O yüzden kendin için böyle bir aptallık yapma sakın."
Kafamı salladım. Yapacağımdan değildi zaten ama aklıma gelmişti bir anda.
"Başka öğrenmek istediğin bir şey var mı?"
"Sonumun ne olacağı. Ama bunu söyleyemiyorsun."
Pulu kafasını aşağı yukarı salladı.
"Küçük bir ipucu da mı veremezsin?"
"Hayır. Gelecek değiştirilebilir. Ayrıca diyelim ki yaşayacaksın ve ben sana bunu söyleyeceğim, istemeden de olsa daha rahat davranacaksın. Ve bu rahatlık ölümüne de yol açabilir. Her zaman diken üstünde olman gerekiyor."
Ofladım. Gözlerimin yandığını hissettim. Ben bunların hiçbirini yapmak istemiyordum ki!
"Geleceği bilmekle uğraşma Gezgin. Zaten o sana gelecek. Bazı şeyleri vaktinden önce öğrenmek sadece zarar getirir. Derin nefes al Gezgin ve artık durumunu kabullen. Bu işi bitirmeden eski yaşantına dönemezsin."
Etrafı buğulu görürken Pulu ortadan kayboldu.
"Böyle hayata lanet olsun!"
Sinirle bağırıp saçlarımı çekiştirdim. Başlarda bu gezginlik işi havalıydı ama şuan keşke hiç o kitaba rastlamasaydım diyordum.
Eris ne yapıyordu? O nasıl başa çıkıyordu? Belki de ben abartıyordum. Bütün bunlar onun umurunda değildi. Zaten öyle bir havası da vardı. Ama ben abarttığımı da düşünmüyordum. Ne olacağı belli olmayan bir işin peşinden koşuyordum. Belirsizlik ayrı bu işin tehlikeleri ayrı beni yoruyordu.
Birkaç derin nefes aldıktan sonra kendimi yatağa attım. Eris ile daha fazla ve daha hızlı iletişim kurmalıydım. Buraya geldikleri gün onu kenara çekip söylemem gerekiyordu.
Tavanı izlerken aklıma gelen cümle ile elimi havaya kaldırdım. Sanki karşımda kendim varmış gibi parmağımı sallayarak konuştum.
"Sen her şeyi başarabilirsin. Çünkü senin inanılmaz bir gücün var. Ve sevgin de var!"
┈┈┈••╰☆╮••┈┈┈•