Merhaba arkadaşlar yeni bölüm ile karşınızdayım umarım severek okuyacağınız bir bölüm olur. Hatalarım varsa affola.Lütfen yorum ve oylarınızı eksik etmeyin sizleri seviyorum.❤️
Varlık, bazen en çok kalabalıkların arasında kendi yokluğunu fısıldar. İnsan, yankısını bulamadığı bir boşluğa benzer; etrafındaki sesler ne kadar gürleşirse, içindeki o sessiz oda o kadar derinleşir. İnsan bazen her şeye çare bulsa bile kendi içindeki yalnızlığa çare bulamaz. Belki hayatın kanunu bunun üzerine dönüyordu...
Derin düşüncelerdeydi Esfa. Odasındaki hava, dışarıdaki düğün neşesine inat buz gibiydi. Esfa aynada kendi yansımasına bakarken, omuzlarından aşağı dökülen sarı saçlarını titreyen elleriyle düzeltmeye çalışıyordu. Kapı, tehditkar bir sessizlikle açıldı. Meryem, elinde bekar kızların asaleti sayılan o gümüş işlemeli, ağır kadife fermeneyi tutuyordu. Esfa’ya yaklaşırken bakışları kızının güzelliğini döver gibiydi.
"Dik dur," dedi Meryem; sesi zehirli bir fısıltı gibiydi. Esfa'nın omuzlarını sertçe geriye itip fermeneyi üzerine bıraktı. Fermeneyi giydirirken parmakları Esfa’nın tenine her değdiğinde, genç kızın eti çekiliyordu. "Bugün o düğün meydanında bir tek yanlış hareketini görmeyeceğim. El alem 'Meryem kızını ne güzel yetiştirmiş' diyecek, anladın mı beni?"
Meryem, Esfa’nın başına keşanı kasti bir hırçınlıkla bağladı. Sanki bir şeylerin öcünü almak istercesine yapıyordu bunu. Annesi odadan çıktığında Esfa, aynadaki mavi-yeşil bir denize benzeyen, uçsuz bucaksız derinlikteki gözlerine baktı. Yüzünde hüzünlü bir gülümseme belirdi. Yanaklarında oluşan gamzeleriyle içten bir tebessüm gibi görünen bu ifade, aslında onun acılarını gizleme yöntemiydi. Oysa insan acıya alışmamalıydı, değil mi? Denizi andıran gözlerinde bir hüzün bulutu dolandı o an. Boğazına dizilen yumruyu yutmaya çalıştı ama başaramadı. Deniz taştı... Göz pınarlarından yanaklarına ulaştı.
🐚🐚🐚🐚
Meydan mahşer yeri gibiydi. Asiye ve torunu Elif, kenardaki tahta iskemlelerde oturmuş, gururla horonu izliyorlardı. Samet ise horonun tam ortasındaydı; her bir adımı toprağı sarsıyor, kemençenin ritmiyle devleşiyordu. Esfa, tepsilerle misafirlere hizmet ederken bir grup genç kızın yanından geçti. Kızların kıkırdayarak meydandaki Samet’i süzdüğünü gördü:
"Kız baksana şu Samet’e! Ne yakışıklı uşak olmuş, baksana omuzlarına!"
Diğeri iç çekerek ekledi: "Öyle bakıyor ki, insanı bakışıyla delip geçer. Keşke bir kere yüzümüze baksa..."
Esfa, elindeki tepsiyi parmakları beyazlayana kadar sıktı. Kendi kendine kızdı; neydi bu şimdi? Ona neydi ki? İsteyen istediği adama bakardı. Samet horonda etrafına bakarken sonunda aradığını bulmuştu ve horon halkasından ayrıldı. Esfa, boş tepsiyi mutfağa bırakmak için fındık ağaçlarının gölgesindeki patikaya saptığında Samet peşinden gitti. Kuytuda karşı karşıya geldiklerinde Esfa irkilerek geri çekildi.
"Dur hele... Canavar değilim da, korkma hemen," dedi Samet nefes nefese. Sesi mahcup bir çocuk gibi titriyordu. "Günlerdur aklımdasun... Bi konuşmam lazum senunle. Ama önce bi de bakalum... Nedur senun adun? Kimun kızısun?"
"Esfa..." dedi genç kız fısıltıyla, gözlerini Samet’in gözlerinden kaçırmadan. "İdris'le Meryem'in kızıyım."
"Esfa..." diye tekrar etti Samet, ismi içine çeker gibi. "Ben de Samet." Konuşmaya nasıl başlayacağını bilmediği için durdu ve derin bir nefes aldı. "Bak Esfa... O gün babaannemin evinde gördüklerun için çok pişmanum. Yanlış anlaşulmasun; o adamı dövdüğüm için zerre pişman değilum ama seni korkutmak istemezdum." Başını hafifçe sağa doğru eğip mahcup bir çocuk gibi baktı Esfa'nın gözlerine. "Ben öyle biri değilum aslında. Seni öyle korkutmak istemedum. Vallahi özür dilerum."
Esfa, Samet’in bu içten özrüyle biraz olsun yumuşadı. Fermenesinin o geniş cebinden, tozlu ama özenle saklanmış eskiz defterini çıkardı.
"O gün o olaydan sonra bunu fındık ağaçlarının altında buldum," dedi sesi hafifçe titreyerek. "Al, emanetin bende kalmasın."
Samet, defteri gördüğünde gözleri parladı. "Sen... Sen buni sakladun mu? Ben günlerdir bunu arıyordum. Sağ ol Esfa. Bu iyiliğuni hiç unutmayacağum."
Defteri alırken parmakları birbirine değdi. Tam o sırada uzaktan Meryem’in "Esfa!" diye bağıran sert sesi duyulunca, Esfa hemen elini çekip hızla kalabalığa karıştı. Samet yüzünde küçük bir gülümsemeyle Esfa'nın arkasından baktı. "Ne güzel bir kız," dedi kendi kendine. Allah yüreğinin güzelliğini belli ki onun yüzüne yansıtmıştı. Sanki tüm denizler onun gözlerinde toplanmış gibiydi. Gözleri dünyanın en iyi ressamının kaleminden çıkmış gibiydi.
Esfa hemen annesinin yanına gitti koşarak. Nefes nefese ulaştığında parmaklarında hala Samet’in parmak uçlarının sıcaklığı vardı. Meryem, elinde boşalmış bir sürahiyle meydanın kalabalığı arasında adeta bir fırtına öncesi sessizliği gibi dikiliyordu.
"Neredesin sen kızım? İki tepsiyi bırakmak bu kadar mı uzun sürer?" dedi Meryem; sesindeki o zehirli tonu misafirlere duyurmamaya çalışarak ama her kelimeyi Esfa’nın canını yakacak kadar keskin seçerek. "Milletin bardağı kurudu, hanımefendi hayallere dalmış!"
"Geldim ana, işler kalabalıktı da..." diyebildi Esfa sadece. Meryem, Esfa’nın kolunu sertçe kavradı ve mutfak tarafına doğru çekiştirdi. "Dua et bugün düğündeyiz, dua et el alem bize bakıyor Esfa! Git şimdi, o şerbetleri doldur hadi. Oyalanma buralarda. Git Erkan'la gelinin yanına, bir ihtiyaçları var mı kontrol et."
Esfa annesinin sözlerine başını sallayıp hızla uzaklaştı. Samet düğün alanına tekrar döndüğünde arkadaşlarının ısrarı ile yeniden horonun en başına geçmişti ama aklı hala o defterdeydi. Kemençeci havayı değiştirdi, artık atışma vakti gelmişti. Esfa, Erkan ve gelinin yanından geçerken bakışların ağırlığını hissetti; yüreği sanki bir kuşun kanadındaymış gibi çırpınırken kimseye bir şey fark ettirmeden kuzeni ve yengesi ile konuşuyordu. Teyze kızı Nisa onu kolundan tuttuğu gibi diğer kızların arasına götürdü.
Kızlar hep bir ağızdan söylediler maniyi:
"Furt’unaşen gevulur, nena momçi mevulur!" (Fırtına’dan iniyorum, ses ver bana gidiyorum!)
Erkekler ritme ayak uydurarak karşılık verdiler:
"E bozo sk’anişeni, p’anda ç’veri govulur!" (Be kız senin için, her zaman dertli geziyorum!)
Genç kızlar sitemkar bir şekilde devam ettiler:
"Rak'anis mot eladgir limcişi xvala xvala?" (Tepede niye duruyorsun akşamleyin, yapayalnız?)
Erkekler gönül almak istercesine bağırdılar:
"Moxti mendagiyona mulurna ç'kimi k'ala." (Gel götüreyim seni, gelirsen benimle.)
Kızlar omuz sallayarak karşılık verdiler:
"Var megocan e biçi var malen sk'anik'ala." (Sana güvenmem be delikanlı, gelemem seninle!)
Erkekler gür sesleriyle inlettiler dağları:
"Ubas mu mologizin muç'o mzugaş kvanç'ala?" (Koynunda ne saklıyorsun, sanki deniz taşı gibi?)
Samet, Esfa ile göz göze gelince hafifçe gülümseyerek elini defteri koyduğu cebine götürüp sol tarafına bastırdı. Esfa bu an üzerine gülümsedi içtenlikle. Genç kızlar son kez uyardılar erkekleri:
"Mtel dadepe hak renan çkva heşo var barbala!" (Tüm kız kardeşlerim burada, öyle saçmalama!)
Erkekler tüm özgüvenleri ile ayaklarını yere vurduklarında yer titremişti adeta:
"Ma şkurina va miğun met'k'oçi vincubala!" (Benim kimseden korkum yok, bırak sarayım seni!)
🐚🐚🐚🐚
Esfa, akşam yemeği için sofrayı kurarken elleri hala titriyordu. Düğün çok yormuştu onu ama süt kardeşinin mutluluğuna ortak olmak bu yorgunluğu alıp götürüyordu. Babası İdris, günün yorgunluğuyla sofranın başköşesine oturdu. Meryem ise mutfaktan dumanı tüten çorbayı getirirken yüzünde okunması güç, buz gibi bir ifade vardı. Esfa, annesinin bu sessizliğinin büyük bir fırtınaya gebe olduğunu biliyordu.
Sofrada sadece kaşık sesleri duyuluyordu. İdris, çorbasından bir kaşık alıp Meryem’e baktı: "Düğün de kalabalıktı ha Meryem, yorulduk ama değdi."
Meryem, bakışlarını tabağından kaldırmadan Esfa’ya kısa bir an baktı, sonra eşine döndü: "Yorulduk ya İdris, sorma. Ama hayırlı işler yorgunluk dinlemez. Bugün meydanda Fadime’nin gelini yanıma geldi. Esfa için niyetleri varmış. Büyük torunları, hani o şehirde okuyup gelen mühendis uşak vardı ya... Ona istemek niyetindeler."
Esfa, o an elindeki kaşığı tabağın kenarına çarparak düşürdü. Lokması boğazında bir yumru gibi düğümlendi. Sanki yüreğinde kanat çırpan o kuş şimdi boğuluyor gibiydi. Bir an için nefes almayı unuttu. Meryem, Esfa’nın şaşkınlığını görmezden gelerek devam etti: "Ben de 'kısmet' dedim İdris. Yakışır bizim kıza, hem ailesi de bildiğimiz, saydığımız insanlar. Sen ne dersin?"
İdris, kızının bembeyaz kesilen yüzünü fark etmedi bile. "Öyledir ya, mühendis uşak iyidir. Okumuş, işini eline almış. Bir konuşalım bakalım detayını," dedi memnuniyetle. Esfa için zaman durmuştu sanki. Hiç tanımadığı biri ile evlenmek aklına bile gelmemişti.
Esfa yutkunmaya çalıştı ama başaramadı. "Ana..." diyebildi sadece. "Ben... Ben evlenmek istemiyorum."
"Turşunu kuracak değiliz Esfa. Büyükler konuşur, kararını verir. Sana da hayırlısını dilemek düşer. Hadi, iç çorbayı soğumasın."
Sofradaki o sessiz oda, Esfa için artık derin bir kuyuya dönüşmüştü. Varlık, en çok da ailesinin yanında, kendi hayatı üzerine söz hakkı yokken fısıldıyordu yokluğunu... Sanki bir okyanusun ortasında boğulmaya zorlanıyordu. Gözleri doldu; sessizce müsaade isteyerek sofradan kalkıp odasına çekildi. Şimdi ne yapacaktı? Öylece susup kaderine boyun mu eğecekti, yoksa yenileceğini bildiği halde savaşacak mıydı? Bunu kendi bile bilmiyordu.










