"Senin ne işin var burada?"
Yüzünü göremiyordum ama sırıttığına emindim. Alaycıl bir ses tonu ile konuştu.
"Sen ne için buradaysan bende onun için buradayım."
"Ben kaçıyordum."
Kaşlarımı çatarak dediğim şeyle kafasını salladı.
"Evet. Ve kaçtığın şeyde bu olsa gerek."
Deyip elini cebine attı. Elini cebinden çıkardığında parmaklarının arasında Grefar Yüzüğü ışıl ışıl parıldıyordu. Şokla yüzüne baktım.
"Sen! Sen nasıl çaldın o yüzüğü?"
Başta bağırsam da sonradan beni kovalayanların sesimi duyacağını düşünerek sonradan sesimi alçatmıştım.
"Boğuştuğumuz için yüzüğü, sahtesi ile karıştırdığımı fark edemedin."
Sinirle üstüne yürüyüp göğsüne yumruk attım.
"Senin yüzünden ölebilirdim aptal!"
Yüzüne çok yakın olduğum için artık yüz hatlarını görebiliyordum. Yüzünde bir sırıtış oluşurken suratıma eğildi.
"Ama ölmedin. Ölmene izin vermezdim zaten Sluwe Godin."
Gözlerim kısıldı. Aklım sonda dediği Sluwe Godin kelimelerinde takılı kaldı.
"Slowe Goden de ne?"
Kahkahaya benzer bir ses çıkardı.
"Slowe Goden değil, Sluwe Godin."
"Her ne ise! Ne demek istedin?"
"Zaman geçtikçe öğrenirsin."
Başka bir şey söylemedi. Yüzüme yakınlığından ötürü rahatsız olmaya başlamıştım ama yine de geri çekilmedim. Rahatsız olduğumu anlar ve kesinlikle benimle dalga geçerdi.
"O yüzüğü bana ver."
Kafasını iki yana salladı.
"Olmaz."
Sinirle yakasından tutup sırtını yaslandığı duvara vurdum.
"Bana bak, beni delirtme! Ölmeye niyetim yok benim! Ver şu lanet yüzüğü!"
Ellerim yakasında idi fakat adam bunu zerre umursamamıştı.
"O yüzüğü sana vermeyeceğim."
Tek kaşım havaya kalktı. Sen vermezsen ben alırım, diye geçirdim içimden. Daha sonrada elimi, elindeki yüzüğe attım. Fakat yüzüğün bir anda kaybolması ile kaşlarım çatıldı. Ister istemez geri çekilip eline baktım. Yüzük yoktu.
Adamın kıkırdama sesi kulaklarıma doldu. Bakışlarımı yüzüne sabitlediğimde otuz iki diş güldüğünü gördüm.
"N'oldu? Yüzüğü bulamadın mı?"
Diğer elini açtığında yüzük oradaydı. Daha sonra yüzüğü parmaklarında dolaştırıp tekrar kaybetti. Ben şaşkınlıkla neler yaptığına bakarken iki elini de cebine koydu. Yaptığı bu küçük hareketle bakışlarımı gözlerinde sabitledim.
"Beni takip et."
Adam karanlık sokağa doğru ilerlerken yerimden kıpırdamadım. Hissetmiş olmalı ki arkasına dönüp bana baktı.
"Tanımadığım birini takip edecek kadar aptal değilim."
"Ama tanımadığın biriyle Grefar Yüzüğü'nü çalmak gibi bir iş birliği yapacak kadar aptalsın."
Dediği şeyle kaşlarım çatıldı. Haklıydı ama yine de bana aptal demesi zoruma gitmişti.
Adam ilerlemeye devam etti. Bende bana soktuğu laf üzerine uzatmayıp onu takip etmeye başladım.
Karanlık sokakta artık göz gözü görmemeye başladı. Neredeyse hiçbir şey görünmüyordu. Ben etrafıma bakarken kolumda hissettiğim elle anlık sıçradım.
"Sluw maar laf."
Dediği şeyle kaşlarım çatıldı. Ne diyordu?
"Anlamadım?"
O ise beni umursamayıp kolumdan tutarak ilerlemeye başladı. Ben ise yanımda ki adamın yüzünü göremesem de bakmadan duramıyordum. Ne demek istiyordu?
Birkaç dakikanın ardından durduk. Adam kolumu bıraktığında farkında olmadan nefesimi tuttum. Panik olmamaya çalışıyordum fakat bu mümkün değildi. Şaka değildi, şuan hiçbir şey göremiyordum. Kör gibiydim, her yer simsiyahtı.
Birkaç saniyenin ardından bir kapı gıcırdaması duyuldu. Daha sonra tekrar kolumdan tutarak beni bir yerden geçirdi. Tekrar o kapı gıcırdama sesi kulaklarıma doldu.
"Merdiven var."
Dediği ile temkinli bir şekilde adımımı attım. İlk basamağı çıkınca diğerlerini rahat rahat çıkmıştım.
"Bekle."
Dediğini yapıp bekledim. Kısa süre sonra gözlerime ışık gelmesiyle ister istemez yüzümü buruşturup gözlerimi kıstım. Adam tekrar kolumdan tutup ilerlrttiğinde ışık daha da artmıştı. Gözlerimi zar zor açıp adama baktım. Orta boylarda ki kütüphanesini geldiğimiz karanlık yolu kapatacak şekilde ittiriyordu. Kaşlarım çatılırken etrafıma baktım. Çalışma odasında olduğumuz belliydi.
Adam yanımdan geçip elinde ki şapkayı çıkarttı. Çıkartmasıyla simsiyah saçlarını gördüm. Arkasına dönüp bana baktı. Şuan yüzünü de net bir şekilde görebiliyordum. Yeşil gözleri buradan bile parlıyordu. Sert ve keskin yüz hatlarına sahipti. Genç duruyordu.
"Ayakta kalmayı seviyorsun galiba Sluwe Godin?"
Gözlerim kısıldı.
"Sluwe Godin'in ne demek olduğunu söyleyecek misin artık?"
"Hayır."
Net cevabından sonra ahşap işlemeli masasının etrafında dolanıp koltuğuna oturdu. Normalde benim de önünde ki tekli koltukta oturmam gerekiyordu fakat adım atmak istemiyordum. İçimden bir şeyler sürekli beni rahatsız ediyordu.
"Oturmayacak mısın? Keyfin bilir. Ben, sen oradayken de teklifimi sunabilirim."
Sonda dediği şeyle kaşlarım çatıldı. Ağzımı açmaz iken ona devam etmesi için bakış attım.
"Bana Gemma'nın Kolyesi'ni bulmamda yardım edersen seni muhafızlara teslim etmem."
"Beni tehdit mi ediyorsun?"
Sesinde tehdite benzer bir tını yoktu fakat kullandığı kelimeler tehdite çıkıyordu.
"Hayır. Ben tehdite ihtiyaç duymam matmazel. Sadece koşul ifadeler kullanırım. Eğer bana yardım edersen seni muhafızlara teslim etmem, gibi."
Yüzünde tek bir mimik yoktu. Ben ise tam olarak ne diyeceğimi bilmiyordum.
"Diyelim ki kabul ettim, benim bundan çıkarım ne?"
"Bütün halkın ortasında idam edilmeyeceksin."
Yutkunmadan edemedim. Bu çağlarda kanun böyleydi. Ve eğer bir gezgin olduğumu, çok ölürsem kısır döngüye gireceğimi göze alırsak ölmeye hiç niyetim yoktu.
"Pekala. Kabul."
"Bence artık oturabilirsin."
Eliyle önündeki sandalyeyi işaret etti. Bir sandalyeye bir de adama baktım. Daha sonrada yavaş adımlarla sandalyeye ilerledim. Sandalyeye oturup adama baktım.
"Neden ben peki?"
Yönelttiğim soru ile omuz silkti.
"Ben de bilmiyorum."
Kaşlarım çatıldı. Bu adam da anlayamadığım bir şeyler vardı. Garip ve sanki buraya ait değilmiş gibi.
"O zaman kendini tanıt."
"Cyrus."
"O kolyeyi bulmakta ki amacın ne?"
"Orası beni ilgilendirir."
"Yaşın kaç?"
"Senden büyüğüm."
Sorduğum soruların hiçbirine net bir cevap vermemişti. Sabrımın sınırlarında iken ağzımı açtım.
"Düzgün cevaplar verecek misin?"
"Düzgün cevaplar veriyorum."
Yüzünde eğlenir gibi bir ifade oluştu. Kurbağalar s*çar umarım suratına!
"Bak, benim hakkımda bilgi öğrenmene ihtiyacım yok. Bana Gemma'nın Kolyesi'ni bulmamda yardım et, yeter."
Bir şey demedim. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Normalde kitapta ki Jayla eminim bir sürü cevap verir ve laf yarıştırırdı. Fakat ben yapmayacaktım. Zaten istesemde yapamazdım.
Kaşlarını çatarak bana bakmasıyla ağzımı açtım.
"N'oldu?"
Kafasını iki yana sallayarak bakışlarını düzeltti.
"Hiç."
"Peki bu Gemma'nın Kolyesi neye benziyor?"
Derin bir nefes alarak masasının çekmecesini açtı. İçinden bir parşömen çıkarıp bana uzattı. Alıp kolyeyi incelemeye başladım.
"Kırmızı, küre bir kolye. Alt tarafında siyahlıklar dolanıyor."
Kafamı salladım. Burada renkleri belirtilmemişti, sadece çizilmişti.
Parşömeni tekrar masaya koydum.
"Peki bu kolyenin nerede olduğu hakkında bir fikrin var mı?"
"Gryy Ormanı'nda olduğu söyleniyor. Ama oraya bir ordu bile göndermek güç ister."
"Ne demek oluyor bu?"
Kaşlarımı çatarak suratına bakıyordum.
"Tehlikeli bir orman demek. Gidenin dönemediği bir orman demek. Bazıları oranın bir labirent olduğunu düşünüyor. Bazıları ağaçların, bitkilerin, hayvanların her şeyi duyup anlayabildiklerini ve o ormandan olmayan birini gördüklerinde öldürmelerinin gerektiğini düşündüklerini söylüyor."
"Ve ben oraya mı gideceğim?"
Şokla çıkan sesime bakışlarımında eşlik ettiğine emindim. Bu adam benimle dalga mı geçiyordu?
"Ben de yanında olacağım."
"Bana bak, beni delirtme! Bir ordu bile göndermek güç, diyorsun! İkimiz ne halt yiyebiliriz orada?"
Bağırarak dediğim şeye gayet sakin ve umursamazca cevap verdi.
"Onu, o ormana gittiğimizde öğreneceğiz."
Bu dediği tepemin tasını arttırırken ayaklanıp yakasından tutarak onu, kendime çektim.
"Beni delirtme! Aptal! Hayatından daha mı önemli o s*ktiğimin kolyesi?"
Sinirle yakasını ittirerek bıraktım.
"Anlaşma falan yok! O yüzüğü bana ver gidip müzeye geri koyacağım!"
Elimi açıp yüzüğü vermesini bekledim. O ise kafasını iki yana salladı.
"Bana yardım etmeden o yüzüğü sana vermeyeceğim."
"Lan git başkasından iste! Niye benden istiyorsun? Benim suçum ne? Ver şu yüzüğü!"
Adamın sabrı taşmış olmalı ki ayağa kalktı. Dibimde dururken sinirle konuştu.
"Seni kendi ellerimle öldürürüm Jayla. Muhafızların önüne de ölünü atarım. Benim sabrımı daha fazla zorlama."
Bağırmadan, neredeyse fısıldıyarak dediği şey umurumda değildi.
"Denesene! Söylediğin hiçbir söz umurumda değil! Ben o ormana gitmiyorum!"
"Senin ne istediğin de benim umurumda değil!"
"Senin isteklerinde benim umurumda değil!"
"Ama umurunda olmalı. Yoksa öl..."
"Beni ölümle tehdit etmeyi kes!"
Benim bağırışımdan sonra sessiz kaldı. İkimizde birbirimize bakarken o tanıdık his tekrar içime doldu. Bu adam da garip bir şeyler vardı ve ben bunu ikidir hissediyordum. Ama neydi bir türlü anlayamıyordum.
Onunda bana olan bakışları dikkatimden kaçmamıştı. Eminim ki o da aynı şeyi benim için düşünüyordu. Kaşlarım çatılırken rahatsız olmuştum.
"Niye öyle bakıyorsun?"
"Nasıl bakıyorum?"
"Normal değilmişim gibi, sanki bende anormallik varmış gibi."
"Anormalsin zaten. Normal olduğunu mu düşünüyorsun?"
Gözlerimi kıstım.
"Teşekkürler hakaretin için."
"Hakaret etmedim. Bir çeşit iltifat."
"Hangi çeşit çok merak ediyorum doğrusu."
Bu lafımdan sonra ikimizde bir şey demedik. Aramızda tekrar bir sessizlik olurken onu incelemeden duramıyordum. Sürekli onunla alakalı bir şeyler beni rahatsız ediyordu. Ve ben hislerimde asla yanılmazdım.
"Teklifimi kabul ediyor musun?"
"Hayır deme seçeneğim var mı?"
Sırıttı.
"Hayır."
"Sormana gerek yok o halde."
"Güzel."
Yüzündeki memnun olmuş gülümseme ile masasına doğru ilerledi. Fakat bir anda durdu. Ben kaşlarımı çatmış bir şekilde ona bakarken o ise gözlerini bile kırpmıyordu.
"Cyrus?"
Dediğime cevap vermedi. Karşımda donmuş bir şekilde duruyordu. Sanki zaman durmuş gibiydi. Vücudumu bir korku dalgası esir aldı. N'oluyordu? Hikaye de bir sorun mu vardı?
"Cyrus? Eğer şaka yapıyorsan hiç komik değil. Kendine gel."
Gözlerini dahi kırpmıyordu. Yavaş adımlarla yanına ilerledim. Ürksem de cesaretimi toplayıp omzuna dokundum. Hiçbir şey olmamıştı. Bundan cesaret alıp iki elimi de omzuna koydum ve sarsmaya çalıştım. Fakat pek başarılı olamamıştım. Heykel gibiydi.
Korkum giderek artarken ne yapacağımı bilmiyordum.
"Cyrus? Cyrus cevap ver!"
Yanağına tokat atmıştım fakat zerre bir oynama yoktu. Aksine benim elim acımıştı. Kaya gibiydi, çok sertti.
"Bir şeyi yanlış mı yaptım?"
Bütün zaman akışı bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Fakat yanlış bir şey yoktu. Ne olmuştu birden bire?
Aklıma gelen şeyle bağırdım.
"Lulu! Lulu orada mısın?"
Bağırmamdan birkaç saniye sonra bedenimi o tanıdık çekilme hissi sardı. Gözlerim kapanırken son gördüğüm şey Cyrus'un hareketsiz bedeniydi.
┈┈┈••╰☆╮••┈┈┈•
