Merhaba arkadaşlar yeni bölüm ile karşınızdayım. Umarım bu bölümü severek okursunuz. Yorum ve oylarınızı eksik etmeyin lütfen . Hatalarım yazım yanlışlarım olduysa affola. İyi okumalar dilerim.🤍😊
Gördüğü rüyanın etkisiyle çok da fazla uyuyamamış gece boyu yatağında dönüp durmuştu. Biraz sonra sabah ezanı okununca usulca yatağından kalkıp abdest almak için hazırladı kendini. Yorgundu gece boyu uyuyamadığı için yol yorgunluğunu atamamıştı. Üstüne bir de gördüğü rüya...
Elindeki seccadeyi kıbleye doğru serdi ve ellerini kaldırıp namaza başladı.
Hayat herkes için farklı kaderler yazmıştı. Herkes kendi hikayesini acı veya tatlı bir şekilde yaşıyordu.
Samet, namazı bitirdikten sonra uzun bir süre seccadenin üstünde oturdu. Sözcükler dudaklarından dökülmese bile sessizce dua etti. Yüreğindeki ağırlık ona fazla geliyordu. Söylenmemiş sözler,yapılamayan vedalar ve sorulamayan hesaplar...
Bir süre sonra seccadeden kalktı ve onu düzgünce katlayıp kenara koyduktan sonra odadan çıkmış mutfağa doğru ilerlemişti.
Mutfak, evin geri kalanından daha farklı bir zamana aitti sanki. Ocağın üzerinde sacın kızgınlığına bırakılmış hamurun, eriyen tereyağının ve odun ateşinin kokusu eve dağılmış zaten aç olan karnının guruldamasına sebep olmuştu.
Babaannesi mutfakta hamur yoğuruyordu. Samet, parmak uçlarına basarak yaklaştı.
"Babaanne ne yapaysın?"
Yaşlı kadın arkasını bile dönmeden, elindeki tahta kaşığı bir çeviklikle havaya kaldırıp Samet’in uzanan parmaklarına şakayla karışık indirdi. "Vayyy! Oşi, elini çek oradan bakayım!"
Samet elini hızla geri çekti, sanki elini ateşe değdirmiş gibi sallayarak geriledi. Yüzünde muzip bir gülümseme vardı. "Bir parça alsam ne olur? Vallahi gözüm kaldı, kokusu ta odaya geldu."
Yaşlı kadın, beli iki büklüm olmasına rağmen diktiği bakışlarını gözlüklerinin üzerinden Samet’e çevirdi. "Bir de utanmadan 'bir parça alayım' diyisun!" dedi, sonra ocağın başındaki hummalı çalışmasına geri döndü. “Hamurim dertli, ben dertli, sen de dilli...” diye kendi kendine mırıldandı, ardından devam etti: "Daha gözleruni yeni açmuş , hemen talan edeceksin mutfağı! Sabır nedir bilmez misun sen, uşağum?"
Samet, tezgaha kalçasını yaslayıp ellerini havaya kaldırdı. "Yahu babaanne, ben ne yapayım? Acıktım da! Hem elin değdi mi o hamura, tadı bir başka olayi, biliysun. Bu senin elinin hüneridir, suç bende değil ki." Babaannesinin yanağını öptü.
"Hem ben ezandan önce uyandum." Güldü.
Babaanne, bu iltifata karşı gözlerini devirse de dudaklarının kenarında o belli belirsiz gülümseme hemen yerleşti. “Goni va giğoçk’as,” (Akıl da yok sende) diye mırıldandı Lazca. Sonra kaşını kaldırıp Samet’e işaret etti: "Hep aynı yalan! Karnın acıkınca hemen diller tatlanayi. Az bekle uşağum, Elif uyanınca beraber yersunuz. Hem sen git ocağın odununu tazele, ateş sönmek üzere."
"Tamam, tamam, sen iste yeter ki Asiye sultan." dedi Samet, bir yandan da kapıya doğru yürürken arkasını kollayarak fark ettirmeden bir parça daha kapmaya çalıştı.
"Görüyorum seni, hırsız! Elini çek oradan!" diye bağırdı babaannesi arkasından. Ama sesindeki o otoriter ton, yerini çoktan gülmemek için kendini tutan bir şefkate bırakmıştı. Kendi kendine söylenmeye devam etti: "K’oçi va re, k’oçk’ot’i..." (Adam değil, sanki yaramaz çocuk...) "Şu uşağun huyu hiç değişmeyecek!"
Samet, mutfaktan kahkahalarla fırlayıp kendini dışarı attı. Bahçenin soğuk havası, yüzüne bir tokat gibi çarptı. Elindeki küçücük, dumanı tüten gözleme parçası, soğuk havada hızla soğuyordu. Gün sabah ezanından sonra yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyordu. Samet elindeki gözleme parçasını tek lokmadan yuttuktan sonra birkaç odun parçasını topladı ve kuçağında istifleyerek içeri götürdü.
Ocağın ateşini harladıktan sonra babaannesine baktı.
"Babaanne..." Derin bir nefes verdikten sonra konuşmaya başladı. "Anamı gördüm rüyamda."
Asiye elindeki işi bırakıp torununa baktı."Hayr olsun uşağum nasıl gördün ?"
"Eski evde... Ama her yer çok aydınlıktı. Annem bir pencerenin önünde duruyordu, dışarıyı izliyordu. Bana dönüp sadece gülümsedi. Hiçbir şey demedi ama..."
Samet, ellerine baktı; nasırlı, biraz odun karası bulaşmış ellerine. "Uyandığımda hala o gülümsemenin sıcaklığını hissediyordum. Ama uyandığımda... ev bomboştu. Sessizlik o kadar yoğundu ki, kendi nefesimden korktum. Sanki hiç gitmemiş gibiydi. Öyle gerçekçiydi ki..."
Asiye Sultan, bir adım atıp Samet’in yanına geldi. Elini, Samet’in omzuna, o her zamanki şefkatiyle koydu ama konuşmadı. Zaten konuşsa ne diyecekti ki? Nasıl teselli edecekti babadan gün yüzü görmemiş, andan öksüz kalmış bu yetime.
"Ananı görmeye git bugün."
"Olur."
Mutfakta derin bir sesizlik oluştu. İkisinden de ses soluk çıkmamıştı. Asiye işine geri dönmüş Samet ise sessizce babaannesini izlemeye başlamıştı.
"Abi..."
Samet başını çevirip kardeşine baktı. Kendini toparlamaya çalışarak gülümsedi.
"Uykucu."
Samet kardeşine kollarını açtı. Elif hiç bekletmeden abisinin kollarının arasındaki yerini alıp başını onun göğüsüne yasladı.
"Üniversiteye gidince özleyeceğim babaaennemin yemeklerini." Samet kardeşinin başının üstünü öptü. Ortamı yumuşatmaya çalışarak konuştu. "Kargolaruk da nedu ki..." Kardeşinin çenesini tutup hafifçe başını yukarı kaldırdı ve göz kırptı. "Hallederuk."
"Dün seni iskelede görenler olmuş abi. Yine dünyadan bağını koparmışsın, bir başına oturup harıl harıl resim çiziyormuşsun. 'Samet köye gelmiş kimseye haber vermemiş diyorlar."
Samet hafifçe gülümsedi, bakışları gayri ihtiyari mutfak penceresinden dışarıya, dün saatlerce oturduğu iskelenin olduğu tarafa kaydı. "Haber vermemekten değil de..." dedi sesi biraz uzaklaşarak. "Gerek duymadım."
Asiye Sultan, ocağın başından elinde taze gözlemelerle döndü. "Bırakın selamı sabahı şimdi! Hadi sofraya."
Sofradaki o sıcak sessizlikte sadece çatal kaşık sesleri duyuluyordu. Samet, babaannesinin ısrarıyla önüne yığdığı gözlemelerden birkaç lokma aldı, çayını sonuna kadar içti. Karnı doymuştu ama aklında gece gördüğü rüya vardı.
"Ellerin dert görmesin babaanne," diyerek usulca ayağa kalktı. Elif’e bir göz kırpıp ceketini omzuna attı. "Size afiyet olsun ben geç gelirim birşey olursa ararsınız."
Bahçeye çıktığında mutfağın sıcaklığı yerini Karadeniz'in o meşhur, nemli serinliğine bıraktı. Samet uzağa gitmedi; evin hemen arka tarafında, fındık ağaçlarının gölgesinde kalan aile mezarlığına doğru yürüdü. Burası yabancı bir yer değil, çocukluğundan beri her gün önünden geçtiği, sevdiği herkesin toprağına karıştığı kendi bahçeleriydi.
Nemli otların arasından geçip annesinin çiçeklerle bezeli mezarının başında durdu. Eğilip toprağın üzerindeki bir iki kurumuş yaprağı temizledi. Rüyasındaki o gülümseme hala taze, kalbindeki sızı ise bu bahçe kadar tanıdıktı.
"Ben geldim ana," dedi fısıldayarak. "Rüyama geldin madem, ben de sana geldim."
Çeşmenin yanındaki küçük testiyle su taşıyıp toprağı yavaşça ıslattı. Toprak suyu çektikçe, o ağır koku Samet’in ciğerlerine doldu. Bir süre öylece, sadece rüzgarın ağaç dalları arasındaki hışırtısını dinleyerek durdu. Sırtını mezarın mermerine yaslayarak yere oturdu. Derin bir nefes alarak toprak kokusunu ciğerlerine doldurdu.
"Evin içi hala senin kokunla dolu sanayi insan, ama dönüp bakayrum, gölgen bile yok. Elif büyüdi, kocaman kız oldi. Üniversiteye gidecek yakında... Onu her izlediğimde senin bakışlarını yakalayrum gözlerinde. O zaman daha çok yanayi içim. O kadar çok sana benziyor ki...." Sustu derin bir nefes alarak tekrar konuşmaya başladı.
"Biliyor musun ana..." diye fısıldadı, sesi bu kez titriyordu. "Bazen kendimi o kadar yalnız hissediyorum ki, etrafımdaki herkes silinip gidiyor. Elif’e belli etmemeye çalışıyorum, ona hem abi hem baba olmaya söz verdim ama benim içimdeki o küçük çocuk hala senin eteğine yapışmış ağlıyor. Kimse görmüyor, kimse duymuyor. Anasız büyümüyormuş insan onu anladım." Bir hıçkırık boğazına dayandı, yutkunmaya çalıştı ama olmadı. Gözyaşları yavaşça süzüldü yanağından aşagı.
"Keşke rüyamda sesini de duysaydım."Elinin tersiyle sildi gözyaşını. "Vallahi herşeyimi verirdim sesini duyup kokunu almak için."
Durdu bir süre sessizce ağladı. "Bana çok kızdın mı üniversiteyi bıraktığım için?" Ayağa kalktı sanki annesinin saçlarını okşuyormuş gibi toprağı okşadı. "Vallahi başka seçeneğim yoktu mecburdum .Babaaennemin ilaçları Elifin okul masrafı... Pişman değilim ha yanlış anlama yine olsa yine aynı şeyi yaparım ama sen bana küsme olur mu?"
Başını öne eğdi, alnını annesinin isminin kazılı olduğu o soğuk taşa yasladı. Taşın soğukluğu tenini yakarken, içindeki o yangın daha da harladı.
"Seni çok özledim ana," diye inledi. "Öyle böyle değil... Canım yanacak kadar, nefesim kesilecek kadar özledim."
Bir süre daha öylece, acısının en çıplak haliyle orada kaldı. Toprak, Samet'in dökülen her yaşını, her sitemini büyük bir sabırla kabul ediyordu. Samet, orada kaldığı her dakika annesine biraz daha yaklaştığını, sanki ruhunun o toprağın altında annesine sarıldığını hissetti. Saatlerce kaldı orada uzun uzun dertleşti annesiyle. anki o an annesin dizine yatmış küçük bir çocuk gibiydi. Omuzlarındaki yük her ne kadar olsada annesinin mezarına gelince hafiflemişti. Canı yanıyordu... Yaşadığı ve yaşayamadığı her şey boğazında bir yumru oluşturmuştu. Ama asla isyan etmiyordu. Yaradan onun da sınavını böyle yazmıştı. İsyan etmiyordu ama içindeki yangının da çaresi bulunmuyordu. Annesini rüyasında görmek bile ne büyük lütüftu onun için. İnsan kaybedince anlıyordu bazı şeylerin değerini ama önemli olan kaybetmeden öğrenmekti değeri.
Saatler geçmişti ne kadar süre annesinin mezarında vakit geçirdi bilmiyordu. yavaşça ayağa kalkıp üstündeki toprağı temizledi ve hasretle son bir kez baktı annesinin mezarına ve ağır adımlarla ayrıldı oradan.
Eve doğru ilerlerken evin önünde bir arabanın durduğunu fark etti ve kendine çeki düzen verip adımlarını hızlandırarak eve gitti. İçeri girdiğinde gördüğü kişi ile kaşlarını çattı. Babaannesi ve Elif endişeyle bakıyordu.
Samet hızla adamın yakasından tutup kafa attı. Amcası Kemal, aldığı darbenin şiddetiyle sendeleyerek geriye doğru savruldu, sırtı vestiyere çarptı. Burnundan sızan kan beyaz gömleğinin yakasına damlarken, Samet’in sesi mutfakta yankılandı:
"Senin ne işin var burada!"
"Samet! Yapma uşağum, dur!" Asiye Sultan titreyen elleriyle Samet’in koluna yapıştı ama Samet’in kasılmış vücudu sanki çelikten bir duvardı.
"Yeğenim dur anlatayım sana..."
"Neyi anlatacaksın lan!"
Samet, amcasını yakasından tutup kapıya doğru sürüklemeye başladı. "Annem ölürken neredeydin sen? O fındıklığı satarken yeğenin değil miydim? Elif'in okul masrafı için ben hayallerimden vazgeçerken neredeydin?" diye kükredi. Onu kapıdan dışarı, bahçeye doğru sertçe savurduğu tam o anda; elinde boş bir kaseyle kapının eşiğine yaklaşan Esfa ile burun buruna geldiler.
Esfa, Asiye Sultan’dan bir tutam tuz istemek için gelmiş, kendini bir aile enkazının tam ortasında buluvermişti.
Samet, Esfa’yı fark ettiğinde bir anlığına duraksadı. Nefes nefeseydi, saçları dağılmış, gözlerindeki o az önceki mezarlık hüznünün yerini çiğ bir hiddet almıştı. Esfa ise elindeki kaseyi sıkıca tutmuş, şaşkınlık ve biraz da ürpertiyle bu manzarayı izliyordu. Dün iskelede denizi çizerken gördüğü o sakin, dünyadan kopuk adamın yerinde şimdi öfkeden soluyan bir yabancı duruyordu.
Kemal Amcası yerden doğrulup üstünü başını düzeltirken, Samet bakışlarını amcasından çekip istemeden de olsa Esfa’ya çevirdi. O an utanç, öfkesinin önüne geçti. Az önce annesinin mezarı başında "anasız büyünmüyormuş" diye ağlayan o yaralı çocuk, şimdi tanımadığı bir kadının önünde sergilediği bu şiddet yüzünden yerin dibine girmişti.
Esfa, bakışlarını Samet’in üzerinden çekmeden yavaşça bir adım geri gitti. Hiçbir şey demedi ama bakışları, Samet’in yumruk yaptığı ellerine takılı kaldı. Samet, Esfa’ya ne diyeceğini bilemedi; boğazındaki o mezarlıktan kalma yumru ile az önceki öfkesi birbirine karıştı.
"Defol git amca," dedi Samet, bu kez daha kısık ama daha tehlikeli bir sesle. "Bir daha bu bahçeye adımını atarsan, bu kadarla kurtulamazsın."
Amcası Kemal, Esfa’nın şahitliğinden duyduğu rahatsızlıkla arabasına binip uzaklaşırken, Samet kapı eşiğinde öylece kaldı. Arkasında ağlayan bir babaanne, karşısında ise her şeye şahit olmuş, elinde boş bir kaseyle bekleyen Esfa...
Esfa Samet'e daha fazla bakmadan hızla eve girdi ve Asiye ile Elif'in yanına koştu.
İçeri girdiğinde mutfaktaki manzara darmadağındı. Asiye Sultan sandalyeye çökmüş, Elif ise dizlerinin dibine kapanmış, hıçkırıklarını bastırmaya çalışıyordu. Samet kapının eşiğinde öylece durdu. Az önce annesinin mezarında hissettiği o hafiflikten eser kalmamış, amcasının gelişiyle tüm omuzlarındaki yük iki katına çıkmıştı.
Samet, Elif’in başını okşamak için elini uzattı ama parmağındaki kanı görünce elini hızla geri çekti. Yumruğunu sıktı, arkasını döndü ve hiçbirine bakmadan kapıyı çekip çıktı.
Nereye gittiğini, ne yapacağını bilmiyordu. Sadece o evden, o kokudan ve o utançtan uzaklaşmak istiyordu. Cebindeki o küçük eskiz defterini hırsla çıkarıp bahçedeki fındık ağaçlarının altına fırlattı. Artık ne bir resme tahammülü vardı ne de içindeki bu yangını anlatacak bir renge.










