Gözlerimi açtığımda odamın kararmış olduğunu gördüm.
Birkaç saniyenin ardından gözüm karanlığa alışırken yatakta dikeldim. Ellerimle gözlerimi ovuşturup yataktan kalktım. Telefonumdan saatin 19.01 olduğunu gördüm.
Telefonu kapattığımda gözüm Lulu'yu aradı. Etrafta göremeyince kitaba girmiş olduğunu düşünerek umursamadım. Odamın teras kapısını açıp dışarıya çıktım. Vücudumu saran soğuk hava ile hızlıca tekrar içeri girip montumu aldım. Montumu giydikten sonra tekrar terasa çıkıp arkamdan kapıyı kapattım.
Terasa koyduğum armut koltuklardan birine kendimi atıp etrafı izlemeye başladım. Çok az insan vardı. Gerçi zaten burada fazla insan olmuyordu.
Karanlık gökyüzünü izlerken koltuğa biraz daha sindim. Ellerimi göğsümde kavuştururken üşümeye başlamıştım. Yine de inat bir insan olduğumdan ötürü içeriye girmedim.
Aklıma bugün olanlar geldi. Okulda olan olaylar, davranışlarım ve Kraliçe Anais. Aklıma onun o görüntüsü gelirken dudağımı büzdüm. Acaba kim onu o hale getirmişti? Kim, neden böyle bir şey yapmıştı?
Hikayeyi gözümde canlandırdım. Ortada Prens Gregor ve Prens Owen yoktu. Bahçede onları asla görememiştim.
"Prens Gregor yapmaz."
Prens Gregor'un yapmayacağına adım kadar emindim. Prens Owen da yapmış olamazdı. O kadar cesaretli biri olduğunu düşünmüyordum. Ancak gözü dönerse yapabilirdi. Ama neden gözü dönsün ki? Kraliçe Anais'in ona ne gibi bir zararı olabilirdi ki?
İçinde kitaba girmeye dair bir istek hissederken aklıma diğer hikaye geldi, Suikastçi.
Ne yalan söyleyeyim onu da çok merak ediyordum. En son, eğer yanlış hatırlamıyorsam, meyve çalıyordum. Yüzümde bir sırıtış oluştu. Ne de güzel çalmıştım be!
İçimden düşündüğüm şeyle kaşlarım çatıldı. Bir şeyler çalabildiğime seviniyordum resmen!
"Çaldığına değil nasıl çaldığına seviniyorsun."
Birkaç saniye dediğim şeyi düşündükten sonra gülmeye başladım. Neye güldüğümü bilmiyordum fakat komik gelmişti.
Ne kadar geçmişti bilmiyordum fakat hava iyice soğumuştu. Daha fazla terasta durmayıp içeriye geçtim. Oda çok karanlıktı fakat hiç ışığı açasım yoktu. İçimden gelmiyordu.
Terasın kapısını kapatıp üstümdeki montu çıkardım. Montu geri yerine asarken Lulu'ya bakınmıştım. Fakat hala ortalarda yoktu. Kaşlarım çatılırken kapım tık tıklandı.
"Gir!"
Kapı açılmaz iken kilitlediğimi hatırladım. Hızlıca kapıya doğru ilerledim. Kapıyı açtığımda yüzüme vuran ışıkla gözlerimi kıstım.
"Asra Hanım, yemek hazır."
"Sen odama sandviç gönder Gizem."
"Nasıl isterseniz."
Kapıyı kapatıp yatağıma doğru ilerledim. Yatağı toplayıp masamın üzerindeki kitaba döndüm. Kitabın kapağı açıktı.
Ne yapacağımı bilemez iken aklıma gelen şeyle hafifçe kitaba eğildim.
"Ben Hikaye Gezgini! Lulu neredesin?"
Kitabın ortasından sarı bir ışık küre çıkarken istemsizce bir adım geriledim. Küre parlayarak patladı. Ortalığa simler saçılırken Lulu bana gülümseyerek bakıyordu.
"Vay vay vay! Gezgin'e bak sen! Ben söylemeden beni nasıl çağıracağını öğrenmiş!"
Bir an ne diyeceğimi bilemesem de sonradan güldüm.
"Şansımı denedim."
"Mantıklı bir şanstı. Bu arada günaydın!"
Gözüm terasta ki kararmış gökyüzüne kaydı.
"Günaydın pek uymadı sanki."
Lulu gülerek kafasını salladı.
"Sanki."
Gülümseyerek bakışlarımı tekrar Lulu'ya çevirdim. Etrafına sarı ışık yayıyordu ve odayı aydınlatan tek ışıktı. Çok güzel görünüyordu. Aklıma gelen şeyle hızlıca telefonuma davrandım.
"Ne oldu?"
"Poz ver."
"Ne?"
"Poz ver. Fotoğrafını çekeceğim."
Lulu heyecanla iki elini beline koyup kafasını sağa yatırdı. Hafif gövdesini de sola doğru eğerken gülümsedi. Hızlıca fotoğrafını çektim. Daha sonrada galeriden fotoğrafına baktım. Hayatımda gördüğüm en tatlı ve en güzel şeydi!
"Çok güzel çıkmışım!"
Lulu neredeyse çığlık atarak dediği şeyle güldüm.
"Kesinlikle!"
Lulu kendi fotoğrafına uzun uzun bakmaya başladı. Yüzündeki gülümseme hiç inmiyordu.
"Çok mutluyum çok mutluyum!"
Etrafta bir o yana bir bu yana hızlı hızlı uçarken ben ise onu gülerek izliyordum. O güldükçe benim de gülesim geliyordu. Resmen mutluluğu beni de etkiliyordu.
"Çok teşekkür ederim!"
"Bir şey yapmadım."
"Beni mutlu etmen yaptığın en büyük şey!"
"Sen hep mutlusun Lulu!"
Gülerek dediğim şeyle kahkaha attı. Bebeklerin gülmesi gibiydi.
"Evet! Ama sen beni daha çok mutlu ettin!"
Gözüme her zamankinden daha tatlı görünmeye başlamıştı. Yiyeceğim şimdi!
"O zaman rica ederim!"
Kafamın üstünde döne döne uçtuktan sonra yüzümün hizasında durdu.
"Hikayeye girmek ister misin?"
Heyecanla sorduğu soruyla dudağımı büktüm.
"Şöyle, birazdan Gizem bana sandviç getirecek. Beni odada görmezse sorun çıkabilir. Sandviçi getirsin, ondan sonra Suikastçi'ye gireceğim."
Lulu kafasını hızlı hızlı salladı. Hemen ardından Gizem gelmişti zaten. Sandviçi alıp masaya koydum. Aslında amacım sonra yemekti fakat Lulu'nun ısrarı üzerine hızlıca sandviçi yiyip kapıyı kilitledim. Daha sonrasında Lulu'ya döndüm.
"Bunda da üç saat kalacağım."
"Senin kararın!"
Gülümseyerek kitaba doğru eğildim.
"Ben Hikaye Gezgini! Suikastçi!"
Tanıdık çekilme hissini hissettim. Bilincim kapanırken son duyduğum ses, Lulu'nun sevinç nidalarıydı.
°°°
Gözlerimi açtığımda kulaklarıma uğultu doldu. Etrafıma baktığımda pazarda olduğumu gördüm. Kaldığım yerden devam ediyordum.
Hızlıca pazarda ilerlemeye devam ettim. Birkaç bir şey daha çaldıktan sonra evin yolunu tuttum.
Yüzümdeki gülümsemeye engel olamıyordum. Kafamı eğip yürümeye devam ettim. Kimsenin beni görmemesi gerekiyordu fakat ben herkese bu memnuniyetli gülümsememi göstermek istiyordum. Evet, çalmam yanlıştı fakat mutluydum yine de.
Evimin önüne geldiğimde kapıyı zorlukla açıp içeriye girdim. Anında şapkayı kafamdan çıkarıp bir köşeye attım. Elimdekileri masaya bırakıp odama yöneldim. Üstümdeki elbiseyi çıkarıp rahat bis şeyler giydim. Daha sonrasında tekrar mutfağa yöneldim.
Hızlıca aperatif bir şeyler hazırlayıp masaya oturdum. Bir andan çocuğun verdiği gazeteyi okuyor bir andan da hazırladığım yiyecekleri yiyordum.
Yüzüğün çalındığı kısmını defalarca okurken aklıma yüzüğü teslim etmem gerektiği geldi. Yemekten sonra teslim ederdim.
Gazete de birkaç kişinin röportajları vardı. Halkın söylediği birkaç söz.
İsimsiz: Utanmaz fahişe! Ne haddine senin o yüzüğü çalmak?
İsimsiz: Eğer yüzük yeterince iyi bir şekilde korunsaydı hırsız onu çalamazdı. O pislik kadar bence müze yönetiminin de suçu var.
İsimsiz: En yakın zamanda ölür umarım! Yüce Dean Grefar'ın gücü lanetlesin onu!
Okuduklarım ile şaşkınlığım daha da artıyor, kaşlarım havalanıyordu. İnsanların bu kadar tepki göstermesini beklemiyordum. Bu Grefar yüzüğünün olayı neydi? Yüce Dean Grefar'ın gücü lanetlesin onu, derken ne demek istemişti? Aslında daha doğrusu niçin böyle bir şey söylemişti? Acaba halk gerçekten de o yüzüğün sihirli olduğuna mı inanıyordu?
"Şu yüzükten bir an önce kurtulsam iyi olur."
Birkaç habere daha göz attıktan sonra masayı topladım. Daha sonrasında odama ilerledim. Siyah, ayak bileklerime kadar uzanan elbiseyi giyip üstüne koyu kırmızı, şapkaları pelerinimi geçirdim. Daha sonrasında da yüzüğü alıp pelerinimin cebine koydum.
Evden hızlı adımlarla çıktım. İçimde inanılmaz derecede kötü bir his vardı. Bir şey olacak gibi hissediyordum ve bu his beni yiyip bitiriyordu.
Elim yüzüğe gitti. Kısa bir an yüzüğe baktım. Gümüş renginde ki yüzüğün ortasında koyu turuncu bir taş vardı. Kalın çerçeveli yüzüğün etrafında turuncu ve siyah, kaplan desenini anımsatan işlemeler vardı. Yüzük kesinlikle muhteşemdi.
Daha sonra ne yaptığım aklıma gelince hızlıca yüzüğü pelerinime attım. Başıma bela alacaktım!
İnsanların içine çıktığımda etrafıma bakındım. Normal hareket etmeye çalışıyordum fakat bu imkansızdı. Bir şeyler çalarken daha rahattım. Şuan ise çok huzursuzdum ve dışarıdan bakıldığında çok dikkat çekiyordum.
Oflayıp adımlarımı hızlandırdım. Her geçen saniye içimdeki şu yüzükten kurtulma isteği artıyordu.
Yaklaşık yarım saatin ardından bir ara sokağa girdim. Sokak gündüz olmasına rağmen karanlıktı. Güneş ışığı çok az vuruyordu.
Birkaç sağ soldan sonra bir evin önünde durdum. İstemsizce etrafıma baktım. Daha sonrada kapıyı çaldım. Birkaç saniye sonra kapı çok az bir aralıkla açıldı.
"Benim, Jayla."
Ağzım istemsiz açılıp sözcükler benden bağımsız dökülürken kapı ağzına kadar aralandı. İçeriye geçtiğimde bana kapıyı açanın 40-45 yaşlarında bir adam olduğunu gördüm.
"Hoş geldin Jayla."
Gözümün önünde anılar canlanırken ağzımı açtım.
"Hoş buldum Alex."
"Buyur içeri geç."
"Gerek yok. Yüzüğü teslim edip gideceğim."
Cıklayarak kafasını iki yana salladı. Daha sonrasında bir eliyle sırtımı ittirirken diğer eliyle içeriyi gösterdi.
"Hadi ama! Israr ediyorum."
Derin bir nefes alıp içeriye adımladım.
"Pekala."
Uzun holden geçip büyük bir salona girdik. Benim evimden büyüktü fakat benim evimden daha karanlıktı.
Bir koltuğa geçip oturdum. Alex denen adamdan karşıma geçmişti.
"Yüzük?"
Pelerinimden yüzüğü çıkarıp Alex'e verdim. Yüzüğü elimden alıp evirip çevirdi. Daha sonrasında ayağa kalktı.
"Hemen geliyorum."
Odadan çıktığında derin bir nefes verdim. Diken üstünde idim resmen. Kendimi çok rahatsız hissediyordum. Sanki bir şeyler yanlıştı.
"Geldim!"
Bir an yerimden sıçradım. Kirli sakallı, gözünün altı yaralı olan ve gerçekten de iğrenç görünümlü adam karşıma oturdu.
"Nasılsın Jayla?"
"Her zamanki gibi. Sen?"
"Her zamanki gibi."
Kafamı salladım.
"Güzel."
Yanında duran masadan şarap dolu bardağını aldı.
"İster misin?"
"Almayayım."
"Keyfin bilir."
Alex denen adam şarabını yudumlarken ben ise gözlerimi etrafta gezidiriyordum. Neden buradaydım ki hala? Yüzüğü teslim etmiştim işte. Defolup gideyim!
"Ben artık gitsem iyi olacak."
"Birkaç dakika otur."
"Gerek..."
"Sinirlerimle oynama Jayla!"
Tehditkar sesiyle kaşlarımı çattım. O nasıl bir ses tonuydu öyle?
"Sen beni tehdit mi ediyorsun? Ne haddine!"
Alex derin bir nefes alıp ağzını açtı.
"Sinirli biri olduğumu biliyorsun Jayla. Otur diyorsam otur!"
"Senin karşında köle yok! Ayrıca oturmak zorunda falan değilim. Yüzüğü teslim ettim, görevimde burada bitti!"
Hızlı adımlarla odadan çıktım. Arkamdan ayak seslerini işitebiliyordum fakat umursamadım. Ta ki o sese kadar.
"Yüzük sahte!"
Duyduğum cümle ile yerimde donakaldım. Yüzük sahte mi?
"Seni küçük sahtekar!"
Beynime vuran şeyle hızlıca kapıyı açtım. Koşarak evden çıktım. Pelerinimin şapkasını elimle tutarken var gücümle koşturuyordum. O iki adam ise arkamdan bağırıyorlardı.
"Gel buraya!"
"Kaçma!"
Arkama baktığımda ellerinde sopalar ile beni kovaladıklarını gördüm. Şapkayı tutmayı bırakıp kollarımı da ileri geri savurarak destek aldım. Daha da hızlanırken pelerinimin şapkası çoktan kafamdan düşmüş, saçlarım havada uçuşuyordu.
Karanlık sokakta ilerlerken arkamdan silah sesi duydum. Arkama baktığımda Alex denen adamın elinde o zamanki tabancalardan biri vardı. Süvari Silahı olarak da biliniyordu.
"Kaçma seni korkak!"
"Eninde sonunda yakalayacağım seni kaltak!"
Önüme dönerken nefesim tükeniyordu. N'apacağımı bilmiyordum. İnsan içine çıkamazdım çünkü çok dikkat çekerdim. Eğer 'Bu hırsız!' diye bağırırlarsa işim epey zorlaşırdı. Ülkeden bile gitmem gerekebilirdi. Daha kötüsü idam bile edilebilirdim!
Arkamda baktım. Aramızdaki mesafe açılmıştı. Fakat hala peşindelerdi.
Bir kurşun daha sıkılırken gücüm tükeniyordu. Kahretsin, dedim içimden. O yüzük nasıl sahte olabilirdi!? Kendi elimle almıştım o yüzüğü! Ve bir kere bile dokunmamıştım. Yüzüğün sahte olma ihtimali yoktu. Aklım almıyordu resmen!
Düşüncelerimi bölen şey bir tarafa doğru çekilmem oldu. Ben daha ne olduğunu anlamadan biri kolumdan tutup beni çekmişti.
Beni çeken kişi belimi ve kafamı kavrayıp kendine bastırdı. Ben ise ne olduğunu daha tam idrak edememiştim.
Tam geri çekileceğim sırada beni çeken kişi, beni kendine daha sert bastırdı. Bunun bir uyarı olduğunu düşünürken adamların sesi kulaklarıma doldu.
"Nerede o fahişe!?"
"Çok fazla uzaklaşmış olamaz!"
Adım sesleri giderek azaldı. İyice yok olduğunda ise hızlıca adamdan ayrıldım. Adama baktığımda kaşlarımı çattım. Adam görünmüyordu.
Bakışlarım beni çektiği yere kaydı. Diğer sokaklara göre daha fazla karanlıktı. Tekrar adama baktım. Simsiyahtı. Şapkası, uzun kabanı, ayakkabısı... her şeyiyle simsiyahtı.
"Tekrar karşılaştık, Sluwe Godin."
Kaşlarım çatıldı. Bu sesi tanıyordum.
"Senin ne işin var burada?"
┈┈┈••╰☆╮••┈┈┈•

