Mutfaktaki porselen fincanların birbirine vuran o kupkuru sarsıntısı, salondan sızan o yabancı, hırslı kahkahaların uğultusuna çarptıkça içindeki o son bağı da koparıyordu. Esfa, ocağın üzerinde ağır ağır kabaran cezveye bakarken ellerinin titremesine, parmak uçlarından sızan o buz gibi korkuya söz geçiremiyordu. Aşağıda, hayatında adını bile duymadığı, çehresini görse yabancı sayacağı zengin bir adam ve onun gölgesi andıran ailesi oturuyordu. Bir malı tartar gibi, bir ömrü biçer gibi onun geleceğini kumaş kumaş kesip biçiyorlardı salonda; rengini sormadan, kalbinin atışına kulak vermeden.
İçinde verdiği savaştan kimsenin haberi yoktu. Ağlamamak için yanaklarını ısırdı. Normalde mutlu olması gerekirken acı çekiyordu. Son bir umutla annesine baktı.
"Ben bu adamla evlenmem ana," diye fısıldadı Esfa. Sesi, mutfağın rutubetli, isli duvarlarında asılı kalan cılız bir duman gibiydi. "Tanımam, bilmem, gönlümün zerre düşmediği adama helal mi kılınırım?" Derin bir nefes alıp yalvarırcasına baktı annesine."Kurbanın olayım babama söyle münasip bir dille hayır desin gelenlere.Kızın gönlü yok desin."
Annesi, hoyratça döndü ona. Bakışlarında kendi doğurduğu cana ait bir merhamet kırıntısı değil, el alemin lafı, köyün o köhne, kirli dedikodusu ve zengin damadı kaybetme korkusu vardı.
"Gönül mü?" dedi annesi, sesi zehirli bir sarmaşık gibi dolandı kızın boynuna. "Biz buraya gönül eğlemeye mi geldik? Baban duyarsa burayı senin mezarın eder, kemiklerini un ufak eder! Başımıza talih kuşu kondu sen hala inat ediyorsun. Esfa eğer içeride de bir yanlışını görürsem babana bırakmam ben kırarım kemiklerini duydun mu beni?"
Esfa’nın içindeki o son kilit kırılmıştı bir kere.Annesinin tehditlerini umursamadan bağırdı. "Duyarsa duysun. Öldürürse öldürsün. Ama beni diri diri o adamın karanlığına gömemezsiniz," dedi, sesi ilk defa bu kadar keskin, bu kadar kendi olmaya yeminliydi.
Mutfağın tahta kapısı, menteşelerini zorlayan bir hırsla ve tekme darbesiyle açıldığında, Esfa babasının gözlerindeki o katı öfkeyi gördü. Zaman durdu, nefes kurudu. İlk tokat yanağına indiğinde, mutfak köşesindeki un çuvallarının o ekşi kokusu genzini yaktı. Başından sökülüp giden tülbentiyle birlikte zemine kapaklanırken, babası baş ucunda sessiz bir fırtına gibi kükrüyordu: "O kahve o salona gidecek! Gelinlik kız ettik seni, başımıza bela mı kesileceksin? Ne demek ulan evlenmem! Evleneceksin. Şimdi kalk misafrilere hürmet et."
Annesi ise kapının eşiğinde, sanki bir yabancının infazını seyrediyormuş gibi duruyordu; tülbentinin ucuyla ağzını kapatmış, bu dilsiz zulme ortak oluyordu. Kendi doğurduğu kızın kırılan kanatlarından sızan kanı görmüyordu bile. Esfa yerde, yüzünün sol yanını bir alev gibi yakan o sızının tam ortasından doğrulmaya çalışırken annesinin gözlerine baktı; bir sığınak, bir damla şefkat aradı ama o gözlerde sadece taşlaşmış bir ifadeden başka bir şey yoktu. Yüzündeki o taze morluğu, hırpalanmış saçlarını öne dökerek gizlemeye çalıştı. Elleri zangır zangır titreyerek o kahve fincanlarını salona taşıdığında, odadakiler sadece uysal bir gelin adayı görüyordu; kimse onun içindeki ölülerin sayısını bilmiyordu.
Salona adım attığında, ağır bir parfüm kokusuyla karışık tütün dumanı genzini yaktı. Başını yerden kaldırmadan, titreyen elleriyle fincanları sırayla dağıtmaya başladı. Görücülerin gözleri Esfa'nın üzerinde geziniyordu. Damadın annesi Melahat, kolundaki kalın altın bilezikleri birbirine sürterek Esfa'yı yukarıdan aşağıya süzdü.
"Eee, Esfa kızım," dedi Melahat, sesinde kibirli bir tını vardı. "Ev işleriyle aran nasıldır? Bizim oğlan temizliğe, düzene pek önem verir. Öyle hazır yemeğe, dışarıdan söylemeye gelmez. Elin lezzetli midir?"
Esfa’nın boğazı düğümlendi. Cevap vermedi, sadece başını hafifçe sallamakla yetindi. Annesi Esfa'nın sessizliğine karşı dünür adaylarına gülerek baktı. "Kızım diye demiyorum her iş gelir elinden. Pek hamarattır."
"Düğünü de öyle köy yerinde falan yapmayız biz, en lüks salonda olacak. Tabi Esfa köyde de eğlence yapmak isterse onu da yaparız."Damat Esfaya bakarak konuştu. Bu söyledikleri onun için bir gurur kaynağıymış gibi.
Esfa'nın babası, koltuğunda dikleşerek hemen lafı devraldı. Yüzünde, az önce mutfakta terör estiren o adamdan eser yoktu; şimdi sadece kızını iyi bir fiyata satmaya çalışan bir tüccar gibi gülümsüyordu.
Sesini babacan bir tona büründürerek. "Kızımı ben el bebek gül bebek büyüttüm. Ağzı var dili yoktur, sözünüzden çıkmaz. Bizim de aile olarak beklentimiz bellidir malum. Düğün dediğin bir kere olur, adet yerini bulacak. Kızımın kolları boş kalmasın isterim. Takılacak altınlar, bilezikler bizim buraların şanına yakışır olmalı."
Melahat, gururla göğsünü kabarttı. "Biz yabancı mıyız efendi? Bizim oğlanın gücü her şeye yeter Allah'a şükür. Geline beş burma bilezik, bir de gerdanlık set takacağız, lafı bile olmaz. Yeter ki evinin kadını olsun, oğlumun sözünü ikiletmesin."
Esfa, bu pazarlığı dinlerken ruhunun parça parça eksildiğini hissetti. Salondaki herkes onun geleceğini, onun bedenini ve ömrünü birkaç altın bilezikle satılık bir mal gibi masaya yatırmış, fütursuzca tartışıyordu. Kimse onun ne hissettiğini, yüzünün neden bu kadar solgun olduğunu sormuyordu. O saniyede anladı; bu evde kalırsa, o parmağa o yüzük takıldığı an nefesi tamamen kesilecekti. Merasim bitip o uğursuz kalabalık evden çekildiğinde, onu odasına kitledi babası. Saatlerce aralıksız dövmüştü ama Esfa onca darbeye rağmen kabul etmemişti evliliği.
Ruhunu paramparça etmişler acımasızca kırmışlardı kanatlarını. Ne uçmaya nede kaçmaya gücü vardı. Hiç kimse bilmiyorken içinde verdiği savaşı o sağ çıkmak için bile cabalamıyordu artık.
🍃🍃🍃🍃
Gece yarısının o zifiri, tekinsiz kör vaktinde, Esfa o karanlık odanın içinde kendi ruhunun enkazıyla baş başaydı. Tırnakları kanayana, parmak boğumları aşınana kadar o eski ahşap pencerenin paslı kilidini zorladı. Demir gıcırtısı rüzgarın uğultusuna karışırken, kendini o dar delikten dışarı, gecenin koynuna fırlattı.
Ayakları çıplak, dik ve çamurlu yamaçlardan aşağı o can acıtıcı çalılarının etini sökmesine aldırış etmeden sadece koştu. Arkasındaki o cehennemden kaçarken, önündeki o uçsuz bucaksız hiçliğe, denizin hırçın sesine doğru çekiliyordu. Koştu, nefesi göğüs kafesini yırtana kadar, ayak tabanları toprağın keskin taşlarıyla kızıla boyanana kadar koştu ve sonunda o yamacın, uçurumun en ucunda durdu.
Ayaklarının altından kayıp giden, denizin boşluğuna yuvarlanan toprak parçalarına baktı. Aşağıda, Karadeniz’in o deli, hırçın sesi kulaklarını sağır edercesine gürlüyordu. Usul usul, adeta bir veda busesi gibi esen rüzgar saçlarını okşuyordu. Son bir defa baktı etrafına; bu dünyaya, bu köye, bu sızılara yabancı gözlerle... Derin bir nefes daha alıp doldurdu ciğerlerine o keskin toprak ve tuzlu deniz kokusunu. Gözlerinden sicim gibi akıp giden yaşlara inat, dudaklarında un ufak edilmiş çocukluğuna acıyan, hafif, buruk bir gülümseme oluştu.
Sol ayağını boşluğa doğru uzattı. Kurtulacaktı bu dünyadan . Herkese kucak açan bu dünya bir tek onu sığdıramamıştı bağrına ama belki toprak sarardı bedenini kimsenin incitmesine izin vermeden.Yerçekimi, o karanlık dalgaların merhametli koynuna çağırırken vücudu öne doğru tüm ağırlığıyla ivme kazandı. Her şeyin biteceği o saniyeydi. Bir hikayenin daha sonuna gelmişti dünya.
Tam o sırada, fırtınanın uğultusunu yırtan gürültülü ayak sesleri ve çalıların feryadı koptu arkasında. O gece aniden bastıran hırçın rüzgar mısır ambarının çatı tahtalarını sökmeye başlamıştı. Samet, babaannesinin gözü gibi baktığı o ambarı fırtınadan korumak, savrulan kiremitleri sabitlemek için elinde fenerle yollara düşmüştü. Rüzgara karşı yürümeye çalışırken, fenerin titrek ışığı tam o yamacın ucunda, uçurumun en tehlikeli kenarında duran o incecik figüre çarptı. Kızın ayakları topraktan kesilmek, tüm varlığı o karanlık boşluğa bırakılmak üzereydi.
O an ne yapacağını bilemedi. Gördükleri bir hayal gibi gelse de aslında gerçeğin tam kendisiydi.
Samet o an elindeki feneri unuttu. Zaman, o uçurumun kenarında onun için dondu. Düğün gecesi o kalabalığın içinden gözlerini kaçırdığı, o günden beri zihninin en kuytu köşesinde sakladığı o kız, tam şu an uçurumun ucunda dünyadan vazgeçiyordu.
"Dur!" diye bağıramadı bile; sesi boğazında buz tuttu, kalbi göğüs kafesini delercesine çarpmaya başladı.
Hiç düşünmeden, o deli kanının hızıyla ileri atıldı. Esfa’nın vücudu boşluğa doğru o ölümcül eğimi almışken, Samet son bir gayretle, adeta canını dişine takarak yetişti ve güçlü kolunu kızın ince beline doladı. Onu tüm gücüyle, can havliyle geriye doğru çekti. İkisi birlikte, uçurumun kenarındaki toprağın üzerine yuvarlandılar.
Denizin uğultusu hala oradaydı ama şimdi o huzurlu sese, ölümün kıyısından dönmüş iki insanların düzensiz, kesik nefesleri karışıyordu. Samet, kızı tehlikeden uzaklaştırmak için kollarının arasında sıkıca tutmuş, sırtüstü toprağa uzanmıştı. Esfa şaşkınlıkla, derin bir kırgınlık ve hıçkırık dalgasıyla gözlerini açtı. Ölümü beklerken karşısına çıkan bu adam, onun içindeki o büyük yangına sert bir rüzgar gibi çarpmıştı. Doğrulmaya çalıştı ama dizlerinin bağı çözülmüştü bir kere.
Samet şok içinde doğrulup altındaki kıza, Esfa’ya baktığında adeta çarpılmışa döndü. Fenerin yerdeki cılız ışığında bile yüzündeki o taze, mor darbeleri, patlamış dudağını ve gözlerindeki o dipsiz, karanlık vazgeçmişliği gördü. O düğün gecesi uzaktan uzağa bakmaya kıyamadığı, iffetine ve zarafetine hayran kaldığı o kız, şimdi karşısında ruhu sökülmüş bir enkaz gibi duruyordu.
Sametin içine kor düştü adeta. Sanki Esfa değil de o dayak yemiş gibi hissetti.
Samet’in gözleri uçurumun o karanlık ağzına, sonra da Esfa’nın tanınmaz haldeki yüzüne kaydı. İçini dehşetle karışık koca bir hüzün ve dizginlenemez bir öfke kapladı. Korkudan ve şoktan titreyen ellerini hemen kızın üzerinden çekti; helali olmayan, üstelik kalbine düşmüş bu kadına bu denli yakın durmanın verdiği o mahcubiyetle ve inancının ağırlığıyla dizlerinin üzerine çöktü. Başını gökyüzüne kaldırıp derin, kahırlı bir nefes aldı.
"Estağfurullah... Estağfurullah el-Azîm..." diye fısıldadı, sesi titriyordu. "Esfa... Sen ne yapaysun? Sen neye yeltendin?"
Esfa yattığı yerden doğrulamazken, gözlerindeki yaşlar şakaklarından toprağa süzülüyordu. Samet’in onun adını hatırladığını bimek ve ismini onun ağzından duymak içini acıttı ama fırtınası dinecek gibi değildi.
"Bırak beni, Samet..." diye fısıldadı, sesi rüzgarda kaybolup gidecek kadar cılız, bir o kadar yorgundu. "Neden izin vermedin ki? Bıraksaydın da gitseydim...ölseydim... Benim sığınacak hiçbir yerim kalmadı. Gömdüler beni o eve."
Esfa'nın dudaklarından kaçan hıçkırıkla Sametin içine ateş düştü.
Yumruklarını öyle bir sıktı ki, parmak boğumları bembeyaz kesildi, tırnakları avcuna battı. Tüm benliğiyle bu manzaraya isyan ediyordu. Kim el kaldırmıştı bu kıza? Hangi namussuz onu bu uçurumun kenarına kadar itmişti? Gidip o dünyayı o zalimlerin başına yıkmak geçti içinden ama o ateşi şimdilik kalbine gömdü. İnancı ona mazluma siper olmayı emrediyordu; hele ki tanıdığı, bildiği bir can canından vazgeçecek raddeye gelmişse, onu öylece arkada bırakıp gitmek koca bir vebaldi.
"O nasıl sözdür Esfa?" dedi Samet. Sesi az önceki şoku bastırmaya çalışırcasına tok, ama bir o kadar merhametliydi. "Can dediğin sana mülk müdür ki gözünü kırpmadan ateşe atasın? Canı veren Allah, alacak olan da O'dur. Sana kim ne etti, ne yaşattı şimdi sormam. Ama andım olsun, o hesabı sormasını da bilirim. Seni bu halde, bu uçurumun kenarında tek başına bırakıp gitmek de bana helal değildir. Gel inadı bırak, düş önüme. Önce seni güvenli bir yere götürelim."
Samet o an Esfa'nın ayaklarındaki yaraları fark etti. Hızla kendi ayakkabılarını çıkarıp Esafa'ya giydirdi onun konuşmasına fırsat vermeden.
Esfa’yı o tehlikeli kenardan aldıktan sonra tek bir kelime bile etmedi. Genç kızı patikanın yukarısındaki eski, kimsenin uğramadığı o ahşap yayla evine taşıdı . Babaannesinin kışın erzak sakladığı, gaz lambasının soluk ışığıyla aydınlanan bu küçük oda, dışarıdaki fırtınadan daha merhametli bir sığınaktı.
Esfa’yı köşedeki sedire oturttu. Gidip ocağa birkaç odun attı, bir kenarda duran eski güğümle su ısıttı. Aralarındaki o mesafeye dikkat ederek bir bardak sıcak su uzattı. Esfa bardağı titreyen elleriyle alırken, üzerindeki o ölüm soğukluğu yerini yavaş yavaş odanın sıcaklığına bırakıyordu.
Samet kızın yüzündeki yaralara pansuman yapmak için bir şeyler buldu. Yavaş hareketlerle kızı ürkütmeden yavaşca merhem sürdü kızın hem yüzündeki hem de ayaklarındaki yaralarına.
İncitmeden...
Samet kızın yaralarına merhem sürerken sakin bir sesle konuştu.
"Anlat..."
Esfa'nın gözlerinden bir damla yaş süzülüp yanağındaki morluğun üzerine düştü. İstemeden başlayan o geceyi, babasının kükreyişini, annesinin sessizliğini ve o odada tırnaklarıyla açtığı firar yolunu bir bir anlattı ona.
Samet, sabırla dinledi. Her kelimede çene kemiği biraz daha kasılıyor, içindeki o adalet duygusu alev alıyordu. Esfa’yı korumanın, onu o zalimlerin elinden tamamen koparmanın tek bir yolu vardı; bu, hem inandığı değerlere göre tek meşru çıkıştı hem de onu kimsenin dokunamayacağı bir zırhın içine sokmaktı.
"Evlen benle." Samet bir anda söyledi. Esfa şaşırmış bir şekilde baktı.
Esfa Sametin gözlerindeki yanan o ateşin samimiyetine inanmak istemişti.Bir kaçış yolu,bir umut olsun istedi.
"Köy küçük, babam sabah olunca altını üstüne getirir buraların. Seni de yakar, beni de..." dedi Esfa çaresizlikle.
Samet gözlerini kızın gözlerine dikti. "Aşağı ki köyün imamı Ahmet Hoca benim büyüğümdür, sözü dinlenir, laf taşımaz. Gün doğmadan onu ve iki can dostumu buraya getireceğim," dedi katı bir kararlılıkla. "Dini nikahımızı kıyacağız. Bu saatten sonra ne o eve dönebilirsin ne de sokakta savunmasız kalabilirsin. Eğer benim nikahım altına girersen, baban da olsa kimse gelip seni benden zorla alamaz. Helalim olursun, sığınağın olurum. Benimle gelir misin Esfa?"
Esfa başını yavaşça aşağı yukarı salladı. Başka çaresi, sığınacak başka hiçbir kapısı yoktu.
🍃🍃🍃🍃
Sabaha karşı, gün henüz yüzünü göstermemişken yayla evinin kapısı usulca çalındı. İçeri saçı sakalı ağarmış Ahmet Hoca ve Samet’in güvendiği arkadaşları girdi. Odanın içine çöken o ağır sessizlikte, Samet ve Esfa ocağın hemen yanındaki mindere diz çöktüler. Ahmet Hoca, duasını okuduktan sonra sessizliği boğan o suali sordu:"Kızım, babanın adı ne, senin adın ne?"
Samet, başını yavaşça çevirip kaderini bağladığı o gizemli çehreye baktı. Kız dudaklarını araladı, sesi titrek ama sarsılmaz bir teslimiyetle döküldü odanın ahşap duvarlarına:"Benim adım Esfa. Babamın adı İdris."dedi.
Samet'in zihninde o an bir şimşek çaktı. Günlerdir peşinden sürüklendiği o kutsal emanetin artık bir adı vardı. İsimler zikredildi, şahitler şahitlik etti ve hoca duasını bitirip sislerin arasında sessizce gözden kayboldu.
Kapı arkadan tekrar sürüklendiğinde, odada sadece çıtırdayan odunların sesi ve birbirine mühürlenmiş iki yabancı kaldı. Samet, Esfa’nın karşısına oturdu. Aralarında o mesafeli güveni bırakarak ona baktı.
"Ben süslü cümleler kuramam Esfa," dedi, sesi kaya gibi sağlamdı artık. "Ama burası senin siperin. Benden sana zarar gelmez. "
Esfa, yavaşça başını kaldırıp Samet’in gözlerinin içine baktı.Yüzündeki ve ayak tabanlarındaki yaralara sürülen o serin merhemin sızısı, yüreğindeki o koca yangının yanında ehemmiyetsiz kalıyordu. Hayatında ilk kez bir adamın sesinde tehdit, hırs ya da pazarlık yoktu; sadece bir kaya gibi arkasında duran, sarsılmaz bir emniyet vardı.
"Bilirim..." dedi Esfa, sesi bu defa hıçkırıklardan arınmış, kupkuru ama teslimiyet dolu bir fısıltıyla döküldü minderin üzerine. "Benden sana bir şüphe gelmez gayrı. Sen beni ölümün koynundan aldın, ruhuma burayı yurt ettin."
Samet, ocağın közlerinden sıçrayan zayıf ışıkların altında genç kızın yüzünü süzdü. Az önce zikrettiği o kelimeler, hırpalanmış ruhuna vurulmuş en güçlü mühürdü artık. Gidip odanın o küçük penceresine doğru bir adım attı. Tahta çerçevenin aralıklarından sızan buz gibi yayla havası, sabaha karşı iyice ağırlaşan sisin kokusunu taşıyordu içeriye.
Dışarıda köyün o katı, gri şafağı sökmek üzereydi. Dağların doruklarından aşağı, köye doğru ağır ağır inen pus, İdris’in evindeki o uğursuz pazarlığın, o zalim sessizliğin ve bizzat kendi öz babasının birazdan koparacağı o amansız kıyametin habercisi gibiydi. Köy birkaç saate uyanacak, Esfa'nın o kilitli odada olmadığı anlaşılınca yer yerinden oynayacaktı.
Samet arkasını dönmeden, gözlerini o gri boşluğa dikerek konuştu:
"Gün doğuyor Esfa. Baban o odanın boş olduğunu gördüğü vakit, bizi biraz zorlayacak. Köy çalkalanır, kapımıza dayanırlar. Lakin müsterih ol..."
Sözünü bitirirken yavaşça döndü ve sedirde oturan, ömrünü ve canını ellerine bırakan karısına baktı. Bakışlarında bir volkan kadar güçlü bir ateş vardı.
"Bu kapıdan içeri girmeye cüret eden, önce benim cesetimi çiğnemek zorundadır. Sen artık güvendesin. Sen benim helalimsin bu vakitten sonra. Bu evde bende senin kalenim bundan sonra."
Ocağın içindeki son çalı çırpı da çıtırdayarak küle dönerken, yayla evinin pencerelerinden sızan o ilk gri aydınlık, birbirinin kaderine mühürlenmiş bu iki yabancının üzerine sessizce düştü. Aşağıdaki köyün eteklerinde başlayacak olan o büyük fırtına, dağları döven rüzgarla birlikte yola çıkmak üzereydi; fakat bu küçük ahşap sığınakta, Esfa için ilk kez bir fırtınanın ardında emniyet vardı.








